Tık! Tık! Tık!
Zhou Mingrui, karşılaştığı manzara karşısında dehşetle geriledi. Sanki aynadaki kişi kendisi değil, kurumuş bir cesetti.
Bu kadar ağır yarası olan birisi nasıl hayatta olabilirdi ki!?
Gördüklerine hâlâ inanamayan Zhou Mingrui, başını çevirip diğer tarafı da kontrol etti. Aynayla arasında biraz mesafe olmasına ve ışıklandırmanın yetersizliğine rağmen, şakağındaki o delici yarayı ve koyu kırmızı kan lekelerini seçebiliyordu.
“Bu…”
Zhou Mingrui sakinleşmeye çalışırken derin bir nefes aldı.
Elini sol göğsüne götürdü; küt küt atan kalbinin yaydığı o muazzam canlılığı hissedebiliyordu.
Ardından açıkta kalan tenine dokundu. Yüzeydeki hafif soğukluğun altında, damarlarında akan sıcaklık vardı.
Çömelip dizlerinin hâlâ bükülebildiğini doğruladıktan sonra, Zhou Mingrui tekrar ayağa kalktı ve sakinleşmeye başladı.
“N’oluyor lan?”
Zhou Mingrui kaşlarını çatarak mırıldandı. Şakağındaki o iğrenç yarayı bu kez ciddi bir şekilde incelemeye niyetlendi.
Aynaya doğru iki adım attıktan sonra aniden durdu. Kızıl Ay’ın ışığı nispeten sönüktü, bu yüzden yapacağı “ciddi inceleme” için yetersiz kalıyordu.
Zhou Mingrui başını çevirip, çalışma masasının yanındaki duvarda asılı duran grimsi beyaz borulara ve metal kafesli lambaya baktığında, zihninde bir anı parçası canlandı.
Bu, dönemin en yaygın gaz lambasıydı. Alevi stabildi ve aydınlatma kapasitesi mükemmeldi.
Klein Moretti’nin ailevi durumu göz önüne alındığında, gaz lambası bir yana, gazyağı lambası bile bir hayaldi. Onların statüsündekiler için en uygunu mum kullanmaktı. Ancak dört yıl önce, Klein Khoy Üniversitesi’ne girmek için geceyi gündüze kattığında, ağabeyi Benson bunun ailenin geleceği için bir hayat memat meselesi olduğunu düşünmüştü. Bu yüzden, borçlanmak pahasına da olsa Klein için en uygun çalışma ortamını yaratmakta ısrar etmişti.
Tabii, okuma yazması olan ve birkaç yıldır iş hayatında pişmiş Benson, sonuçları düşünmeyen aceleci biri değildi. Onun da kolunun altında birkaç numarası vardı.
Ev sahibini, “gaz tesisatı döşemenin dairenin standardını yükselteceğine ve gelecekte kiracı bulma ihtimalini artıracağına” ikna etmişti. Ev sahibi ikna olmuş ve temel tadilat masraflarını karşılamıştı. Ardından Benson, bir ithalat-ihracat şirketinde çalışmanın avantajını kullanarak, neredeyse maliyetine yepyeni bir gaz lambası satın almıştı. Sonuç olarak, borç paraya ihtiyaç duymadan, sadece birikimlerini kullanarak işin içinden çıkmıştı.
Zihninden geçen bu anı parçasının ardından Zhou Mingrui masaya yaklaştı, borunun vanasını çevirdi ve gaz lambasının düğmesini bükmeye başladı.
Bir sürtünme sesiyle birlikte kıvılcım çaktı, ancak Zhou Mingrui’nin beklediğinin aksine, ışık odaya dolmadı.
Vanayı birkaç kez daha zorladı ama gaz lambası can çekişircesine pırpır etmekle kaldı; oda zifiri karanlığa teslim olmuştu.
“Hmm…”
Elini geri çekip sol şakağına bastıran Zhou Mingrui, zihnindeki anı kırıntılarını eşeleyerek bunun nedenini bulmaya çalıştı.
Birkaç saniye sonra arkasını döndü ve kapıya doğru yürüdü. Duvara gömülü olan ve üzerine grimsi beyaz boruların bağlandığı o mekanizmanın yanına vardı.
Bu bir gaz saatiydi!
Açıktaki dişlileri ve rulmanları gören Zhou Mingrui, pantolonunun cebinden bir madeni para çıkardı.
Para, bronz pırıltılı, koyu sarı bir renkteydi. Ön yüzüne taç giymiş bir adamın portresi, arka yüzüne ise bir buğday başağının üzerine ‘1’ rakamı kazınmıştı.
Zhou Mingrui bunun Loen Krallığı’ndaki en temel para birimi olduğunu biliyordu; adı bakır peniydi. Bir peninin alım gücü, ruh göçünden önceki üç-dört yuana kabaca denkti. Bu madeni paraların beş peni, yarım peni ve çeyrek peni gibi farklı değerleri de vardı. Üç farklı türü olmasına rağmen, bu birimler yeterince küçük parçalara bölünmemişti. Gündelik hayatta, sırf tek bir madeni parayı harcayabilmek için bazen aynı anda birkaç farklı şey satın almak gerekebiliyordu.
Kral III. George’un tahta çıkışıyla birlikte basılıp tedavüle giren bu madeni parayı elinde birkaç kez evirip çeviren Zhou Mingrui, parayı gaz saatinin ince, dikey ‘ağzına’ itti.
Klik! Klak!
Peni gaz saatinin dibine düştüğünde, hemen ardından dişlilerin gıcırtısı duyuldu; kısa ama ahenkli bir mekanik ritim yükseldi.
Zhou Mingrui birkaç saniye gaz saatine dik dik baktıktan sonra kaba ahşap masasına geri döndü. Ardından gaz lambasının vanasını çevirmek için uzandı.
Acınası bir pırpırdan sonra, keskin bir ses duyuldu!
Bir alev hüzmesi filizlenip hızla büyüdü. Bu parlak ışık önce lambanın içini doldurdu, ardından şeffaf camdan süzülerek odayı sıcak bir parıltıyla örttü.
Kızıllık pencereden dışarı süzülürken karanlık da hızla geriledi. Zhou Mingrui, izahı güç bir sebeple huzur buldu ve alelacele boy aynasının karşısına geçti.
Bu kez, tek bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan şakağını dikkatle inceledi.
İncelemeleri neticesinde, o galiz yaradan ilk kan lekesi haricinde artık hiçbir sıvının sızmadığını fark etti. Sanki en mahir ellerce pansumanı yapılmış ve kanı dindirilmiş gibi duruyordu. Yavaşça devinen o grimsi beyaz beyin dokusu ve yaranın çevresindeki et ile kanın bariz bir şekilde çoğalması; bu tahribatın yarım saat, belki de iki üç saat içinde yerini hafif bir yara izine bırakacağı anlamına geliyordu.
“Şu ruh göçüyle gelen iyileşme olayı mı yani?”
Zhou Mingrui, dudağının sağ kenarını alaycı bir tavırla yukarı kıvırırken sessizce mırıldandı.
Ardından derin bir iç çekti. Ne olursa olsun, hâlâ hayattaydı!
Zihnini toparladıktan sonra bir çekmeceyi çekip içinden ufak bir sabun parçası çıkardı. Dolabın kenarında asılı duran eski ve yırtık pırtık havlulardan birini alıp kapıyı açtı. Ardından, ikinci kattaki kiracıların ortaklaşa kullandığı umumi banyoya doğru yöneldi.
Kafamdaki şu kan lekelerini bir temizleyeyim de cinayet mahallinden fırlamış gibi gezmeyeyim ortalıkta. Hadi kendimi korkuttuğum neyse de, Melissa sabahın köründe beni böyle görüp de aklı çıkarsa cidden işim yaş!
Dışarıdaki koridor, ışığın dahi içinde boğulduğu kesif bir zulmete gömülmüştü. Koridorun sonundaki pencereden sızan o marazi kızıllık, eşyaların silüetlerini çarpıtarak onları tekinsiz birer heyulaya dönüştürüyor; pencereler ise gecenin derinliklerinde fanileri soğuk ve habis bir merakla süzen kadim bir hortlağın gözlerini andırıyordu.
Zhou Mingrui, içini kemiren bir ürpertiyle umumi banyoya doğru adımlarını sakınarak ilerledi.
İçeri girdiğinde, o marazi kızıllığın banyoyu çok daha fazla istila ettiğini fark etti. Bu sayede her şeyi net bir şekilde seçebiliyordu. Lavabonun önünde durup musluğun metal başlığını çevirdi.
Suyun gürültüyle akışını duyunca, zihninde aniden ev sahibi Franky Efendi’nin sureti canlandı.
Su faturası kiraya dahil olduğundan; silindir şapkalı, yelekli ve siyah takım elbiseli bu kısa boylu, çelimsiz beyefendi, adeta bir müfettiş edasıyla banyonun etrafında dolanır, en ufak bir su sesini bile pusuya yatar gibi dinlerdi.
Eğer suyun sesi biraz gür çıksa, Franky Efendi o vakur beyefendi tavırlarını bir kenara bırakır; bastonunu havada savurup banyonun kapısını yumruklayarak feryadı basardı: “Seni gidi hırsız!”, “İsraf arsızlıktır!”, “Bunu bir kenara not ettim!”, “Bir dahakine seni o pasaklı eşyalarınla beraber kapı dışarı ederim!”, “Aha buraya yazıyorum: Burası tüm Tingen’deki en hesaplı apartman. Benim kadar müşfik bir ev sahibini mumla arasanız bulamazsınız!”
Bu düşünceleri bir kenara iten Zhou Mingrui, nemli havlusuyla yüzündeki kan lekelerini defalarca sildi.
Banyodaki döküntü aynadan kendini kontrol edip, geriye o feci yaradan ve solgun çehresinden başka bir şey kalmadığına emin olunca rahatladı. Ardından keten gömleğini sırtından çıkardı ve elindeki sabunla kumaşa işleyen kan lekelerini çitilemeye koyuldu.
Tam o sırada kaşları çatıldı; olası bir problem zihninde şimşek gibi çaktı.
Yara çok fenaydı ve oluk oluk kan akmıştı. Hadi üstüm başımı hallettim de, oda da kesin kan revan içindedir!
Keten gömleğini birkaç dakikada temizleyen Zhou Mingrui, elinde nemli havlusuyla hızlıca dairesine süzüldü. Önce masadaki kanlı el izini sildi; ardından gaz lambasının ışığı altında, gözden kaçırmış olabileceği noktaları tek tek taradı.
Çok geçmeden, masanın altındaki tahta döşemeye hatırı sayılır miktarda kanın saçıldığını fark etti. Ayrıca duvarın sol tarafında pirinç sarısı bir mermi çekirdeği duruyordu.
“Şakağına bir altıpatlar dayayıp tetiği mi çekmiş?”
Elde ettiği ipuçlarını zihninde birer yapboz parçası gibi birleştiren Zhou Mingrui, artık Klein’ın nasıl öldüğüne dair kabaca bir fikre sahipti.
Ancak bu tahminlerini hemen doğrulamak için hiç acelesi yoktu. Aksine, büyük bir titizlikle odadaki kan lekelerini sildi ve “mahalli” temizledi. Ardından mermi çekirdeğini aldı ve masasına geri döndü. Altıpatların topunu yana açarak içindeki mermileri avucuna döktü.
Beş dolu mermi ve bir boş kovan… Hepsi pirincin o kendine has donuk parıltısına sahipti.
“Demek öyle…” Zhou Mingrui önündeki boş kovana bakarken başını usulca salladı ve mermileri tek tek silindirdeki yuvalarına geri yerleştirdi.
Gözleri tekrar sol tarafa, defterdeki o cümleye kaydı: “Ben dahil herkes ölecek.” Bu kez zihninde çok daha fazla soru işareti üşüşmeye başladı.
Bu silah nereden çıktı şimdi?
İntihar mıydı bu, yoksa intihar süsü verilmiş bir cinayet mi?
Kendi halinde, gariban bir tarih mezunu ne tür bir belaya bulaşmış olabilir ki?
Böyle bir intihar yöntemi nasıl bu kadar az kan izi bırakır? Tam zamanında ruh göçü yaptım diye iyileşme kerameti mi gösterdik yani?
Bir süre düşündükten sonra Zhou Mingrui, temiz bir keten gömlek geçirdi sırtına; sandalyesine kurulup zihnini çok daha mühim meselelere yormaya başladı.
Klein’ın başından geçenler şimdilik önceliği değildi. Asıl mesele, bu ruh göçünün hikmetini çözmek ve geri dönmenin bir yolu olup olmadığını anlamaktı.
Ailesi, akrabaları, kankaları ve arkadaşları… İnternetin büyülü dünyası ve binbir çeşit lezzetler… Bunların hepsi geri dönme isteğini körükleyen birer sebepti!
Tık. Tık. Tık… Zhou Mingrui’nin sağ eli gayriihtiyari bir şekilde altıpatların topunu yana açıyor, sonra tekrar yerine oturtuyordu; defalarca, bıkmadan usanmadan.
Şu ana kadar yaşadıklarımla öncesi arasında pek bir fark yok aslında. Sadece biraz cenabettim o kadar, ama durup dururken neden ruh göçü yaptım ki ben?
Kötü şans… Bi’ dakika! Bugün akşam yemeğinden hemen önce o şans artırma ritüelini denemiştim!
Zhou Mingrui’nin zihninde şimşek gibi çakan bu düşünce, kargaşa sisinin ardına gizlenmiş anılarını bir anda aydınlattı.
Tescilli bir klavye politikacısı, klavye tarihçisi, klavye ekonomisti, klavye biyoloğu ve klavye folklorcusu olan Zhou Mingrui, her daim kendini ‘her şeyden bir şeyler bilen’ biri olarak görürdü. Tabii kankası, ‘aslında her şeyden sadece azıcık anlıyorsun’ diyerek onunla sık sık kafa bulurdu.
Ve bu ‘uzmanlık’ alanlarından biri de Çin kehanet sanatlarıydı.
Geçen yıl memleketine gittiğinde, köhne bir kitapçıda ‘Qin ve Han Hanedanlıklarının Temel Kehanet ve Batınî İlimleri’ isimli, iplik dikişli eski bir kitap bulmuştu. Oldukça ilgi çekici görünüyordu; üstelik internette caka satmasına da epey yardımcı olabilirdi, bu yüzden kitabı satın almıştı. Ne yazık ki hevesi kısa sürmüştü. Kitaptaki dikey yazım düzeni okuma deneyimini berbat ediyordu; o da kitabı bir köşeye fırlatıp atmadan önce sadece ilk sayfalarını şöyle bir karıştırmakla yetinmişti.
Geçtiğimiz ay adeta bir bahtsızlık girdabına kapılmıştı; cep telefonunu kaybetmiş, müşteriler tarafından dolandırılmış ve iş yerinde fahiş hatalar yapmıştı. Tam o sırada, ‘Temel Kehanet ve Batınî İlimler’ kitabının en başında yazan o şans artırma ritüeli zihninde canlanıverdi. Üstelik ritüelin gereklilikleri son derece basitti; ne derin bir marifet ne de özel bir temel hazırlık gerektiriyordu.
Tek yapması gereken, yaşadığı bölgenin temel azığından dört porsiyon alıp bunları odasının dört köşesine yerleştirmekti; masa veya dolap gibi eşyaların üzerine konulmalarında bir sakınca yoktu. Sonrasında odanın ortasında durup, saat yönünün tersine dört adım atarak bir kare çizmesi gerekiyordu. Attığı ilk adımda samimiyetle, “Arz ve Semanın Lütufkâr Baki Efendisi” diye seslenmeliydi. İkinci adımda içinden, “Arz ve Semanın Lütufkâr Gök Hakimi”; üçüncü adımda, “Arz ve Semanın Lütufkâr Ulu İlahı” ve dördüncü adımda ise “Arz ve Semanın Lütufkâr Semavi Bilgesi” diye mırıldanmalıydı. Dört adım tamamlandığında gözlerini kapatmalı ve olduğu yerde beş dakika beklemeliydi. Ancak o zaman ritüel tamamlanmış sayılacaktı.
Cebinden tek kuruş çıkmayacağı için kitabı bulmuş, yazanları harfiyen uygulamış ve her şeyi akşam yemeğinden hemen önce yapmıştı. Fakat o an… hiçbir şey olmamıştı.
Kim bilebilirdi ki gecenin bir yarısı gerçekten ruh göçü yapacağını!
Ruh göçü!
Bunun o şans artırma ritüeli yüzünden olma ihtimali çok yüksek… Evet, yarın burada bunu mutlaka denemeliyim. Eğer gerçekten sebebi buysa, geri dönme şansım olabilir!
Zhou Mingrui altıpatların topuyla oynamayı bıraktı ve aniden oturduğu yerde dikleşti.
Ne olursa olsun, bunu denemek zorundaydı!
Ya herrü ya merrü diyecek, elindeki son kozu oynayacaktı!