Gizemlerin Efendisi (Lord of the Mysteries), ilk bakışta internette yayınlanan bir fantastik seri (web romanı) gibi görünse de; özünde Viktorya dönemi endüstrisini, Lovecraftian kozmik dehşeti ve steampunk estetiğini kusursuzca harmanlayan devasa bir edebi destandır.
Hikayemiz, modern dünyadan Zhou Mingrui’nin, kafasında taze bir kurşun yarasıyla kendini alternatif bir Viktorya dönemi İngiltere’sinde, intihar etmiş gibi görünen yoksul bir tarih mezununun bedeninde uyanmasıyla başlar.
Başlangıçta klasik bir dönem gizemi gibi ilerleyen kurgu; içine girdikçe buhar makinelerinin, barutun ve kanlı ritüellerin ardına saklanmış acımasız gizli tarikatları ve bedeli ekseriyetle delilik olan ölümcül bir sihir sistemini barındıran muazzam bir evrene dönüşür. Bu alternatif 19. yüzyıl dünyası; İksirlerin, Kehanetlerin, Tarot Kartlarının ve zihinleri yozlaştıran Mühürlü Eserlerin dünyasıdır.
Bir eseri çevirmek, kelimeleri bir dilden diğerine taşımak değil, o atmosferi yeniden inşa etmektir. Ama “atmosfer” kelimesi tek başına bir şey söylemez. Bu edisyonun temeli olan üç somut karar şudur.
Bu çevirinin en belirleyici özelliği, ağır Osmanlıca kaydın metnin her yerinde kullanılmamasıdır.
Klein Moretti bu dünyaya ait değildir. Modern bir adamın zihniyle 19. yüzyıla benzeyen bir dünyada uyanır. Dolayısıyla onun iç sesi ile içinde yaşadığı dünyanın yüzeyi arasında bir uçurum vardır. Bu uçurum, romanın kendi öncülüdür.
Çeviri bu uçurumu duyulur kılar:
Sözlükteki bir örnek bunu en açık biçimde gösterir: İngilizcedeki tek bir terim olan Acting Method, Türkçede ikiye ayrılmıştır. Klein kendi zihninde buna Oyunculuk Metodu der; dünyanın kendisi ve o dünyanın insanları ise Rol İfası der. Aynı kavram, kimin konuştuğuna göre iki farklı kelime alır.
Bu bir üslup tercihi değil, olay örgüsünün gereğidir.
Bir terimi karşılarken sorulan soru “kulağa hoş geliyor mu” değil, “bu kavramın Türkçede zaten bir evi var mı” sorusudur.
Mertebe (Sequence) bunun en net örneğidir. Mertebeler yalnızca güç basamakları değildir; her biri insanın kendisini dönüştürdüğü, bedeli akıl sağlığı olan manevi bir konumdur. Türkçe bu kavramları yüzyıllardır tasavvuf sözlüğünde saklar. “Mertebe” kelimesinin anlamı tam olarak budur. Aynı sebeple Pathway Yol‘dur: tarikat anlamındaki yoldan gelmektedir.
Şirazesini yitirmek (Losing Control) da öyle: şiraze, bir kitabın formalarını bir arada tutan dikiştir. Yazarlık ve yazılmış olmak üzerine kurulu bir romanda, aklını kaybetmenin karşılığı olarak ciltçilikten gelen bir deyim kullanmak tesadüf değildir.
Okuyucu sözlüğü madde madde ezberlemez. Terimlerin birbiriyle kurduğu ilişkiyi öğrenir. Bu yüzden, kendi içinde tutarlı bir dizgede biraz kayan bir terim, dizgesi dağınık ama tek başına kusursuz bir terimden daha çok iş görür.
Bu tercihlerin nerede yapıldığı gizlenmiyor. Sözlük sayfasındaki her girdi, hangi kararın neden alındığını açıklayan bir çevirmen notu taşıyabilir. Kanona sadık olan, tamamlanan ve tamamen özgün olan karşılıklar ayrı ayrı işaretlenmiştir.
Sözlüğün kendi çalışma kuralları (parantez içindeki İngilizcenin neden bir karşılık değil arama anahtarı olduğu, spoiler korumasının iki ayrı eksende nasıl işlediği ve rozetlerin ne anlama geldiği) Sözlük sayfasının başındaki “Bu sözlük nasıl okunur?” bölümünde açıklanmıştır.
Bu çevirinin en çok sorgulanacak tercihi, ilahlara dair bölümlerdeki İslami sözcük dağarcığıdır. Açıkça söylemek gerekir.
Serideki Kadir-i Mutlak (God Almighty), İbrahimî tektanrıcılığın romandaki karşılığıdır: yaratan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Hâlık; Âdem; düşüş. Bu figür herhangi bir mezhebe özgü değil, üç dinin ortak atasıdır.
Türkçenin tektanrılı bir yaratıcıdan söz ederken elindeki en derin dağarcık ise İslamîdir; çünkü o dağarcığı kuran gelenek budur. Hâlık, Bari, Alîm gibi kelimeler bu yüzden kullanılmıştır. Kurgusal bir varlığı gerçek bir inancın yerine koymak için değil, o varlığın romandaki işlevini karşılayabilecek tek kayıt Türkçede bu olduğu için.
Yöntem, “Mertebe” tercihiyle aynıdır: sözcükler ait oldukları göndergeye göre seçilir.
Buna karşın gelebilecek itirazlar da vardır. Esmâ-ül Hüsnâ, “mertebe” gibi bir disiplinin teknik terimi değildir; canlı ibadet içinde okunan isimlerdir. Romandaki tazim isimleri de okunmak, çağrılmak üzere yazılmış hitaplardır. Yani burada biçim ile içerik örtüşür: ibadet için okunan isimlerden kurulu, okunmak üzere yazılmış bir hitap ortaya çıkar.
Bu tercihin bir sonucu, metinde İncil’den doğrudan alıntı yapıldığında ortaya çıkar. Alıntıyı yapan karakter bizim dünyamızdan gelmiştir ve alıntıladığı metin gerçekten bizim dünyamızın İncil’idir. Yazarın kurgu içinde uydurduğu bir kitap değil.
Bu yüzden iki kayıt bilinçli olarak ayrı tutulur. İlahların unvanları Esmâ kaydında kalır; karakterin alıntıları Kitab-ı Mukaddes kaydında bırakılır. Türkçe kulağa bu ikisi apayrı gelir: biri yerli ve köklü, diğeri açıkça çevrilmiş.
Çarpışma bir sorun değil, tercihin kendisidir. Dünyanın kendi ilahiyatı yerli duyulur; dışarıdan gelen adamın taşıdığı metin yabancı duyulur, çünkü öyledir. İngilizce bu ayrımı yapamaz: orada her iki kaynak da aynı “kutsal metin” dokusuna erir.
Bazı okuyucuların bu tercihleri rahatsız edici bulabileceğinin farkındayım; kararın gerekçesi burada, açık biçimde durmaktadır.
Standart Çeviri: “Bu çağa ait olmayan aptal.”
Esrarın Hükümdarı: “Bu asra mensup olmayan Soytarı.”
Tarot destesindeki 0 numaralı kart bir “aptal” değildir; bir başlangıcı, kuralların dışına çıkmayı ve sonsuz potansiyeli temsil eder. Bu yüzden Soytarı‘dır. Seer sıradan bir gözcü değil, geleceği okuyan bir Kâhin‘dir. Evrenin en derin sırlarını taşıyan Blasphemy Slate, basit bir tablet değil; İlhad Levhası‘dır.
Eğer geleneksel edebiyatın o ağırbaşlı dokusunu ve kozmik bir dehşetin adım adım tırmanan gerilimini seviyorsanız, Tarot Kulübü’ne hoş geldiniz.