“Bize… şu şekilde hitap etmeniz kâfidir.”
Bunu söyledikten sonra bir anlığına duraksadı. Dingin ve mülayim bir sesle kelamını noktaladı:
“Soytarı.”
Bu yalın yanıt muazzam salonda yankılanarak sisin içinde dağılıverdi. Ne var ki ses, Audrey ve Alger’ın yüreklerinde yankılanmayı sürdürüyor; içlerinde dalga dalga bir sarsıntı uyandırıyordu.
Böylesi bir unvanı beklemiyorlardı ancak onun buna layık olduğu ortadaydı. Bu lakap; onun gizemli, kudretli ve tekinsiz suretinin kusursuzca vücut bulmuş hâliydi.
Kısa süren bir sessizliğin ardından Audrey ayağa kalktı; eteğini hafifçe kaldırıp dizlerini kırarak Zhou Mingrui’yi selamladı.
“Muhterem Soytarı Efendi, cüretimi mazur görünüz lakin takasımıza şahitlik etmeniz hususunda zat-ı alinize istirhamda bulunmama müsaade eder miydiniz?”
“Bunun bir ehemmiyeti yok.” Zhou Mingrui, zihninde dönen çarklara tezat oluşturacak bir sükûnetle, bulunduğu mertebeye yaraşır bir üslupla karşılık verdi.
“Bu bizim için paha biçilemez bir lütuftur, Soytarı Efendi.” Alger da ayaklandı. Sağ elini göğsünün üzerine yerleştirerek saygıyla öne eğildi.
Zhou Mingrui sağ elini indirip gülümsedi.
“Devam ediniz.”
Alger yerine oturup bakışlarını Audrey’ye çevirdi.
“Şayet Hayalet Köpekbalığı kanını temin edebilirseniz, bir ulak vasıtasıyla Pritz Limanı’nın Beyaz Gül Semti’ndeki Pelikan Sokağı’nda yer alan Savaşçı ve Deniz Tavernasından içeri yollayın. Mekânın sahibi Williams’a bunun ‘Kaptan’ın talebi olduğunu iletmeniz kâfidir.
“Teslimatı teyit ettiğim vakit, iksir formülünü postalamam için bir adres mi vereceksiniz yoksa doğrudan burada, zatınıza mı arz etmemi istersiniz?”
Audrey bir an düşüncelere daldıktan sonra dudaklarında zarif bir tebessümle karşılık verdi: “Daha güvenli olan usulü tercih edeceğim. Hafızam için zorlu bir imtihan olacak olsa da, takası burada nihayete erdirelim.”
Soytarı Efendi’nin bu takasa şahitlik etmeyi kabul etmesi, benzer bir ‘toplantının’ ileride tekrar vuku bulacağının en net göstergesiydi.
Vardığı bu sonucun getirdiği heyecanla bakışlarını Zhou Mingrui’ye çeviriverdi. Gözlerindeki ışıltı gizlenemeyecek kadar belirgindi:
“Soytarı Efendi, acaba bu tarz ‘teşebbüsleri’ birkaç kez daha yinelemek zat-ı alinize zahmet verir miydi?”
Alger bu teklifi sükûnetle dinlemiş görünse de içten içe onun da aklı çelinmişti:
“Soytarı Efendi, böylesi ‘toplantılar’ zat-ı alinizin de ilgisini celbetmiyor mu? Kudretiniz hayal gücümüzün sınırlarını aşıyor olsa dahi, mutlaka henüz nüfuz etmediğiniz yahut alakadar olmadığınız belirli alanlar mevcuttur. Karşımdaki şahsın yüksek zümreden bir hanımefendi olduğu aşikâr. Bendeniz de kendime has tecrübelere, vasıtalara ve kaynaklara sahibim. Belki bir gün gelir de, ikimiz, kudretli ellerinizi yormak istemeyeceğiniz ehemmiyetsiz ve sıradan meseleleri halletmenizde size hizmet edebiliriz.”
Onun bakış açısına göre, en ufak bir emare dahi olmaksızın, karşı koyma şansı bulamadan bu mekâna çekilmiş olmaları, bu gizemli Soytarı Efendi’nin ipleri tamamen elinde tuttuğu anlamına geliyordu. Bu ‘toplantılara’ iştirak etmek, isteseler de reddedebilecekleri bir durum değildi.
Hâl böyleyken, içine düştüğü bu edilgen ve dezavantajlı konumu telafi etmek adına, bu karşılaşmanın meyvelerini toplayabildiği kadar toplamak en akılcı yoldu.
Uzun masanın etrafında toplanan bu üçlünün arka planları, kaynakları, bilgi ağları ve mistik âleme dair kavrayışları birbirinden tamamen farklıydı. Aralarında bir etkileşim, hatta sınırlı bir işbirliği dahi sağlandığı takdirde, bunun doğuracağı sonuçlar öngörülemez ve muazzam olacaktı!
Az evvel mutabakata varılan malzeme takası bunun yalnızca bir örneğiydi. Farzımuhal, eğer birini ortadan kaldırmak isterse, görünürde de gerçekte de kendisiyle hiçbir bağı bulunmayan bu üyelerden rahatlıkla yardım talep edebilirdi. Böylelikle peşine düşecek her türlü soruşturmacıyı kusursuzca yanlış yönlendirebilirdi.
Yüksek zümreden bir hanımefendi mi… Tavırlarım ve şivem bu kadar mı barizdi? Audrey dudakları hafifçe aralanmış bir hâlde boş boş bakakaldıysa da, çabucak kendine gelip bu tespiti başıyla onayladı.
“Soytarı Efendi, bendeniz de bunun fevkalade bir tasarı olduğu kanaatindeyim. Şayet bu toplanmalarımız bir rutine binecekse, zat-ı aliniz için zahmet teşkil edecek kimi meseleleri tamamen bizlere havale edebilirsiniz. Elbette, yalnızca kendi meşrebimiz ve kudretimiz dâhilinde olanları.”
Teklifi işittiği andan itibaren, Zhou Mingrui artıları ve eksileri çoktan tartmaya başlamıştı bile. Daha fazla toplantı düzenlemek, hiç şüphesiz şu ‘Aşkınların’ sırlarına yahut diğer gizemlere dair daha fazla bilgi edinmesini sağlayacaktı ki bu da kendi dünyasına dönebilmesi için bulunmaz bir nimetti. Sözgelimi, ‘seyirciler’ sayesinde iksir formülünün bir sonraki buluşmada ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldi. Benzer şekilde, edineceği bilgiler mevcut hayatı için de mutlaka işe yarayacaktı.
Gelgelelim, daha fazla toplantı demek, foyasının ortaya çıkma ihtimalinin de artması demekti!
Hangi dünyada olursan ol, bedava yemek diye bir şey yoktu elbette… Zhou Mingrui sağ elini tekrar uzatarak parmağıyla uzun masanın kenarına hafifçe tempo tuttu.
Toplantıyı başlatma ve bitirme yetkisinin bizzat kendi elinde olduğu göz önüne alındığında, ifşa olma tehlikesi de kendi kontrolü altında demekti. Artıların eksilere ağır bastığını gören Zhou Mingrui, hızla kararını verdi.
İkilinin beklenti ve tedirginlik dolu bakışları altında parmaklarıyla tuttuğu tempoyu durdurup gülümsedi.
“Bizler, adil ve eşit takaslardan yanayız.
“Yardımlarınız karşılıksız kalmayacaktır.
“Her pazartesi öğleden sonra saat üçte, yalnız kalmaya gayret ediniz. Birkaç teşebbüs daha yapıp bazı meseleleri açıklığa kavuşturduktan sonra, belki de mazeret izinlerinizi önceden ayarlayabilirsiniz. Böylece münasebetsiz durumlara düşme endişesi taşımanıza lüzum kalmaz.”
Bu, Alger ve Audrey’nin tekliflerinin fiilen kabul edildiği anlamına geliyordu.
Audrey henüz on yedisine yeni basmıştı. Hayatı boyunca el bebek gül bebek büyütüldüğünden, hâlâ genç bir kızın o saf ve duru karakterini taşıyordu. Bu yüzdendir ki, Soytarı’nın yanıtını işittiğinde elini yumruk yapıp zafer edası içinde savurmasına mani olamadı.
Alger’ın tek bir kelime dahi etmesine fırsat tanımadan, gözlerinde parlayan bir coşkuyla atılıverdi: “O hâlde, kendimize kod adları belirleyelim mi? Ne de olsa bu sohbetlerde kendi isimlerimizi kullanamayız.”
Gerçek kimliğim hususunda Soytarı Efendi’yi kandırmam mümkün olmasa da, karşımdaki şahıs belirli bir tehlike arz ediyor. Kim olduğumu bilmesine katiyen müsaade etmemeliyim!
“Makul bir düşünce.” Zhou Mingrui’nin tavrı son derece sade ve rahattı.
Audrey’nin zihninde çarklar dönmeye başlamıştı; düşüncelerini peyda oldukları gibi dile döküverdi:
“Zat-ı aliniz tarot kartlarından neşet eden ‘Soytarı’ ismini kullanmaktasınız. Hâl böyleyken, istikrarlı, uzun vadeli ve mahrem bir ‘topluluk’ olarak unvanlarımızda da bir bütünlük arz etmeliyiz. Evet, ben de tarot kartlarından birini seçeceğim.”
Sesindeki ciddiyet yavaşça yerini çocuksu bir neşeye bıraktı.
“Kararımı verdim. Benim kod adım ‘Adalet’ olacak!”
Bu, yirmi iki Büyük Arkana tarot kartından biriydi.
“Ya siz, beyefendi?” Audrey, masanın karşısında oturan ortağına muzipçe gülümsedi.
Alger’ın kaşları hafifçe çatılsa da anında eski hâline döndü.
“Asılmış Adam.”
Bu da bir diğer Büyük Arkana kartıydı.
“Pekâlâ, o hâlde Tarot Kulübü’nün kurucu üyeleri sayılırız!” Audrey bu sözleri coşkuyla ağzından kaçırıverdi ancak hemen ardından endişeyle sise bürünmüş Zhou Mingrui’ye baktı. “Bu isim münasip midir, Soytarı Efendi?”
Zhou Mingrui eğlenmiş bir hâlde başını iki yana salladı.
“Böylesi teferruatlara kendi aranızda karar verebilirsiniz.”
“Müteşekkirim!” Audrey’nin keyfine diyecek yoktu.
Ardından bakışlarını Alger’a çevirdi.
“Asılmış Adam Beyefendi, adresi bir kez daha lütfeder misiniz? Hafızamın beni yanıltmasından endişe ediyorum.”
“Memnuniyetle.” Audrey’nin bu meseleyi ciddiye alması Alger’ı ziyadesiyle hoşnut etmişti; adresi bir kez daha tekrar etti.
Audrey adresi içinden üç kez tekrarladıktan sonra yine o heyecanlı tavrıyla atıldı: “Tarot kartlarının İmparator Roselle tarafından bir oyun olarak icat edildiğini işitmiştim. Aslında, geleceğe dair kehanette bulunma kudretini de barındırmıyorlar mı?”
Alger, Zhou Mingrui’ye kaçamak bir bakış attı. Ondan herhangi bir müdahale gelmediğini görünce Audrey’nin iddiasını çürüttü:
“Hayır. Kehanet ekseriyetle kişinin kendi özünden filizlenir. Her insanın içinde ruhani bir nüve bulunur; bu nüve onların ruhani âlemle ahenk yakalamasını ve kendilerine dair çok daha ulvi bir seviyedeki bilgilere bağlanmasını sağlar. Ne var ki faniler bunu idrak etmekten yoksundur, kaldı ki aldıkları ‘işaretleri’ yorumlayabilsinler. İşte bu bilgiler, kehanet vasıtalarının yardımıyla gün yüzüne çıkar. Basit bir emsal vereyim: Rüyalar ve rüya tabircileri.
“Aslına bakılırsa tarot kartları da tam olarak böyle bir vasıtadır. Bu işaretleri rahat ve isabetli bir şekilde yorumlamamıza yardımcı olmak gayesiyle bolca sembolizmden ve mantıksal unsurlardan istifade eder.”
Zhou Mingrui dışarıdan kayıtsız görünse de aslında her kelimeyi pürdikkat dinliyordu. Zihnine aniden çöken ağırlıkla birlikte şakaklarında zonklayan bir ağrı da tam bu vakitlerde baş gösterdi.
“Anlıyorum,” diyerek onayladı Audrey. Ardından sözlerinin altını çizerek devam etti: “Maksadım bu değildi. Tarot kartlarının hükmünden şüphe etmiyorum, lakin İmparator Roselle’in hakikatte gizli ve tekinsiz başka bir deste daha yarattığını işitmiştim. Bilinmeyen hususi bir kudreti simgeleyen kâğıt kartlar… Tamamladığı yirmi iki kart varmış. Ömrünün son demlerinde, bugün bir oyun vasıtası olarak kullanılan yirmi iki Büyük Arkana kartını da bu asıl desteyi baz alarak tasarlamış. Anlattıklarım doğru mudur?”
Bakışlarını, gizemli Soytarı Efendi’den bu bilginin teyidini almak istercesine Zhou Mingrui’ye çevirdi.
Zhou Mingrui tek bir kelime dahi etmeden yalnızca gülümsedi. Bakışları, onu sınava tabi tutuyormuşçasına Asılmış Adam’a kaydı.
Alger duruşunu dikleştiriverdi. Sesi derinden geliyordu: “Doğrudur. İmparator Roselle’in İlhad Levhası’nı gördüğü ve bahsi geçen kâğıt destenin, yirmi iki ilahi yolun o derin gizemlerini barındırdığı rivayet edilir.”
“Yirmi iki ilahi yol…” diye fısıldadı Audrey büyük bir iştiyakla.
Zhou Mingrui’nin baş ağrısı giderek şiddetleniyordu. Kızıl yıldızlar ve o grimsi beyaz sisle arasındaki görünmez bağın titreyip kopma noktasına geldiğini fark etti.
“Bugünkü toplanmamız burada nihayete ermiştir,” diye duyurdu kararını geciktirmeden, otoriter ve derin bir sesle.
“İradeniz emrimizdir.” Alger saygıyla başını eğdi.
“İradeniz emrimizdir.” Audrey de Asılmış Adam’ın tavrını kopyaladı.
Zihni hâlâ yanıtlanmamış sorularla ve düşüncelerle dolup taşıyor, buluşmanın böylesine tez bitmesine gönlü elvermiyordu.
Zhou Mingrui aradaki bağı koparırken dudaklarında hafif bir tebessümle son sözünü söyledi: “Bir sonraki buluşmamızı sabırsızlıkla bekliyor olacağız.”
‘Yıldızlar’ bir kez daha parladı, kızıl ışık çekilen sular gibi geriye çekildi. Audrey ve Alger, Soytarı Efendi’nin sözlerini işittikleri o saniyede silüetleri bulanıklaşıp boşluğa karıştı.
Saniyeler içinde ‘izdüşümler’ tuzla buz oldu ve o sonsuz gri sis eski, ölü sessizliğine büründü.
Zhou Mingrui ise bedeninin muazzam bir hızla ağırlaştığını hissediyordu. Etrafındaki her şey akıp giderken gözlerini önce zifiri bir karanlık kapladı, hemen ardındansa göz kamaştırıcı bir güneş ışığı her yeri aydınlattı.
Hâlâ o tanıdık dairesinin tam ortasında dikiliyordu.
Rüya gibiydi… Neyin nesiydi lan o sisli dünya… O az önceki akılalmaz sarayı kim, nasıl bir güç yarattı öyle… Zhou Mingrui bitkin bir nefes verdi. Zihni karmakarışıktı; bacaklarına kurşun bağlanmış gibi ağır adımlarla çalışma masasına doğru sürüklendi.
Ne kadar zaman geçtiğini anlamak için dışarıda bıraktığı cep saatini eline aldı.
Zaman aynı hızda akmış. Zhou Mingrui kaba bir hesaba varmıştı.
Saati masaya bıraktığında, kafasını ikiye bölen o şiddetli ağrıya daha fazla dayanamayacağını anladı ve sandalyeye yığıldı. Başını öne eğerek sol başparmağı ve orta parmağıyla şakaklarını ovmaya başladı.
Uzun bir sürenin ardından ağır bir nefes verdi. Dudaklarından anadili olan Mandarincesiyle şu sözler döküldü: “Görünüşe göre yakın zamanda dönemeyeceğim…”
Yalnızca cahiller korkusuz olurdu. Böylesine akılalmaz bir vakaya tanıklık edip ‘Aşkınlar’ ve o mistik âlem hakkındaki gerçekleri öğrendikten sonra, antik Feysac veya Loen dilini kullanarak o şans artırma ritüelini uluorta denemeye cesareti kalmamıştı.
Kim bilir daha ne tür belalar açılacaktı başıma. Belki çok daha tuhaf, çok daha korkunç… resmen cehennemi yaşatacak bir şey çıkardı karşıma!
En azından, diye geçirdi içinden çaresizce, bu işe ancak mistisizm üzerinde derin bir ustalık kazandıktan sonra kalkışmalıyım.
Neyse ki şu az önceki ‘toplantı’ ona bu konuda bir çıkış kapısı aralayabilirdi.
Odaya çöken ağır sessizliğin ardından, umutsuzluk, hayal kırıklığı ve derin bir kederle yoğrulmuş, kısık bir mırıltı döküldü dudaklarından:
“Şu andan itibaren… ben Klein’ım.”
…
Klein, içini kemiren o karanlık hisleri defetmek adına tüm odağını yeni planlarına ve çözüm yollarına vermeye çabaladı.
Belki de ‘Seyirci’ iksirinin formülünü onlardan öğrenebilirim…
Az önceki ‘toplantı’ cidden akılalmaz bir olaydı. Dünyanın bambaşka yerlerinde yaşayan insanlar yüzlerce kilometreyi bir adımlık mesafeye indirip, yüz yüze oturarak birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Bir dakika, dur lan… bu kulağa biraz tanıdık geliyor…
Klein birkaç saniyeliğine donakalmış bir hâlde durdu, ardından dudaklarından istemsiz bir kahkaha dökülüverdi. Şakağına bastırırken kendi hâline güldü:
“Bildiğin sosyal medya platformu değil mi lan bu?”