Yalnızca aynı Loen lisanını konuşmakla kalmıyorlar, aynı zamanda o kesif kasvet ve teyakkuz halini de paylaşıyorlardı.
Neredeyim lan ben? Burada ne halt mı etmeyi planlıyorum? İnanın, bunu ben de bilmek isterdim…
Zhou Mingrui kendini zar zor dizginleyerek, ikilinin yönelttiği soruları içinden sessizce tekrar etti.
Asıl sarsıcı olan, sözlerin kendisi ya da ardındaki manalar değil; bu ikilinin sergilediği o saf şaşkınlık, ihtiyat, dehşet ve huşu silsilesiydi!
Akıl sır ermez bir sebepten ötürü, iki kişi gizemli bir şekilde gri sislerle çevrili bu aleme sürüklenmişti.
Hadi olayın asıl faili olarak benim bile ödüm kopmuş, n’oluyor lan diye dumura uğramışken, bu saçmalığın içine tamamen pasif bir şekilde çekilen şu gariplerin haline ne demeli?
Büyük ihtimalle böyle bir hadise bu insanların hayal gücünün bile sınırlarını çoktan aşmıştır, değil mi?
Zhou Mingrui’nin zihninde anlık olarak iki seçenek belirdi: Birinci ihtimal, mağduru oynayarak asıl kimliğini gizlemek ve bu sayede kayda değer bir itimat kazanmaktı. Ardından ‘bekle ve gör’ taktiğini benimseyerek lüzum hasıl olduğunda içinde bulunduğu şartları kendi lehine çevirebilirdi. Diğer seçenek ise, ikilinin nazarındaki o esrarengiz hüviyetini muhafaza etmekti. Böylelikle, onlardan kıymetli malumatlar kopardığı esnada hadiselerin gidişatına da yön verebilirdi.
Vaziyeti uzun uzadıya mütalaa edecek vakti olmadığından, zihninde çakan o anlık fikre sıkıca tutundu. İkinci seçeneği tatbik etmek üzere derhal kararını verdi.
Başkalarının psikolojik durumunu istismar et ve en büyük avantajı ceple!
Sisin içerisindeki birkaç saniyelik sükûtun ardından Zhou Mingrui hafifçe kıkırdadı. Ziyaretçilerin nazik selamlamalarına icabet ediyormuşçasına dingin bir tavırla, tok fakat ağır olmayan bir ses tonuyla konuştu:
“Bir teşebbüs.”
Bir teşebbüs mü… teşebbüs? Audrey Hall, grimtırak beyaz sisin ardına peçelenmiş o esrarengiz şahsa bakarken zihninde dönüp duran tek düşünce; cereyan eden bu hadisenin ne denli absürt, gülünç, dehşet verici ve tuhaf olduğuydu.
Daha birkaç saniye evvel yatak odasındaki tuvalet masasının başındaydı. Oysa yalnızca arkasını dönerek, gri sislerle kaplı bu mekana “gelivermişti”!
Ne tahayyül edilemez bir vaziyet!
Audrey derin bir nefes alarak çehresinde kusursuz, fevkalade liyakatli bir asilzade tebessümü yeşertti. Hafifçe tedirgin bir tavırla sordu:
“Efendi hazretleri, acaba bu teşebbüsünüz nihayete erdi mi? Geri dönmemize müsaade buyurur musunuz?”
Alger Wilson’ın da Zhou Mingrui’yi benzer bir şekilde yoklama niyeti vardı, lakin sahip olduğu engin tecrübe onu çok daha vakur kılıyordu. Dürtülerini dizginledi ve yalnızca sessiz bir müşahedeci rolüne bürünmeyi tercih etti.
Zhou Mingrui soruyu sorana doğru baktı. Puslu sisin ardına nüfuz eden bakışlarıyla, söz konusu şahsın silüetini kabataslak seçebiliyordu. Pürüzsüz sarı saçlara sahip uzun boylu bir genç kızdı bu; lakin çehresi tam manasıyla seçilemiyordu.
Kızın sorusuna yanıt vermekte acele etmeyip başını çevirerek adama baktı. Dağınık koyu lacivert saçları ve tıknaz sayılamayacak, orta karar bir cüssesi vardı.
Zhou Mingrui aniden bir aydınlanma yaşadı. Şayet kudreti artar yahut bu sisli alemin sırlarına dair kavrayışı derinleşirse bu puslu perdeyi aşıp kızı ve adamı tüm hatlarıyla seçebilmesi mümkün olabilirdi.
Dur lan bir dakika, burda mekana çöken misafir onlar, bense ev sahibiyim!
Zihniyetindeki bu ani değişimin ardından, Zhou Mingrui az evvel gözden kaçırdığı teferruatları saniyesinde fark etti.
Ahenkli bir sese sahip olan o kız ile olgun, içine kapanık adamın ikisi de bir hayli cismaniyetten uzak, ruhani görünüyordu. Üzerlerine sinmiş o soluk kızıl hareyle birlikte, adeta gri sisin ötesindeki o iki kızıl “yıldızın” buraya yansımış birer sureti gibiydiler.
Bu suretler, o kızıl yıldızlar ile kendisi arasındaki görünmez bir bağ sayesinde vücut buluyordu; yalnızca bizzat kendisinin idrak edip yön verebileceği soyut ve uhrevi bir rabıta.
Bağ koptuğu anda bu suretler de silinecek ve ikili geldikleri yere geri dönecekti…
Zhou Mingrui hafifçe başını salladı ve sarışın kıza bakarak kıkırdadı:
“Elbette. Şayet resmi bir talepte bulunulursa, tam da bu saniye geri dönmeniz sağlanabilir.”
Karşısındaki zatın ses tonunda herhangi bir kötü niyet sezmeyince, Audrey rahat bir nefes aldı. Böylesine mucizevi kudretlere haiz bir beyefendi söz verdiğine göre, bu söze harfiyen riayet edileceğinden zerre şüphesi yoktu.
Zihni bir nebze sükûnete erdiğinde, şaşırtıcı bir şekilde gitmeyi talep etmek için hiç de aceleci davranmadı. Anormal bir ışıltıyla parlayan zümrüt yeşili gözlerini etrafta gezdirdi.
Endişeli, beklenti dolu ve adeta büyülenmiş bir edayla konuştu:
“Aman efendim, bu ne kadar da harikulade bir tecrübe… İtiraf etmeliyim ki, hep böyle bir hadisenin vuku bulmasını ümit etmişimdir. Yani—bendeniz gizemlere ve doğaüstü mucizelere her daim alakadar olmuşumdur. Hayır, asıl maksadım—demek istediğim, Efendi hazretleri, bir Aşkın olabilmek için ne yapmam icap eder?”
Konuştukça heyecanı öylesine harlanıyordu ki, kelimeler dudaklarında birbirine dolanıyordu. Büyüklerinin anlattığı o nefes kesici efsaneleri dinleyerek içinde filizlenen o rüya, nihayet hakikate dönüşme ihtimaliyle karşı karşıyaydı.
Lakin yalnızca birkaç kelimeyle, az evvel yaşadığı o tüm dehşeti ve korkuyu çoktan unutuvermişti.
Vay anasını, harika soru! Yemin ediyorum bunun cevabını ben de çok merak ediyorum…
Zhou Mingrui içinden fena halde hayıflandı.
Yine de o esrarengiz ve akıl sır ermez imajını muhafaza edebilmek adına, bu soruya nasıl bir cevap verebileceğini mütalaa etmeye koyuldu.
Aynı esnada, böyle ayakta dikilerek muhabbet etmenin bulunduğu bu ulvi makama hiç de yakışmadığını hissetti. Şöyle ihtişamlı bir sarayda, uzun bir masanın başköşesinde, üzerine kadim rünler hakkedilmiş, yüksek arkalıklı bir tahtta kurulup ziyaretçilerimi sessizce süzmem gerekmez miydi?
Bu düşünce zihninde zuhur ettiği anda, gri sis şiddetle çalkalanmaya başlayarak hem Audrey’ye hem de Alger’a sağlam bir şok yaşattı.
Göz açıp kapayıncaya dek, etraflarında göğe yükselen devasa taş sütunlar arz-ı endam etti. Tepelerinde ise hepsini sarmalayan, uçsuz bucaksız ulu bir kubbe belirivermişti.
Bu muazzam yapı öylesine ihtişamlı, azametli ve heybetli görünüyordu ki, adeta efsanelerdeki o devlerin sarayını andırıyordu.
Gri sisin toplandığı kubbenin tam altında, simetrik bir nizamla her iki yanına onar adet yüksek arkalıklı sandalyenin dizildiği ve iki ucunda da birer tahtın bulunduğu uzun, tunç bir masa arz-ı endam etti. Her bir sandalyenin sırtlığı, hakikatten uzak, tuhaf takımyıldızlarının silüetlerini çizen soluk bir kızıllıkla parıldıyor ve göz alıyordu.
Audrey ve Alger, başköşedeki şeref makamının hemen bitişiğinde, karşılıklı olarak oturuyorlardı.
Genç kız sağına soluna bakındı ve kendi kendine mırıldanmaktan geri duramadı:
“Ne kadar da büyüleyici…”
Cidden büyüleyici, orası kesin… Zhou Mingrui, o istifini bozmayan ifadesini muhafaza ederken sağ elini uzattı ve tunç masanın kenarını hafifçe okşadı.
Alger etrafı süzdü ve birkaç saniyelik sükûtun ardından aniden ağzını açarak, Audrey’nin sorusunu Zhou Mingrui’nin yerine cevapladı.
“Loenli misiniz?”
“Şayet bir Aşkın olmak niyetindeyseniz, ya Ebedi Gece Tanrıçası’nın, ya Fırtınalar Hakimi’nin yahut Buhar ve Çarkların İlahı’nın Kiliselerinden birine katılmalısınız.”
“Aramızdaki pek çok fani, hayatı boyunca tek bir Aşkın’la dahi karşılaşmaz. Bu durum Kiliselerin, hatta en büyük Kiliselerin bünyesindeki bazı rütbeli din adamlarının bile onların varlığından şüphe duymasına yol açmıştır. Hal böyleyken, size kati bir surette söyleyebilirim ki Aşkınlar saraylarda, mahkemelerde ve infaz kurumlarında varlıklarını sürdürmekteler. Hala karanlıkta filizlenen o tehlikelere karşı cenk ediyorlar; tek fark, sayılarının Demir Çağı’nın ilk günlerine ve ondan evvelki dönemlere kıyasla bir hayli azalmış olmasıdır.”
Zhou Mingrui pürdikkat dinliyordu, lakin dışarıdan bakıldığında Alger’ın sözlerine pek aldırış etmiyormuş gibi, daha ziyade masal dinleyen bıkkın bir yetişkin edasıyla görünmeye çalışıyordu.
Klein’ın zihnindeki o bölük pörçük tarihi genel kültüre dayanan Zhou Mingrui, “Demir Çağı” tabirinin tam 1349 yıl evvel başlayan Beşinci Çağ’a, yani içinde bulundukları güncel döneme atıfta bulunduğunu çok iyi biliyordu.
Audrey, Alger sözünü bitirene dek onu sessizce dinledi ve ardından zarifçe iç geçirdi.
“Beyefendi, bu söylediklerinizin tamamına vakıfım; hatta Gece Şahinleri, Salahiyetli Tecziyeciler ve Makine Külli Şuuru da dâhil olmak üzere çok daha fazlasını biliyorum, lakin ben hürriyetimi kaybetmek istemiyorum.”
Alger tok bir sesle güldü ve üstü kapalı bir şekilde konuştu:
“Bedel ödemeden bir Aşkın olamazsınız. Kiliselere katılıp onların dayattığı imtihanları kabul etmeyi düşünmüyorsanız, elinizdeki tek seçenek kraliyet ailelerinin ve kökleri bin yıldan eskiye dayanan o az sayıdaki asilzadenin kapısını çalmaktır. Bu da olmazsa, şansınıza güvenip gizli ve habis örgütlerin peşine düşebilirsiniz.”
Audrey yanaklarını şişirdi ve telaşla etrafına bakındı. Hem “esrarengiz zatın” hem de Alger’ın bu küçük tikini fark etmediğinden emin olduktan sonra ısrar etti:
“Başka hiçbir çaresi yok mudur acaba?”
Alger derin bir sessizliğe büründü. Yaklaşık yarım dakika sonra dönüp, ikisini de sessizce süzmekte olan köşedeki zata baktı.
Zhou Mingrui’nin vaziyete dair herhangi bir kelam etmeye niyeti olmadığını fark edince yeniden Audrey’e döndü ve kelimelerini özenle seçerek konuştu:
“Elimde 9. Mertebe iksir formüllerinden iki takım bulunuyor.”
9. Mertebe mi? diye geçirdi içinden Zhou Mingrui.
“Sahi mi efendim? Hangi iki takım?” Audrey, 9. Mertebe iksir formüllerinin ne mana ihtiva ettiğini gayet iyi biliyordu.
Alger hafifçe arkasına yaslandı ve acelesiz bir tavırla yanıtladı:
“Malumunuz olduğu üzere, biz faniler hakiki birer Aşkın mertebesine erişebilmek için yegâne çare olarak iksirlere bel bağlarız. İksirlerin isimleri ise ‘İlhad Levhası’ndan neşet eder. Devamlı surette Jotun, Elfçe, kadim ve modern Hermes ile kadim Feysac lisanlarına tercüme edildikçe, her çağın ve devrin ruhuna muvafık olacak şekilde değişime uğramışlardır. İşin özü taşıdıkları isimlerde değil, iksirlerin ‘temel hususiyetlerini’ tasvir edip etmediklerinde yatar.”
“Elimde ‘Denizci’ namında bir 9. Mertebe iksiri var. Kişiye muazzam bir denge kabiliyeti bahşeder. Şiddetli bir fırtınanın ortasında, sallanan bir geminin güvertesinde dahi karadaymışçasına serbestçe adımlayabilirsiniz. Keza devasa bir kuvvete erişir ve derinizin altında yanılsama kabilinden pullar kazanırsınız. Bunlar, bir balık misali yüzmenizi ve yakalanması son derece güç bir hale gelmenizi sağlar. Su altında tıpkı deniz mahlukatları gibi çevik bir şekilde hareket edebilirsiniz. Herhangi bir teçhizata ihtiyaç duymaksızın asgari on dakika boyunca suyun altında rahatlıkla kalabilirsiniz.”
“Kulağa harikulade geliyor… Fırtınalar Hakimi’nin ‘Derya Hâmileri’ mi?”
“Mazide bu isimle zikredilirdi.” Alger hiç duraksamadan kelamına devam etti. “İkinci 9. Mertebe iksirinin ismi ise ‘Seyirci’dir. Gerçi geçmişte nasıl adlandırıldığından pek emin değilim. Bu iksir takımı size son derece keskin bir zihin ve fevkalade bir müşahede yeteneği kazandırır. Tiyatro ve operalardan aşina olduğunuz üzere ‘seyirci’ kelimesinin manasını anlayabileceğinize kaniyim. Tıpkı bir izleyici misali, seyirciler de bu fani dünyadaki ‘aktörleri’ mütalaa eder; onların duyguları, hal ve hareketleri ile ağızlarından düşürmedikleri kelamları vasıtasıyla zihinlerinde yatan hakiki düşüncelere nüfuz ederler.”
Tam bu noktada Alger vurgulayarak ekledi:
“Şunu asla aklınızdan çıkarmamalısınız; ister şatafatlı bir ziyafette ister mahşeri bir kalabalığın ortasında olun, seyirciler ebediyen yalnızca seyirci olarak kalmaya mahkumdur.”
Audrey’nin gözleri duyduklarıyla ışıl ışıl parlamıştı; uzun bir sessizliğin ardından dillendi:
“Nedenmiş efendim? Pekala, bu bilahare sorulacak bir soru. B-bendeniz bu hisse, bir ‘Seyirci’ olma fikrine meftun oldum sanırım. Bu iksirin formülüne nasıl nail olabilirim? Karşılığında sizinle ne takas etmem icap eder?”
Alger, zaten bu soruya hazırlıklıymış gibi tok bir sesle yanıtladı:
“Hayalet Köpekbalığı kanı, asgari 100 mililitre.”
Audrey heyecanla başını salladı lakin hemen ardından endişeli bir edayla sordu:
“Şayet bunu temin edebilirsem—ki şayet diyorum—size nasıl teslim edeceğim? Hayalet Köpekbalığı kanına mukabil bana iksir formülünü vereceğinize ve dahası formülün hakiki olduğuna dair bana nasıl bir teminat sunabilirsiniz?”
Alger sakince cevapladı:
“Size bir adres vereceğim. Hayalet Köpekbalığı kanını teslim aldığım vakit, formülü size mektupla yollarım yahut doğrudan burada zikrederim.”
“Teminat meselesine gelirsek, inanıyorum ki bu esrarengiz beyefendinin şahitliği huzurunda ikimiz de müsterih olabiliriz.”
Bunu söylerken, bakışlarını Şeref Makamında dimdik oturan Zhou Mingrui’ye çevirdi.
“Ulu efendim, bizleri buraya getirmiş olmanız, tahayyül edemeyeceğimiz kadar muazzam bir kudrete haiz olduğunuzun yegane delilidir. Zatıalinizin şahitliğinde verilmiş bir ahdi bozmaya hiçbirimizin cüreti yetmeyecektir.”
“Aman efendim, ne kadar da haklısınız!” Audrey’nin gözleri parladı ve heyecanla bu fikre iştirak etti.
Onun nazarında, akıl almaz kudretlere haiz bu başköşedeki şahıs, kesinlikle “otorite sahibi” ve kati bir şahitti.
Karşımdaki şu zat yahut bendeniz, onu aldatmaya nasıl cüret edebiliriz ki!
Audrey bedenini usulca yarım tur döndürerek, bütün samimiyetiyle Zhou Mingrui’ye nazar kıldı.
“Efendi hazretleri, istirham ediyorum, takasımıza şahitlik lütfunda bulununuz.”
O esnada, başından beri mühim bir suali sormayı unuttuğu için ne denli nezaketsiz davrandığının farkına vardı. Telaşla atıldı:
“Aman efendim, bağışlayınız, lakin zatıalinize nasıl hitap etmemiz icap eder?”
Alger hafifçe başını tasdik edercesine salladı ve aynı suali son derece vakur bir edayla yineledi:
“Ulu efendim, zatıalinize nasıl hitap etmemiz icap eder?”
Zhou Mingrui hazırlıksız yakalanmıştı. Parmaklarıyla tunç masaya usulca ritim tutarken, az evvelki kehanetin muhteviyatı zihninde aniden şimşek misali çaktı.
Arkasına yaslandı, sağ elini masadan çekti ve on parmağını birbirine kenetleyip çenesinin altına yerleştirdi. İkiliye hafif, silik bir tebessüm verdi.
“Bize… şu şekilde hitap etmeniz kâfidir.”
Bunu söyledikten sonra bir anlığına duraksadı. Dingin ve mülayim bir sesle kelamını noktaladı:
“Soytarı.”