Esrarın Hükümdarı

Bölüm 5: Ritüel

⏳ Okuma Süresi: 12 dk
20px

Bedava mı? En pahalıya patlayan şeyler hep beleş olanlardır!

Zhou Mingrui içinden mırıldanarak ne pahasına olursa olsun hiçbir ek hizmet satın almamaya karar verdi. Hepsini kati bir surette reddedecekti.

Madem o kadar marifetlisin, ruh göçüyle buraya geldiğimi de kehanet etsene!

Bu düşünceler eşliğinde Zhou Mingrui, yüzü kırmızı ve sarı boyalarla kaplı kadının peşine takıldı ve alçak çadıra girmek için iki büklüm oldu.

Çadırın içi, yalnızca içeri sızmayı başaran birkaç cılız ışık huzmesinin aydınlattığı kesif bir karanlığa gömülmüştü. Bu loş ışıkta, üzeri kâğıt kartlarla kaplı bir masa ancak hayal meyal seçilebiliyordu.

Sivri şapkalı kadın bu durumdan zerre kadar etkilenmemiş gibiydi. Uzun siyah elbisesi, masanın etrafından dolanırken adeta suyun üzerinde süzülüyormuşçasına akıp gidiyordu. Masanın karşı tarafına oturdu ve bir mum yaktı.

Titreşen cılız sarı ışık, çadırın içini aynı anda hem aydınlık hem de karanlık bir hâle büründürerek atmosfere anında çok daha esrarengiz bir hava kattı.

Zhou Mingrui sessizce yerine oturdu. Bakışları masadaki tarot kartlarının üzerinde gezinirken “Büyücü”, “İmparator”, “Asılmış Adam” ve “İtidal” gibi aşina olduğu kartları fark etti.

Eğer Roselle benim ‘kıdemlim’ ise… Yoksa o hemşehrim çıkmasın… diye mırıldandı Zhou Mingrui kendi kendine.

O henüz masada açık duran kartları incelemeyi bitiremeden, isabetli kehanetlerde bulunduğunu iddia eden kadın çoktan ellerini uzatıp tüm kartları toplamıştı bile. Kartları bir deste hâline getirip onun önüne doğru itti.

Sirk falcısı, boğuk bir sesle, “Önce kartları karıştır ve desteyi kes,” dedi.

“Ben mi? Benim mi karıştırmamı istiyorsun?” diye sordu Zhou Mingrui refleks olarak.

Falcının yüzündeki sarı ve kırmızı boyalar, kadın hafifçe gülümserken birbirine karıştı. “Elbette, herkesin mukadderatı yalnızca kendisi tarafından aşikâr kılınabilir. Ben sadece onun bir okuyucusu olarak hizmet ediyorum.”

Zhou Mingrui anında temkinli bir şekilde onu sorguladı: “Bu okuma işlemi için ekstra bir ücret ödemem gerekmiyor, değil mi?”

Bir klavye delikanlısı olarak bu dümenleri daha önce çok gördüm!

Falcı gözle görülür bir şekilde afalladı ve nihayetinde boğuk bir sesle, “Bedava.” dedi.

İçi rahatlayan Zhou Mingrui, altıpatlarını cebinin daha da derinlerine ittirdi. Akabinde büyük bir sükûnetle iki elini uzatarak desteyi maharetle karıştırdı ve kesti.

“Tamamdır.” Karıştırılmış tarot kartlarını masanın ortasına bıraktı.

Falcı iki eliyle kartları kavrayıp bir müddet dikkatle inceledi. Ardından aniden dudaklarını araladı ve konuştu: “Kusura bakmayın, sormayı unuttum. Ne hakkında bir sual yöneltmek isterdiniz?”

İlk aşkını tavlamaya çalıştığı o ergenlik dönemlerinde, Zhou Mingrui tarot kartları üzerine epey bir mesai harcamıştı. Tereddüt dahi etmeden cevap verdi: “Geçmişim, şimdim ve geleceğim.”

Bu, tarot okumasına has bir kehanet yöntemiydi; sırasıyla açılan üç kart kişinin geçmişini, bugününü ve geleceğini sembolize ediyordu.

Falcı önce usulca başını salladı, ardından dudaklarına bir tebessüm kondurarak, “Öyleyse lütfen desteyi yeniden karıştır. İnsanoğlu ancak neyi aradığını bilirse, arzuladığı kartlar ona kendini aşikâr kılar,” dedi.

Az önce benimle kafa mı buluyordun yani? Bu kadar kinci olmak zorunda mısın cidden? Alt tarafı birkaç kez beleş olup olmadığını sorduk!

Zhou Mingrui’nin yanakları hafifçe seğirdi. Derin bir nefes alarak tarot destesini geri aldı ve tekrar karıştırıp kesti.

“Bu sefer bir mesele çıkmaz, değil mi?” Kestiği desteyi masaya geri koydu.

“Hiçbir sorun yok.” Falcı ince parmaklarını uzatarak destenin en üstünden bir kart çekti ve Zhou Mingrui’nin soluna yerleştirdi. Konuşurken sesi giderek boğuklaşıyor, adeta bir fısıltıya dönüşüyordu: “Bu kart geçmişini sembolize eder.”

“Bu kart ise şimdiki zamanını.” Falcı ikinci kartı tam Zhou Mingrui’nin önüne yerleştirdi.

Sonra üçüncü kartı alıp Zhou Mingrui’nin sağ tarafına koydu.

“Bu kart da geleceğini.”

“Pekâlâ, ilkin hangi kartı görmek istersin?” Falcı kartların dizilimini tamamladıktan sonra başını usulca kaldırdı ve grimsi mavi gözlerini Zhou Mingrui’nin gözlerine dikti.

Biraz düşündükten sonra, “Önce ‘şimdi’ye bir bakayım,” dedi Zhou Mingrui.

Falcı ağır ağır başını salladı ve doğrudan Zhou Mingrui’nin önünde duran tarot kartını çevirdi.

Kartta, omzuna attığı bir sopayla gösterişli bir başlık takan, rengârenk kıyafetler içinde bir figür resmedilmişti. Sopanın ucunda bir bohça sallanıyor, hemen arkasında ise onu takip eden bir köpek yavrusu göze çarpıyordu. Kartın numarası “0” idi.

Grimsi mavi gözlerini Zhou Mingrui’ye sabitleyen falcı, kartın adını usulca okudu: “Soytarı.”

Soytarı mı? Tarot’un ‘0’ numaralı kartı… Bir başlangıç? Her türlü olasılığa gebe taptaze bir sayfa mı yani?

Zhou Mingrui tarot konusunda amatör bir meraklı dahi sayılmazdı. Bu yüzden sadece aklında kalan kırıntılarla kaba bir çıkarım yapabilmişti.

Falcı tam dudaklarını araladığı esnada, çadırın kumaş perdeleri hışımla aralandı. İçeriye dolan gün ışığı öylesine göz alıcıydı ki, kapıya arkası dönük oturan Zhou Mingrui istemsizce gözlerini kısmak zorunda kaldı.

Öfkeli bir kadın sesi hiddetle kükredi: “Neden yine benim rolümü çalıyorsun! İnsanların falına bakmak benim işim!” Kadın soluk soluğa ekledi: “Derhal yerine dön! Hayvan terbiyecisinin teki olduğunu aklından çıkarma!”

Hayvan terbiyecisi mi?

Zhou Mingrui’nin gözleri o esnada gün ışığına çoktan uyum sağlamıştı. Karşısında, tıpkı diğeri gibi siyah bir elbise giyen ve sivri uçlu bir şapka takan, yüzü aynı şekilde kırmızı ve sarı boyalarla bezenmiş başka bir kadın duruyordu. Yegâne fark, bu kadının daha uzun boylu ve ince bir bedene sahip olmasıydı.

Önünde oturan kadın aniden ayağa fırladı ve hoşnutsuz bir tavırla homurdandı: “Buna aldırmayın, sadece bu işi yapmaktan keyif alıyorum. Ancak şunu belirtmeliyim ki, kehanetlerim ve okumalarım zaman zaman hakikaten isabetli olabiliyor. Cidden…”

Kadın lafını bitirir bitirmez elbisesinin eteklerini toplayıp masanın etrafından dolandı ve pıtır pıtır adımlarla çadırdan dışarı sıvıştı.

Hakiki falcı, yüzünde bir tebessümle Zhou Mingrui’ye dönerek, “Beyefendi, kartlarınızı sizin için okumamı arzu eder misiniz?” diye sordu.

Zhou Mingrui’nin dudakları seğirdi ve gayet samimi bir tavırla sordu: “Beleş mi?”

“…Hayır,” diye yanıtladı hakiki falcı.

“Kalsın o zaman.” Zhou Mingrui ellerini geri çekip ceplerine soktu. Altıpatlarını ve bozukluklarını sıkıca kavradıktan sonra, çadırdan çıkmak üzere yeniden iki büklüm oldu.

Hay anasını satayım! Gidip falıma baksın diye cidden bir hayvan terbiyecisine mi denk geldim?

Falcı olmak istemeyen bir hayvan terbiyecisi, iyi bir soytarı sayılmaz mıydı?

Zhou Mingrui bu meseleyi hızla aklından çıkardı. ‘Marul ve Et’ pazarında, pek de kaliteli sayılmayacak bir libre koyun eti için yedi peni harcadı. Ardından biraz taze bakla, lahana, soğan, patates ve birkaç ufak tefek nevale daha aldı. Daha önce aldığı ekmekle birlikte toplam yirmi beş bakır peni harcamıştı, ki bu da iki soli ve bir peniye tekabül ediyordu.

“Ne kadar harcarsan harca, iki yakan bir araya gelmiyor. Zavallı Benson…” Zhou Mingrui sadece yanına aldığı iki banknotu tüketmekle kalmamış, üstünü tamamlamak için cebindeki tek peniyi de feda etmek zorunda kalmıştı.

Sadece iç geçirdi ve bu mesele üzerinde daha fazla kafa yormadan aceleyle eve doğru yola koyuldu.

Temel erzakları aradan çıkardığına göre, artık şans artırma ayinini icra edebilirdi!

İkinci kattaki kiracılar peyderpey dağıldıktan sonra bile, Zhou Mingrui ayini icra etmek için hiç acele etmedi. Bunun yerine, “Arz ve Semanın Lütufkâr Baki Efendisi” ve buna bağlı ibareleri hem kadim Feysac lisanına hem de Loen lisanına tercüme etti. Eğer orijinal efsun tesir etmezse, ertesi gün aynı ayini bu yerel dillerle tekrar icra etmeye niyetliydi!

Ne de olsa iki dünya arasındaki farklılıkları da hesaba katması gerekiyordu. Roma’dayken Romalılar gibi davran!

İş bu metni kadim ayin dualarına tahsis edilmiş Hermes lisanına çevirmeye geldiğinde ise, Zhou Mingrui kelime dağarcığının kifayetsizliğinden ötürü büyük bir müşkülle karşı karşıya kalmıştı.

Her şeyi amade kıldıktan sonra, nihayet dört somun çavdar ekmeğini çıkardı. Birini kömür sobasının ilk bulunduğu köşeye, birini boy aynasının alt iç kısmına, diğerini iki duvarın kesiştiği noktadaki dolabın tepesine ve sonuncusunu da ıvır zıvırların durduğu çalışma masasının sağ tarafına yerleştirdi.

Derin bir nefes alan Zhou Mingrui odanın tam merkezine geçti ve zihnini sükûnete kavuşturmak için birkaç dakika bekledi. Ardından vakur bir adım atarak kare çizecek şekilde saat yönünün tersine doğru ilerlemeye başladı.

İlk adımı attığında, kısık bir fısıltıyla zikretti: “Arz ve Semanın Lütufkâr Baki Efendisi.”

İkinci adımda, derin bir itikatla mırıldandı: “Arz ve Semanın Lütufkâr Gök Hakimi.”

Üçüncü adımda, kelimeler Zhou Mingrui’nin dudaklarından soluk bir fısıltı olarak döküldü: “Arz ve Semanın Lütufkâr Ulu İlahı.”

Dördüncü ve son adımda, ciğerlerindeki bayat havayı dışarı üfledi ve derin bir huşuya daldı: “Arz ve Semanın Lütufkâr Semavi Muazzezi.”

Başlangıç noktasına geri döndüğünde, Zhou Mingrui gözlerini yumdu ve olduğu yerde bir netice beklemeye koyuldu. İçinde bir miktar beklenti, biraz huzursuzluk, bir tutam umut ve derin bir korku filizlenmişti.

Geri dönebilecek miydi?

Bunun bir tesiri olacak mıydı?

Beklenmedik bir durum ortaya çıkabilir miydi?

Göz kapaklarının ardındaki karanlık, umudun o uğursuz kızıllığıyla lekelenmişti. Zhou Mingrui’nin zihnindeki düşünceler bir girdap misali dönüp duruyor, onları bastırmak gittikçe güçleştiği sırada etrafındaki havanın aniden durulduğunu, kesifleşerek esrarengiz ve ağır bir dokuya büründüğünü hissetti.

Hemen akabinde, kulaklarının dibinde peydahlanan pes bir fısıltı duyuldu; kimi zaman fazlasıyla gerçek, kimi zaman kulak tırmalayacak kadar keskin, kâh hayali, kâh baştan çıkarıcı, zaman zaman histerik ve büsbütün çıldırtıcı bir fısıltı…

Bu ardı arkası kesilmeyen mırıltıların ne anlama geldiğini bir türlü idrak edemese de, Zhou Mingrui yine de kendini onları dinleme ve ne fısıldadıklarını ayırt etme dürtüsünden alıkoyamıyordu.

Başına o feci ağrı yeniden saplandı. Öylesine dehşet verici bir acıydı ki, sanki birisi kafatasına çelik bir matkap ucu sokup beynini oyuyormuş gibi hissettiriyordu.

Zhou Mingrui sadece kafasının infilak etmek üzere olduğunu hissedebiliyordu. Zihni, aklını başından alan zihni bulandıran sanrılarla, çarpık renklerle dolup taşmıştı.

Bir şeylerin fena hâlde ters gittiğinin bilincindeydi ve gözlerini açmaya çabaladı. Ne var ki, böylesine basit bir eylemi dahi yerine getirmeye muktedir değildi.

Tüm bedeni gittikçe daha da geriliyor, etleri ve kemikleri her an paramparça olabilecekmiş gibi bir hissiyat yaratıyordu. Tam o anda, Zhou Mingrui’nin zihninde kendine acı acı gülen, alaycı bir düşünce belirdi:

Eceline bu kadar susamasaydın, şimdi böyle geberiyor olmazdın…

Artık dayanacak gücü kalmamıştı. Zihni tam telafisi olmayan bir şekilde parçalanmak üzereyken, o fısıltı tufanı aniden silinip gitti ve etrafı tekinsiz bir sessizliğe büründü. Atmosfer tarif edilemez derecede dengesiz ve sarsıcı bir hâl almıştı.

Sadece atmosfer değil; Zhou Mingrui kendi bedeninin de aynı sarsıcı hissiyattan geçtiğini duyumsuyordu.

Gözlerini aralamayı bir kez daha denedi; bu defa son derece zahmetsiz bir eylemdi.

Gözlerinin önüne gri bir sis tabakası serildi. Bulanık, şekilsiz ve nihayetsiz bir sis…

N’oluyor lan?

Zhou Mingrui aniden etrafına bakındı, ardından başını aşağı eğdiğinde o nihayetsiz sisin kıyısında süzülmekte olduğunu fark etti.

Sis adeta su misali akıyor ve sayısız hastalıklı kızıl ‘yıldız’ ile bezenmiş bir tablo çiziyordu. Kimisi muazzam boyutlardayken, kimisi ufacıktı. Bazıları sisin o dipsiz derinliklerinde gizleniyormuş hissi uyandırırken, diğerleri bu su misali sisin yüzeyinde öylece süzülüyordu.

Bu adeta holografik manzaraya bakarken, Zhou Mingrui yarı şaşkın yarı kâşifimsi bir tavırla sağ elini uzatarak yüzeyde süzülüyormuş gibi görünen o kızıl ‘yıldız’a dokunmaya çalıştı. Bu tekinsiz mekândan ayrılmanın bir yolunu bulmaya çabalıyordu.

Eli o yıldızın sathına temas ettiği an, kendi bedeninin içinden aniden bir su dalgası peydahlandı ve yıldızları kışkırtarak ‘kızıl’ bir patlamaya sebebiyet verdi. Rüya gibi, alev alev yanan bir ateşi andırıyordu.

Zhou Mingrui bu durumdan ürkmüştü. Panik içinde sağ elini geri çekti ama kazara bir başka kızıl yıldıza daha temas etti.

Bunun neticesinde, bu yıldız da ihtişamlı bir ışıkla infilak etti.

Buna karşılık Zhou Mingrui, zihninin boşaldığını ve ruhunun dağılıp çözüldüğünü hissetti.

Loen Krallığı’nın başkenti Backlund’da. İmparotiçe Nahiyesindeki oldukça ihtişamlı ve şatafatlı bir malikânenin dâhilinde.

Audrey Hall, üzerinde kadim işlemelerin bulunduğu bir tuvalet masasının önünde oturuyordu. Masanın sathında çatlak bir bronz ayna durmaktaydı.

“Ayna, ayna, uyan…

“Hall hanedanı namına sana uyanmanı emrediyorum!”

Birbiri ardına farklı kelâmlar sarf etse de, aynadan zerre kadar tepki alamıyordu.

On dakikayı aşkın bir sürenin ardından, nihayet pes etmeye karar verdi ve küskün bir tavırla dudaklarını büzdü. Usulca mırıldandı: “Peder bey sahiden de beni kandırıyormuş. Bana hep bu aynanın Solomon İmparatorluğu’nun Kara İmparatoru’na ait bir hazine, fevkalade bir nesne olduğunu söyler dururdu…”

Sesi yavaşça sönümlendi. Tuvalet masasının üzerinde duran o çatlak bronz ayna, aniden onu baştan aşağı sarmalayan hastalıklı bir kızıl ışıkla parlamaya başladı.

Sonia Denizi’nde, geçmişin hayaletlerinden arta kalmış bariz bir yadigârı andıran üç direkli bir yelkenli, kudurmuş bir fırtınanın kalbinde yol alıyordu.

Alger Wilson güvertede dikiliyor, bedeni denizin hırçın akıntılarıyla uyum içinde dalgalanırken dengesini zahmetsizce koruyordu.

Üzerinde şimşek motifleriyle bezenmiş bir cübbe vardı ve elinde tuhaf şekilli cam bir şişe tutuyordu. Şişenin içinde kâh kabarcıklar fokurduyor, kâh kırağı kara dönüşüyor, kâh şiddetli rüzgârların alametleri beliriyordu.

Alger, “Hayalet Köpekbalığı’nın kanı hâlâ noksan…” diye homurdanırken cam şişe ile avucunun yüzeyi arasındaki o dar boşlukta hastalıklı bir kızıl parlama infilak etti. Göz açıp kapayıncaya dek tüm etrafını sarmaladı.

Gri sislerin dâhilinde görüşünü geri kazanan Audrey Hall, dehşet ve kafa karışıklığı içinde bulunduğu vaziyeti kavramaya çalışırken karşısında kendisiyle aynı hâlde olan bir adamın bulanık silüetini fark etti.

Hemen akabinde, her ikisi de çok uzak olmayan bir mesafede dikilen, gri sislere bürünmüş bir başka esrarengiz şahsın varlığını keşfettiler.

Bu ‘esrarengiz şahıs’ Zhou Mingrui’den başkası değildi. O da en az onlar kadar afallamış bir hâldeydi.

“Aman efendim, acaba burası neresidir?”

Audrey ve Alger ilk başta irkilerek derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Ardından, bir anda tek bir ağızdan konuşmaya başladılar:

“Zatıalinizin niyetlendiği emel nedir?”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »