Esrarın Hükümdarı

Bölüm 4: Kehanet

⏳ Okuma Süresi: 13 dk
20px

Sandalyesine döndüğünde, uzaklardaki katedralin çanlarının yeniden çalmaya başladığını fark etti. Çanlar yedi kez yankılandıktan sonra Zhou Mingrui yavaşça ayağa kalktı. Dolabın önüne giderek kıyafetlerini çıkardı.

Siyah bir yelek ve onunla takım bir ceket, bacaklarını sımsıkı saran pantolonlar, yarım boy bir silindir şapka ve üzerine sinmiş o hafif entelektüel hava… Bütün bunlar Zhou Mingrui’ye Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçen bir drama dizisi izliyormuş gibi geliyordu.

Aniden acı bir tebessümle başını iki yana sallayarak kendi kendine mırıldandı.

“İş görüşmesine falan gitmiyorum yahu. Alt tarafı şans artırma ritüeli için birkaç malzeme alıp geri geleceğim…”

Klein ufuktaki iş görüşmesi konusunda o kadar endişeliydi ki, bu durum adeta içgüdülerine işlemişti. Dikkati yeterince yerinde olmadığında, alışkanlık eseri elindeki tek düzgün kıyafet takımını üzerine geçiriveriyordu.

Derin bir nefes alan Zhou Mingrui, takım elbisesini ve yeleğini çıkarıp kahverengimsi sarı bir paltoya geçti. Şapkasını da aynı renkte, yuvarlak kenarlı fötr bir şapkayla değiştirdi.

Üstünü başını hallettikten sonra yatağın kenarına adımlayıp kare şeklindeki bir minderi kaldırdı. Elini minderin altındaki o göze çarpmayan deliğe soktu, biraz kurcaladıktan sonra gizli bir ara katman buldu.

Sağ elini geri çektiğinde avucunda rulo haline getirilmiş banknotlar vardı. Soluk koyu yeşil renkte yaklaşık sekiz adet banknottu bunlar.

Bunlar Benson’ın bütün birikimiydi. Üstelik önlerindeki üç günün mutfak masrafları da buna dâhildi. İçlerinden ikisi beş soli, geri kalanlar ise bir solilik banknotlardı.

Loen Krallığı’nın para nizamında, soli en değerli ikinci birimdi. Kökeni kadim gümüş sikkelere dayanmaktaydı. Bir soli, on iki bakır peniye tekabül ediyordu. Tedavülde bir ve beş solilik küpürler mevcuttu.

Para nizamının zirvesinde ise altın sterlin bulunuyordu. Bunlar kâğıt paraydı lakin bizzat altınla teminat altına alınmış ve doğrudan altına endekslenmişlerdi. Bir altın sterlin, yirmi soliye eşdeğerdi. Bir, beş ve on altın sterlinlik banknotlar halihazırda tedavüldeydi.

Zhou Mingrui banknotlardan birini açtı ve o kendine has hafif mürekkep kokusunu içine çekti.

Bu, paranın kokusuydu.

Belki Klein’ın zihnindeki hafıza kırıntılarının bir tesiri, belki de içindeki o bitmek bilmez para hırsının bir neticesiydi; ancak Zhou Mingrui bu banknotlara o saniye vurulduğunu hissetti.

Şunların tasarımındaki güzelliğe bak. Şu bizim asık suratlı, eski kafalı III. George ve o meşhur bıyıklarını bile gözüme nasıl da sevimli gösteriyor meret…

Şuna bak, banknotu güneşe tutunca beliren şu filigran ne kadar da baştan çıkarıcı. Kalpazanlara karşı hazırlanan o ince işçilikli etiket tasarımı, parayı o sahte, cafcaflı çöplerden tamamen ayrı bir seviyeye taşıyor resmen!

Zhou Mingrui yaklaşık bir dakika boyunca elindekine hayran hayran baktıktan sonra iki adet bir solilik banknot çıkardı. Ardından kalan paraları tekrar rulo yapıp minderin altındaki zulaya tıkıştırdı.

Zulanın deliğinin etrafındaki kumaşı düzeltip yatıştırdıktan sonra, Zhou Mingrui eline aldığı iki banknotu nizamlı bir şekilde katlayarak kahverengimsi sarı ceketinin sol cebine yerleştirdi. Banknotları, pantolonunun cebinde duran birkaç bakır peniden özenle ayrı tuttu.

Tüm bu hazırlıklar tamamlandığında, sağ cebine bir anahtar attı, koyu kahve tonlarında bir kese kâğıdını da yanına alarak seri adımlarla kapıya yöneldi.

Yerde sürüklenen ayak seslerinin o telaşlı temposu giderek yavaşladı ve en nihayetinde tamamen kesildi.

Zhou Mingrui kapının eşiğinde öylece dikilirken kaşlarının ne ara çatıldığını kendisi dahi fark etmemişti.

Klein’ın intiharı başından sonuna dek tuhaflıklarla örülüydü. Böyle pervasızca dışarı adım atarsa bir tür ‘kaza’ya kurban gider miydi?

Derin bir tefekkürün ardından Zhou Mingrui çalışma masasına dönüp çekmeceyi hızla çekti. İçinden o soğuk soğuk parıldayan pirinç altıpatları çıkardı.

Aklına gelen tek müdafaa aracı buydu. Üstelik hatırı sayılır bir ateş gücüne sahip olan tek silah da yine oydu!

Hayatı boyunca eline silah alıp ateş etmemiş olsa dahi, böyle bir altıpatları aniden çekivermek karşısındakinin yüreğine korku salmaya fazlasıyla yeterdi!

Silahı, banknotları yerleştirdiği cebe sokmadan evvel onun o soğuk metal gövdesini usulca okşadı. Silahın kabzasını kavrayan parmaklarıyla parayı da avucunun içine sıkıştırmıştı. Kusursuz bir biçimde gizlenmişti.

Kendini nihayet güvende hisseden bu adamın içine aniden bir kurt düştü.

Ya silah cebimde durduk yere patlarsa?

Zihnine hücum eden bu ihtimalle ürperen Zhou Mingrui, şipşak bir çözüm buldu. Altıpatları çıkardı ve silindiri yana yatırdı. Ardından, o malum ‘intihar’ neticesinde boşalan yuvayı tam horozun hizasına getirip topu geri kapattı.

Bu sayede, tetiğe kazara basılsa dahi patlayacak olan tek şey koca bir ‘boşluk’ olacaktı!

Altıpatları güvenle cebine geri yerleştiren Zhou Mingrui, sol elini de cebinin içinde, silahın üzerinde tutmaya devam etti.

Sağ eliyle şapkasını hafifçe bastırıp düzeltti, ardından kapıyı çekip açarak dışarı adımını attı.

Gündüz vakti olmasına rağmen, koridorun sonundaki o tek pencereden sızan cılız güneş ışığı bu alanı aydınlatmaya yetmiyor, içerisi o kesif loşluğunu muhafaza ediyordu. Zhou Mingrui merdivenleri hızla inip apartmandan dışarı fırladı ve güneşin o göz alıcı parlaklığıyla sıcaklığını derin derin içine çekti.

Temmuz kapıya dayanmış olsa da mevsim hâlâ yazın tam ortası sayılırdı. Gelgelelim Tingen, Loen Krallığı’nın kuzeyinde yer aldığından kendine has bir iklime sahipti. Yılın en sıcak günü bile Dünya ölçüleriyle 30 dereceyi zor görürdü. Sabah ayazları ise çok daha keskindi. Buna rağmen sokaklar vıcık vıcık pis sularla ve etrafa saçılmış çöplerle dolup taşıyordu. Klein’ın zihnindeki hatıralara bakılırsa, altyapı ve kanalizasyon mevcut olsa bile dar gelirli mahallelerde bu hiç de sıradışı bir manzara değildi. Ne de olsa burada haddinden fazla insan tıkış tıkış yaşıyordu ve hepsinin bir şekilde karnını doyurup hayatta kalması gerekiyordu.

“Gel vatandaş gel! Nar gibi kızarmış balıkların tadına bakmadan geçme!”

“Gel efendim gel, sıcak sıcak taptaze istiridye çorbası! Şifa niyetine! Sabahları bir kâse iç, bütün gün zımba gibi gez!”

“Limandan yeni geldi derya kuzuları! Tanesi sadece beş peniye! Param olsa da ben alsam!”

“Çörek ve yılan balığı çorbasına gel! Mükemmel ikili bunlar!”

“Deniz salyangozu var! Deniz salyangozu! Tazesine gel!”

“Şehrin dışından, tarladan yeni koptu! Dalından taze sebzeler! Gel vatandaş gel, sudan ucuz!”

Sebze, meyve ve sıcak yemek satan seyyar satıcılar, sokak boyunca bağırarak telaşla koşuşturan yayaları tezgâhlarına çağırıyordu. Kimisi duraklayıp bir şeyler satın almadan evvel ürünleri inceden inceye kıyaslıyor, henüz o gün için bir yevmiye çıkaramamış olanlar ise satıcıları sabırsızca el sallayarak savuşturuyordu.

Zhou Mingrui, o pis kokularla iştah açıcı rayihaların birbirine karıştığı havayı derince içine çekti. Sol eliyle altıpatları sıkı sıkıya kavrarken avucundaki banknotları da ezmemeye özen gösteriyordu. Sağ eliyle şapkasını hafifçe bastırıp omuzlarını hafif kamburlaştırarak bu mahşeri kalabalığın içinden sıyrılmaya koyuldu.

Böyle kalabalık yerlerde hırsızların kol gezmesi kaçınılmazdı. Dahası, bu sokak önceki işlerini kaybedip günübirlik işlerde karın tokluğuna çalışan fakir fukarayla kaynıyordu. Bir de yetişkinler tarafından pis işlerini yapmak üzere sömürülen, açlıktan nefesi kokan çocuklar vardı elbette.

Etrafındaki insan selinin seyrekleşip normale döndüğü bir noktaya ulaşana dek ilerlemeye devam etti. Sırtını dikleştirdi ve başını kaldırıp sokağın aşağısına doğru baktı.

Sokak müzisyenliği yapan evsiz bir akordeoncu vardı. Çaldığı melodi kâh kulağa hoş geliyor, kâh coşkulu bir ritme bürünüyordu.

Adamın hemen yamacında, yetersiz beslenmeden benizleri solup bir deri bir kemik kalmış, döküntü kıyafetler içinde birkaç çocuk duruyordu.

Müziği dinliyor ve ritme ayak uydurarak kendi kafalarından uydurdukları koreografilerle dans ediyorlardı. Yüzleri, sanki birer prens ya da melekmişçesine saf bir neşeyle dolup taşıyordu.

İfadesiz yüzlü bir kadın yanlarından geçip gitti; eteği kire pasa bulanmıştı, teni ise solgundu.

Bakışları donuk ve fersizdi. Yalnızca o çocuk sürüsüne baktığı kısacık anda gözlerinde cılız bir ışıltı çakıp söndü. Sanki otuz yıl önceki kendi yansımasını görmüş gibiydi.

Zhou Mingrui kadını sollayıp başka bir sokağa saptı ve en nihayetinde Smyrin Fırını’nın önünde durdu.

Fırının sahibi, yetmişlerini devirmiş Wendy Smyrin adında bir büyükanneydi. Saçları tamamen kırlaşmıştı ve yüzünden o müşfik tebessümü hiç eksik etmezdi. Klein’ın hafızasının yettiği en eski zamanlardan beri burada ekmek ve hamur işleri satardı.

Ah, kadının yaptığı o Tingen bisküvileri ve limonlu kekler de öyle lezzetli oluyor ki…

Zhou Mingrui ağzında biriken tükürüğü yutkundu ve gülümsedi.

“Bayan Smyrin, sekiz libre çavdar ekmeği.”

“Ah. Sevgili Klein, Benson nerede? Hâlâ dönmedi mi?” diye sordu Wendy gülümseyerek.

“Birkaç güne döner,” diye üstünkörü bir cevap verdi Zhou Mingrui.

Wendy çavdar ekmeklerini alırken iç geçirdi. “Çok çalışkan bir delikanlı. İleride kendine layık, çok iyi bir eş bulacak.”

Bunu söyledikten sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı ve takılarak devam etti, “Neyse ki artık her şey yolunda. Sen de çoktan mezun oldun. Bizim Khoy Üniversitesi’nin tarih bölümü mezunusun~ Ah, yakında sen de para kazanmaya başlayacaksın. Artık şu oturduğunuz apartman dairesinde kalmamalısınız. En azından bizim diyebileceğiniz bir banyonuz olmalı.”

“Bayan Smyrin, bugün yine çok genç ve enerji dolu görünüyorsunuz.” Zhou Mingrui’nin tek yapabildiği acı bir tebessümle karşılık vermek oldu.

Eğer Klein iş görüşmesini başarıyla atlatıp Tingen Üniversitesi’nde bir öğretim görevlisi olabilseydi, ailesinin sosyoekonomik statüsünün bir anda yükseleceği su götürmez bir gerçekti!

Zihnindeki hafıza kırıntılarına göre, bir zamanlar banliyöde müstakil bir ev kiralamanın hayalini kurmuştu. Beş ya da altı odası, iki banyosu, üst katta devasa bir balkonu; alt katta ise iki odası, bir yemek odası, bir salonu, bir mutfağı, bir banyosu ve yeraltında da bir kileri olacaktı.

Bu öyle ulaşılamaz, hayali bir arzu da değildi. Tingen Üniversitesi’ndeki stajyer bir öğretim görevlisinin bile haftalık maaşı iki altın sterlindi. Deneme süresinin ardından bu maaş üç altın sterlin ve on soliye çıkacaktı. Şunu belirtmek gerekirdi ki, Klein’ın ağabeyi Benson bunca yıldır çalışmasına rağmen haftalık sadece bir sterlin ve on soli kazanabiliyordu. Sıradan fabrika işçileri bir sterlin bile alamıyor ya da en iyi ihtimalle bunun biraz üstünde kazanıyordu. Müstakil bir evin kirası ise yaklaşık on dokuz soli ile bir sterlin on sekiz soli arasında değişiyordu.

“Bu tam da ayda üç dört bin yuan kazanmakla on dört on beş bin yuan kazanmak arasındaki fark…” diye mırıldandı Zhou Mingrui kendi kendine.

Lakin bütün bu hayaller, Tingen Üniversitesi ya da Backlund Üniversitesi mülakatlarından birini geçmesi önkoşuluna bağlıydı.

Ortada pek fazla seçenek de yoktu zaten. Torpili olmayanların, bir devlet memuriyeti için gereken referansları bulması imkânsızdı. Hele bir de tarih okuyanlar için iş olanakları çok daha kısıtlıydı. Aristokratların, bankaların ya da sanayi devlerinin özel danışmanlara pek bir talebi olmuyordu.

Klein’ın zihninden arda kalan bilgilerin bölük pörçük ve noksan olduğu hesaba katıldığında, Zhou Mingrui, Bayan Smyrin’in kendisinden beklentileri karşısında bir tuhaflık ve suçluluk hissetmekten kendini alamadı.

“Hayır, ben oldum olası böyle gencim,” diye yanıtladı Wendy esprili bir dille.

Konuşurken bir yandan da tarttığı on altı parça çavdar ekmeğini Zhou Mingrui’nin getirdiği kahverengi kese kâğıdına dolduruyordu. Sağ elini uzatarak, “Dokuz peni,” dedi.

Ufak tefek gramaj farkları kaçınılmaz olsa da, çavdar ekmeklerinin her biri yaklaşık yarım libre geliyordu.

“Dokuz peni mi? Daha iki gün evvel on bir peni değil miydi?” diye sordu Zhou Mingrui.

Daha iki ay öncesine kadar on beş peniydi.

“Tahıl Yasası’nın ilga edilmesi için sokaklara dökülen o protestoculara şükretmelisin,” dedi Wendy omuz silkerek.

Zhou Mingrui ne anladığı ne de anlamadığı belirsiz bir şekilde başını salladı. Klein’ın buna dair hatıraları noksandı. Tek hatırladığı, Tahıl Yasası’nın temel gayesinin yerli tarım ürünlerinin fiyatlarını muhafaza etmek olduğuydu. Fiyatlar muayyen bir seviyeye ulaştığında Feynapotter, Masin ve Lenburg gibi Güney ülkelerinden yapılan tahıl ithalatı durduruluyordu.

Millet böyle bir yasayı durduk yere niye protesto etsin ki?

Daha fazla uzatmadan, yanlışlıkla altıpatları da çıkarıvermekten korkan Zhou Mingrui banknotlarını dikkatlice çıkardı ve içlerinden birini Bayan Smyrin’e uzattı.

Para üstü olarak üç bakır peni aldı. Bunları pantolonunun cebine tıkıştırıp ekmek dolu kese kâğıdını kavradı ve caddenin karşısındaki ‘Marul ve Et’ pazarına doğru yöneldi. Kız kardeşinin tembihlediği o bezelyeli koyun yahnisi için canla başla uğraşıyordu.

Demir Haç Sokağı ile Nergis Sokağı’nın kesiştiği noktada belediyeye ait bir meydan vardı. Buraya pek çok çadır kurulmuştu ve tuhaf, komik kıyafetler içindeki soytarılar etrafa el ilanları dağıtıyordu.

“Yarın akşam sirk gösterisi mi varmış?” Zhou Mingrui başkalarının elindeki ilanlara göz atarken içeriklerini mırıldanarak okudu.

Melissa buna kesin bayılırdı. Ama giriş ücreti ne kadardır kim bilir?

Bu düşünceyle Zhou Mingrui biraz daha yaklaştı.

Tam yüzü kırmızı ve sarıya boyanmış bir soytarıya soracakken, hemen yamacından boğuk bir kadın sesi işitildi.

“Kehanetinizin okunmasını ister miydiniz?”

Zhou Mingrui gayriihtiyari bir şekilde başını çevirdi ve basık bir çadırın önünde dikilen, sivri uçlu bir şapka ve uzun, siyah bir elbise giymiş bir kadın gördü.

Kadının yüzüne kırmızı ve sarı boyalar çalınmıştı; gözleri ise derin, grimsi mavi bir renkteydi.

“Hayır.” Zhou Mingrui başını iki yana sallayarak yanıtladı. Fal bakmaya ayıracak tek bir kuruşu bile yoktu.

Kadın kıkırdayarak, “Tarot kehanetlerim ziyadesiyle isabetlidir,” dedi.

“Tarot mu…” Zhou Mingrui o an donakalmıştı.

Bu kelimenin telaffuzu, Dünya’daki tarot kartlarıyla neredeyse birebir aynıydı!

Ve Dünya’daki tarot kartları da fal bakmak için kullanılan bir deste karttan ibaretti. Sadece üzerlerinde farklı alametleri temsil eden çizimler bulunuyordu.

Bir saniye…

Aniden bu dünyadaki tarot kehanetlerinin kökenini anımsadı.

Yedi ortodoks tanrıdan neşet etmemiş, kadim bir miras olarak da günümüze ulaşmamıştı. Aksine, bundan 170 yılı aşkın bir süre evvel, Intis Cumhuriyeti’nin o dönemki Konsülü Roselle Gustav tarafından icat edilmişti.

Bu Bay Roselle; buhar motorunu icat etmiş, yelkenli gemileri geliştirmiş, Intis Krallığı’nın saltanatını devirip Zanaatkârlık İlahı’nın takdirine mazhar olmuştu. Ayrıca Intis Cumhuriyeti’nin ilk Konsülü makamına oturmuştu.

Ahir ömründe başka ulusları işgal etmiş, Lenburg ve diğer devletleri himayesi altına almıştı. Loen Krallığı, Feynapotter, Feysac İmparatorluğu ve Kuzey Kıtası’nın diğer kudretli uluslarına Intis Cumhuriyeti’nin önünde boyun eğdirmişti. Akabinde cumhuriyet rejimini lağvedip imparatorluğa dönüştürmüş ve kendini ‘İmparator Sezar’ ilan etmişti.

Zanaatkârlık Kilisesi, Beşinci Çağ’dan bu yana ilk aleni kutsal vahyine Roselle’in hükümranlığı döneminde nail olmuştu. O günden sonra, Zanaatkârlık Tanrısı’nın unvanı Buhar ve Çarkların İlahı olarak tebdil edilmişti.

Tarot kehanetini icat eden de bizzat Roselle’di. Çağdaş iskambil kâğıtları nizamını ve oyun kurallarını tesis eden de oydu. Bu kâğıt oyunlarının içinde Zhou Mingrui’nin fazlasıyla aşina olduğu Yükseltme, Toprak Ağası, Teksas Pokeri ve Pişti gibi oyunların tümü mevcuttu…

Buna ilaveten, sefere çıkardığı donanmalar o fırtınalı ve çalkantılı denizleri aşarak Güney Kıtası’na uzanan bir deniz yolu keşfetmişti. Sömürgecilik devrini başlatan da yine bu hamlesi olmuştu.

Ne yazık ki, ihtiyarlığında ihanete uğradı. Beşinci Çağ’ın 1198. yılında; Ebedi Yanan Güneş Kilisesi, eski Intis kraliyet hanedanı Sauron ailesi ve diğer aristokratların kurduğu bir ittifak tarafından suikasta kurban gitti. En nihayetinde Beyaz Akçaağaç Sarayı’nda can verdi.

Bu… Böylesi genelgeçer bir tarihi bilgiyi zihninin derinliklerinden bir anda çıkarıvermek, Zhou Mingrui’nin şaşkınlıktan elini alnına şaplatmasına ramak bırakmıştı.

Yoksa bu herif de benim gibi bu dünyaya ruh göçü yapmış bir “kıdemlim” miydi?

Bu ihtimal aklına düştüğünde, Zhou Mingrui bu dünyadaki tarot kartlarının neye benzediğini görmeye karşı tarifsiz bir merak duydu. Bu yüzden, yüzü boyalı ve sivri şapkalı kadına başıyla onay vererek, “Eğer… şey… ücreti makulse, bir denerim,” dedi.

Kadın anında kıkırdayarak atıldı, “Beyefendi, bugün buradaki ilk müşterim sizsiniz, o yüzden bu seferlik benden olsun.”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »