Esrarın Hükümdarı

Bölüm 9: Defter

⏳ Okuma Süresi: 11 dk
20px

Yarım saatlik bir dinlenmenin ardından, artık kendini Klein olarak benimseyen Zhou Mingrui nihayet toparlandı. Elinin tersinde, küçük bir kare oluşturacak şekilde dizilmiş dört siyah nokta olduğunu fark etti.

Noktalar hızla solup gözden kaybolsa da, Klein onların bedeninin bir köşesinde pusuda yattığını ve uyandırılmayı beklediklerini biliyordu.

“Kare oluşturan dört nokta… Odanın köşelerindeki dört parça çavdar ekmeğiyle bir alakası mı var acaba? Yani ileride yiyecek falan hazırlamakla uğraşmadan direkt ritüeli yapıp duaları okuyabileceğim anlamına mı geliyor bu?”

Kulağa fena gelmiyordu, gelgelelim bu lekelerin ortaya çıkışında tekinsiz bir hal vardı ve insanın idrak edemediği “şeyler” daima korku vericiydi.

Dünya’ya ait o akıl almaz Çin falcılığının burada gerçekten işe yaraması, uykusunda gerçekleşen tuhaf ruh göçü, ritüel sırasında zihnini deliliğin eşiğine sürükleyen o meçhul fısıltılar ve ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri dahi olmayan o gerçeküstü gri dünya… Tüm bunlar, haziran ayının o boğucu sıcağında Klein’ın ürpermesine yetti.

“İnsanoğlunun en eski ve en güçlü duygusu korkudur; en eski ve en güçlü korku ise bilinmeyene duyulan korkudur.” Bilinmezliğin dehşetini iliklerine kadar hissederken, zihninde bu sözler yankılandı.

İçinde, bu gizemli âlemle temas kurmak, daha fazlasını öğrenmek ve bilinmeyeni keşfetmek için daha önce hiç tatmadığı, karşı konulmaz bir dürtü filizleniyordu. Öte yandan, bununla tamamen çelişen bir kaçış içgüdüsü onu hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmaya zorluyordu.

Pencereden süzülen yoğun güneş ışığı çalışma masasına vuruyor, ahşabın üzerini adeta altın tozlarıyla kaplıyordu. Masaya dalıp giden Klein, sanki o an umudun ve sıcaklığın ta kendisine dokunmuş gibi hissetti.

Kasları hafifçe gevşedi. Beraberinde ağır bir yorgunluk dalgası tüm bedenini esir aldı.

Göz kapaklarına kurşun bağlanmış gibiydi. Uykusuz geçen gecenin ve zihnini tüketen bu doğaüstü deneyimin ortak faturası kesiliyor olmalıydı.

Klein başını iki yana sallayıp masadan destek alarak ayaklandı. Odanın köşelerinde duran çavdar ekmeklerini zerre umursamadan ranzaya doğru yalpaladı. Yatağa yığılır yığılmaz derin bir uykuya daldı.

Gurrr! Gurrr!

Midesine saplanan açlık kramplarıyla gözlerini araladı. Zihni nihayet berraklaşmış, bedeni toparlanmıştı.

“Başım hâlâ hafiften ağrıyor.”

Şakaklarını ovuşturarak yatakta doğruldu. Midesi sırtına yapışmıştı. Önünde ne olsa silip süpürecek kadar açtı.

Üzerindeki gömleği çekiştirip düzelterek çalışma masasına yürüdü. Üzeri asma yaprağı motifleriyle süslü gümüş cep saatini eline aldı.

Tık!

Gümüş kapak yuvadan fırlayıp açıldı. Saniye yelkovanı mekanik bir ritimle ilerlemeye devam ediyordu.

On iki buçuk. Üç saat uyumuşum… Klein, yutkunarak cep saatini keten gömleğinin cebine geri bıraktı.

Kuzey Kıtası’nda bir gün 24 saat, bir saat 60 dakika ve bir dakika 60 saniyeydi. Her bir saniyenin Dünya’dakiyle aynı hızda akıp akmadığı ise Klein için koca bir muammaydı.

Şu an aklı mistisizm, ritüeller veya o grimsi dünya gibi kavramları alacak durumda değildi. Zihni tek bir şeye kilitlenmişti: Yemek!

Düşünme faslını midesini doyurduktan sonraya bırakacaktı. Ancak o zaman kafası çalışırdı!

Klein odanın dört köşesindeki çavdar ekmeklerini toplayıp üzerlerindeki ufak toz zerrelerini silkeledi. İçlerinden birini öğle yemeği yapmaya niyetliydi.

Adaklara gömülmeye karar vermişti çünkü cebinde sadece beş penisi kalmıştı. Üstelik memleketinde adakları yemek gibi bir âdet de vardı. Hem ekmeklerde gözle görülür hiçbir değişiklik yoktu. Tutumlu olmak en iyisiydi.

Elbette, asıl Klein’ın ardında bıraktığı anıların ve alışkanlıkların da bunda payı büyüktü.

Pahalı gazı sadece odayı aydınlatmak için kullanmak büyük bir israftı. Bu yüzden Klein küçük ocağı çıkarıp içine biraz kömür atarak su kaynatmaya koyuldu. Beklerken odanın içinde volta atıyordu.

O taş gibi çavdar ekmeklerini susuz yutmaya kalkmak adamın boğazına dizilirdi.

Püf. Sadece akşam yemeklerinde etin olduğu bir hayat gerçekten çekilmez olacak… Yok, dur, bu bile bir istisnaydı. Yaklaşan iş görüşmem olmasaydı Melissa haftada sadece iki kez et yememize izin verirdi. Yapacak daha iyi bir işi olmayan Klein, açlığın verdiği huzursuzlukla etrafına bakındı.

Gözleri dolaptaki yarım kiloluk koyun etine takıldığında, bakışlarına adeta açgözlü bir ışıltı yerleşti.

Hayır, beraber yemek için Melissa’yı beklemeliyim. Başını iki yana sallayarak etin yarısını hemen şimdi pişirme fikrini aklından defetti.

Genelde dışarıda yemesine rağmen, büyük bir şehirde tek başına yaşamanın getirdiği mecburiyetle temel birkaç mutfak becerisi edinmişti. Yaptığı yemekler şaheser sayılmazdı ama en azından yenilebilir durumdaydı.

Koyun etinin aklını çelmemesi için arkasını döndü. Aklına sabah aldığı bezelye ve patatesler geldi.

Patates! Klein’ın kafasında anında bir ampul yandı. Hızla dolaba dönüp o küçük yığından iki patates kaptı.

Önce umumi banyoda patatesleri yıkadı, ardından suyla birlikte kaynamaları için onları tencereye attı.

Bir süre sonra, dolabın içindeki baharat kutusundan bulduğu sarımtırak iri taneli tuzu suya serpiştirdi.

Birkaç dakika sabırla bekledikten sonra tencereyi ateşten alıp bu “çorbayı” birkaç fincana ve bir kâseye paylaştırdı. En sonunda patatesleri bir çatalla çıkarıp çalışma masasının üzerine bıraktı.

Füüü! Füüü!

Patatesi azar azar soyarken bir yandan da üfleyerek soğutmaya çalışıyordu. Haşlanmış patatesin havaya karışan kokusu son derece iştah açıcıydı.

Ağzı sulanmıştı. Sıcaklık artık ona mani olamıyordu. Patatesin yalnızca yarısını soymuş olmasına rağmen büyük bir ısırık aldı.

Efsane kokuyor! Çiğnedikçe ağzında pütür pütür dağılıyor, geride tatlı bir tat bırakıyordu. Bir anlık duygu seliyle iki patatesi bir çırpıda mideye indirdi. Kabuklarının bile bir kısmını yutmuştu.

Ardından kâseyi dikip ‘çorba’nın tadını çıkardı. Suyun içindeki o bir tutam tuz, susuzluğunu kesmekte epey işe yaramıştı.

Küçükken patatesi böyle yemeye bayılırdım… Karnı doyan Klein, ekmekten kopardığı ufak bir parçayı yumuşaması için ‘çorba’ya bandı.

Ritüel onu fazlasıyla tüketmiş olmalıydı. Toplamda yarım kiloya denk gelen iki somun ekmeği silip süpürdü.

Nihayet kendine geldiğini hissediyordu. Çorbayı içmenin verdiği o basit yaşama sevinciyle etrafı toparladı. Ardından yüzüne vuran parlak güneş ışığının keyfini çıkardı.

Çalışma masasına geri oturup zihnini toparlamaya başladı.

Kaçışım yok. Adalet ve Asılmış Adam’ın bahsettiği şu mistisizmle temas kurmanın ve bir Aşkın olmanın bir yolunu bulmalıyım.

Bilinmezlik korkusunu aşmam şart.

Şu anki tek çarem bir sonraki ‘toplantı’yı beklemek. ‘Seyirci’ iksirinin formülünü veya mistisizm dünyasına dair başka şeyler öğrenip öğrenemeyeceğime bir bakmalıyım.

Pazartesiye daha dört gün var. Ondan önce Klein’ın asıl sorununu çözmem gerekiyor. Neden intihar etti? Başına ne geldi?

Dünya’ya geri dönüp her şeye sünger çekme ihtimali olmayan Klein, masanın üzerinde duran not defterini eline aldı. Kayıp hafıza parçalarını geri kazanmasına yardımcı olacak ipuçları bulmayı umuyordu.

Asıl Klein’ın bariz bir not tutma alışkanlığı vardı. Dahası, günlük yazmayı da seviyordu.

Klein, çalışma masasının sağ ayağını oluşturan çekmeceli dolabın, baştan sona doldurulmuş bir yığın not defteriyle kaynadığını çok iyi biliyordu.

Elindeki defter 10 Mayıs’ta başlıyordu. İlk sayfalarda okulu, akıl hocası ve akademik bilgilerle ilgili notlar yer alıyordu.

“12 Mayıs. Bay Azik, Güney Kıtası’ndaki Balam İmparatorluğu’nun kullandığı ortak dilin de Jotun dilinin bir kolu olan Kadim Feysac’tan türediğinden bahsetti. Neden böyle? Bu, bir zamanlar zekâ sahibi tüm fanilerin aynı dili konuştuğu anlamına mı geliyor? Hayır, burada bir yanlışlık olmalı. ‘Ebedi Gece’nin Vahyi’ ve ‘Fırtınalar Kitabı’na göre, kadim çağlarda dünyanın tek mutlak hâkimi devler değildi. Elfler, mutantlar ve ejderhalar da vardı. Her neyse, bunlar sadece birer mit ve fanteziden ibaret.”

“16 Mayıs. Kıdemli Doçent Cohen ve Bay Azik, Buhar Çağı’nın kaçınılmazlığı üzerine tartıştı. Bay Azik bunun yalnızca bir tesadüf olduğunu, zira İmparator Roselle olmasaydı Kuzey Kıtası’nın da tıpkı Güney Kıtası gibi hâlâ kılıç sallıyor olacağını savundu. Akıl hocam ise Bay Azik’in bireyin katkılarına gereğinden fazla pay biçtiği görüşündeydi. Ona göre, çağın ilerleyişi göz önüne alındığında ortada bir İmparator Roselle olmasa dahi bir İmparator Robert muhakkak çıkacaktı. Dolayısıyla Buhar Çağı gecikebilir, ama er ya da geç mutlaka gelirdi. Açıkçası bu tartışmada pek bir mana bulamadım. Ben daha ziyade yeni şeyler keşfetmeyi ve örtbas edilmiş geçmişin gizemlerini açığa çıkarmayı tercih ediyorum. Belki de tarih yerine arkeoloji okumaya daha uygunumdur.”

“29 Mayıs. Welch beni buldu ve Dördüncü Çağ’a ait bir el yazması ele geçirdiğini söyledi. Yüce Tanrıça! Dördüncü Çağ’a ait bir yazma! Arkeoloji bölümündeki öğrencilerden yardım istemeye çekindiği için içeriği deşifre etmek adına Naya ve bana geldi. Bunu nasıl reddedebilirdim ki? Tabii önce mezuniyet savunmamı atlatmam gerekiyor. Şu aşamada dikkatimi dağıtacak lüksüm yok.”

Bu satırlar Klein’ın dikkatini cezbetmişti. Tarihe dair notlar ve görüş ayrılıklarıyla kıyaslandığında, Dördüncü Çağ’a ait bu yazmanın ortaya çıkışı, asıl Klein’ı intihara sürükleyen ana sebep olabilirdi.

Dördüncü Çağ, içinde bulundukları “Demir Çağı”ndan bir önceki dönemdi. Tarihi sis perdeleriyle kaplı ve eksikti. Gün yüzüne çıkarılan antik kentlerin, mezarların ve kayıtların yok denecek kadar az olması sebebiyle, arkeologlar ve tarihçiler dönemin orijinal resmini kabaca çizebilmek için ancak yedi büyük Kilise’nin kendi dini öğretilerini merkeze alarak sunduğu muğlak kayıtlara bel bağlayabiliyordu. Sadece Solomon İmparatorluğu, Tudor Hanedanlığı ve Trunsoest İmparatorluğu’nun varlığından haberdardılar.

Gözünü tarihin sırlarını çözmeye ve geçmişi aydınlatmaya dikmiş olan asıl Klein, kökleri efsanelere dayanan ilk üç çağa pek ilgi duymuyordu. Onun asıl merakı, Tanrılar Çağı olarak da bilinen Dördüncü Çağ’aydı.

Hmm, demek Klein gelecekteki kariyeri için endişeleniyor ve bu yüzden iş görüşmesine odaklanıyordu. Ama hepsi nafileymiş işte…

Üniversiteler hâlâ oldukça nadirdi ve öğrencilerin kahir ekseriyeti soylu veya köklü zengin ailelerden geliyordu. Üniversiteye girmeyi başarmış sıradan bir halk tabakası mensubu, aşırı uçlarda fikirlere sahip olmadığı sürece, kökleşmiş sosyal çevrelerin önyargılarına ve dışlamalarına maruz kalsa dahi grup tartışmaları ve sosyal etkinlikler aracılığıyla son derece kıymetli bağlar kurabilirdi.

Son derece cömert bir genç olan Welch McGovern bunun canlı bir örneğiydi. Loen Krallığı’nın Midseashire bölgesindeki Constant Şehri’nde yaşayan bir bankacının oğluydu. Çalışmalarda hep aynı grupta yer aldıkları için Naya ve Klein’dan yardım istemeye alışıktı.

Klein düşüncelerden sıyrılıp not defterini okumaya devam etti.

“18 Haziran. Mezun oldum. Elveda Khoy Üniversitesi!”

“19 Haziran. Yazmayı gördüm. Cümle yapılarını ve kök kelimeleri kıyaslayarak, bunun Kadim Feysac dilinin değişime uğramış bir formu olduğunu fark ettim. Daha kesin konuşmak gerekirse, bin yıllık tarihi boyunca Feysac dili azar azar, ama sürekli bir değişim geçirmiş.”

“20 Haziran. İlk sayfanın içeriğini deşifre ettik. Yazar, Antigonus adında bir ailenin mensubuymuş.”

“21 Haziran. Kara İmparator’dan bahsetmiş. Bu durum, not defterinin yazıldığı tahmin edilen dönemle kronolojik olarak çelişiyor. Profesör yanılıyor mu? Yoksa ‘Kara İmparator’, Solomon İmparatorluğu’nun tüm imparatorlarına verilen ortak bir unvan mı?”

“22 Haziran. Görünüşe göre Antigonus ailesinin Solomon İmparatorluğu’nda oldukça yüksek bir mevkisi varmış. Yazar, Tudor adında biriyle gizli bir alışveriş yaptığından bahsediyor. Tudor mu? Tudor Hanedanlığı ile bir alakası olabilir mi?”

“23 Haziran. El yazmasını düşünmemek ve Welch’in evine gitmemek için kendimi zor tutuyorum. İş görüşmesine hazırlanmam lazım! Bu çok önemli!”

“24 Haziran. Naya yeni bir şeyler bulduklarını söylüyor. Sanırım gidip bir bakmam gerekecek.”

“25 Haziran. Deşifre edilen yeni içeriğe göre yazar, Hornacis sıradağlarının en yüksek zirvesinde yer alan ‘Ebedi Gece Ulusu’nu ziyaret etmek üzere bir görev kabul etmiş. Yüce Tanrıça! Deniz seviyesinden 6000 metre yüksekteki bir zirvede bir ulus nasıl var olabilir? Nasıl hayatta kalıyorlar?”

“26 Haziran. Bütün bu tuhaflıklar gerçek mi?”

Kayıtlar burada sona eriyordu. Zhou Mingrui ayın 28’inin ilk saatlerinde bu bedene göç etmişti.

Yani 27 Haziran için de bir kayıt vardı, o da şu cümleydi… Ben dahil herkes ölecek… Klein bu bağlantıyı kurduğunda tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Buraya ilk geldiğinde karşısına çıkan o sayfayı yeniden açtı.

Asıl Klein’ın intiharının ardındaki sır perdesini aralamak için Welch’i ziyaret edip şu kadim yazmaya bir göz atması gerektiğini düşünüyordu. Gelgelelim, izlediği onca dizi, film ve okuduğu romanlardan edindiği tecrübeler ona tek bir şey söylüyordu: Eğer bu intihar defterle gerçekten bağlantılıysa, oraya gitmek kelimenin tam anlamıyla ölüm demekti. Perili olduğunu bile bile o şatolara girmeye kalkan tiplerin sonu malumdu!

Ne var ki gitmek zorundaydı. Kaçmak hiçbir sorunu çözmeyecekti; aksine, sular boyunu aşıp onu tamamen boğana dek her şeyi daha da berbat edecekti!

Polisi mi arasam acaba? İyi de polise gidip ‘Ben intihar ettim’ demek harbiden saçmalığın daniskası olur…

Tak!

Tak, tak!

Hızlı ve sert vuruşlardı.

Klein oturduğu yerde dikleşip kulak kesildi.

Tak!

Tak, tak!

Vuruşların sesi boş koridorda yankılandı.

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »