“Kim o?”
Klein, bu bedenin asıl sahibinin sırlarla dolu intiharını ve muhtemelen yüzleşmek zorunda kalacağı meçhul tehlikeleri düşünürken kapı çaldı. Çekmeceyi açıp altıpatları kapıverdi ve temkinli bir sesle sordu.
Karşı taraf iki saniye sessiz kaldıktan sonra Awwa şivesine sahip, hafif tiz bir ses cevap verdi: “Benim, Mountbatten. Bitsch Mountbatten.”
Ses bir an duraksadı ve ekledi: “Polis.”
Bitsch Mountbatten… Klein bu ismi duyduğunda, zihninde anında sahibinin silüeti belirdi.
Apartmanın bulunduğu sokağa bakan polisti. Kaba saba, kuvvet kullanmaktan çekinmeyen, hoyrat bir adamdı. Fakat belki de ayyaşlar, hırsızlar, günübirlik yankesiciler ve it kopuk takımı için tek caydırıcı güç de ancak böyle bir adam olabilirdi.
O kendine has sesi de alametifarikalarından biriydi.
“Tamamdır, hemen geliyorum!” diye seslendi Klein.
Altıpatları çekmeceye geri koymayı düşünmüştü. Ancak polislerin neden kapıya dayandığını bilmediğinden ve odayı arama ihtimallerini göz önünde bulundurarak temkinli adımlarla ateşi çoktan sönmüş sobaya seyirtti ve silahı içine sakladı.
Ardından kömür sepetini alıp sobanın içine birkaç parça kömür silkeledi, silahın üstünü örttü ve her şeyi gizlemek adına su ısıtıcısını sobanın üzerine yerleştirdi.
Tüm bunları hallettikten sonra kıyafetlerine çekidüzen verip hızlıca kapıya yanaştı ve mırıldandı: “Kusura bakmayın, Kestiriyordum da.”
Kapının ardında siyah-beyaz damalı üniformaları ve siperlikli şapkalarıyla dört polis memuru dikiliyordu. Kahverengi sakallı Bitsch Mountbatten öksürdü ve Klein’a dönüp, “Bu üç müfettişin sana soracakları var,” dedi.
Müfettiş mi? Klein diğer üçünün omuzlarındaki apoletlere göz atıverdi. İkisinin apoletinde üçer, birinde ise ikişer gümüş altıgen vardı ve her iki rütbe de omuzlarında sadece üç V şeridi bulunan Bitsch Mountbatten’dan daha kıdemli duruyordu.
Bir tarih öğrencisi olarak Klein’ın, Bitsch Mountbatten’ın sık sık kıdemli bir çavuş olmakla övünmesi dışında polis rütbeleri hakkında pek bir bilgisi yoktu.
Yani bu üçü müfettiş miydi? Benson, Welch ve sınıf arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerin etkisiyle Klein, adamlara yol verip odayı işaret edecek kadar sağduyuya sahipti.
“Lütfen, içeri geçin. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Üç müfettişin lideri, keskin bakışlı orta yaşlı bir adamdı. İnsanın içini okuyup karşısındakine korku salacak gibi duruyordu. Göz kenarları kırışmıştı ve şapkasının kenarından açık kahverengi saçları görünüyordu. Odada göz gezdirdikten sonra tok bir sesle sordu: “Welch McGovern’ı tanıyor musun?”
“Ona ne oldu?” diye dökülüverdi Klein’ın dudaklarından, ürpertiyle sarsılarak.
“Burda soruları ben sorarım.” Ağırbaşlı, orta yaşlı polis müfettişinin bakışları sertti.
Yanındaki, omuzlarında yine üç gümüş altıgen taşıyan müfettiş Klein’a bakıp hafifçe gülümsedi.
“Gergin olma… Bu sadece rutin bir sorgulama.”
Otuzlarındaki bu polisin düz bir burnu ve kimsenin ayak basmadığı kadim bir ormandaki gölü andıran, insana tarifsiz bir derinlik hissi veren gri gözleri vardı.
Klein derin bir nefes alıp kelimelerini toparladı.
“Kastettiğiniz kişi Constantlı, Khoy Üniversitesi mezunu Welch McGovern ise, evet kendisini tanıyorum. İkimiz de Kıdemli Doçent Quentin Cohen’in öğrencisi olan sınıf arkadaşlarıyız.”
Loen Krallığı’nda “Profesör” yalnızca mesleki bir unvan değil, aynı zamanda Dünya’daki profesörlük ve bölüm dekanlığının birleşimi gibi idari bir makamdı. Bu, bir üniversite departmanında yalnızca tek bir profesör olabileceği anlamına geliyordu. Bir doçent profesör olmak isterse, ya üstünün emekli olmasını beklemek ya da onu yetenekleriyle makamından etmek zorundaydı.
Krallığın Yükseköğretim Komisyonu, yetenekli beyinleri ellerinde tutabilmek adına yıllar süren gözlemlerin ardından okutman, doçent ve profesörden oluşan üç kademeli sisteme ‘kıdemli doçent’ unvanını eklemişti. Bu unvan, akademik başarıları yüksek olan veya yeterli kıdeme ulaşmasına rağmen profesörlük makamına erişemeyenlere veriliyordu.
Klein, orta yaşlı müfettişin gözlerinin içine bakarak kısa bir an duraksadı.
“Dürüst olmak gerekirse aramız oldukça iyidir. Son zamanlarda, ona ait olan Dördüncü Çağ el yazmasını yorumlamak ve tartışmak için kendisiyle ve Naya ile sık sık bir araya geliyorduk. Müfettiş Beyler, ona bir şey mi oldu?”
Orta yaşlı polis cevap vermek yerine yan gözle gri gözlü meslektaşına baktı.
Siperlikli şapkalı, sıradan görünüşlü müfettiş yumuşak bir sesle yanıtladı: “Üzgünüm… Ancak Bay Welch vefat etti.”
“NE?” Bazı kötü hisleri olsa da Klein şaşkınlıkla haykırdı.
Welch de tıpkı bu bedenin asıl sahibi gibi nalları mı dikmişti?
Bu harbi korkunç!
“Peki ya Naya?” diye sordu telaşla Klein.
“Bayan Naya da vefat etti…” dedi gri gözlü polis oldukça sakin bir tavırla. “İkisi de… Bay Welch’in evinde can vermiş.”
“Cinayet mi?” Klein’ın aklında belli belirsiz bir ihtimal belirmişti.
Belki de intihardır…
Gri gözlü müfettiş başını iki yana salladı.
“Hayır… Olay yeri intihar ettiklerini gösteriyor. Bay Welch başını defalarca duvara vurmuş — duvarı tamamen kana bulamış. Bayan Naya ise kendini bir leğende boğmuş… Evet, bildiğimiz yüz yıkamak için kullanılan leğenlerde.”
“Bu imkânsız…” Klein’ın tüyleri ürperiverdi. Zihninde o tekinsiz manzara tüm çıplaklığıyla canlanmıştı.
Sandalyenin üzerinde diz çökmüş, yüzünü su dolu bir leğene gömmüş genç bir kadın… Kahverengi yumuşak saçları suda hafifçe dalgalanıyor, ancak bedeni cansız bir sükûnet içinde öylece duruyordu. Yere yığılıp kalmış, donuk gözlerini tavana dikmiş Welch… Alnı et ve kan yığınına dönmüş, başını defalarca vurduğu duvardaki izler aşağı süzülen kan şeritleriyle kazınmıştı…
Gri gözlü müfettiş devam etti: “Biz de öyle düşünmüştük… Ancak otopsi sonuçları ve olay yerindeki bulgular uyuşturucu veya dış müdahale gibi ihtimalleri eliyor. İkisinde de — Bay Welch ve Bayan Naya’yı kastediyorum — en ufak bir boğuşma izine rastlanmadı.”
Klein daha ağzını açamadan müfettiş yavaşça odanın içine doğru adımladı ve laf arasında soruyormuşçasına ekledi: “Bay Welch’i veya Bayan Naya’yı en son ne zaman gördün?”
Konuştuğu esnada gözleriyle, omuzlarında iki gümüş altıgen bulunan meslektaşına ufak bir işaret çakıverdi.
Bu, Klein’la hemen hemen aynı yaşlarda görünen genç bir müfettişti. Siyah favorileri ve yeşil gözleriyle oldukça yakışıklıydı; üzerinde bir şaire has, romantik bir mizaç taşıyordu.
Soru üzerine Klein kısa bir an düşünüp dikkatlice cevap verdi: “26 Haziran olmalı. El yazmasındaki yeni bir bölümü okuyorduk. Ardından, 30 Haziran’daki mülakatıma hazırlanmak için eve döndüm. Şey, mülakat Tingen Üniversitesi’nin Tarih Bölümü içindi.”
Tingen, bir üniversiteler şehri olarak bilinirdi. Tingen ve Khoy adında iki büyük üniversitenin yanı sıra çeşitli teknik okullara, hukuk ve işletme akademilerine de ev sahipliği yapıyordu. Eğitim kalitesi bakımından yalnızca başkent Backlund’un gerisindeydi.
Sözlerini bitirdiği an, göz ucuyla o genç müfettişin çalışma masasına doğru seğirttiğini ve daha çok bir günlüğü andıran defteri eline aldığını fark etti.
Siktir! Onu saklamayı tamamen unuttum!
“Hey!” diye çıkışıverdi Klein.
Genç müfettiş başını çevirip ona ukalaca gülümsedi ama sayfaları karıştırmayı sürdürdü. Gri gözlü olan ise araya girdi: “Bu… gerekli bir prosedür.”
O esnada Bitsch Mountbatten ve ağırbaşlı, orta yaşlı polis müfettişi sessizce köşede bekliyor, aramaya ne yardım ediyor ne de müdahalede bulunuyorlardı.
Arama izniniz nerede yahu? Klein çıkışmak niyetindeydi fakat sonra aklına dank etti; görünüşe göre Loen Krallığı’nın hukuk sisteminde ‘arama izni’ diye bir mefhum yoktu. En azından o, böyle bir şeyin varlığından bihaberdi. Ne de olsa polis teşkilatı kurulalı şunun şurasında ancak on beş-on altı yıl olmuştu.
Bu bedenin asıl sahibi henüz bir çocukken onlara hâlâ ‘Asayiş Memurları’ deniyordu.
Klein buna engel olamadı. Genç müfettişin notlarını karıştırmasını öylece izledi. Ancak gri gözlü müfettiş hiçbir soru sormadı.
“Bu garip şey de ne?” Genç polis müfettişi notların son sayfasına çevirip aniden sordu: “Peki bu ne anlama geliyor? ‘Ben dahil herkes ölecek’…”
Tanrılar hariç herkesin öleceği zaten bilinen bir gerçek değil mi? Klein tam laf ebesi gibi kıvırmaya hazırlanıyordu ki, muhtemel bir tehlike durumunda polisle “bağlantı” kurmayı planladığı aklına geldi. Fakat elinde ne geçerli bir sebep ne de bir bahane vardı.
Saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede kararını verdi. Elini alnına götürerek acı dolu bir ifadeyle cevapladı: “Hiçbir fikrim yok… Gerçekten hiçbir fikrim yok. Bu sabah uyandığımda kendimde değildim, sanki bir şeyler hafızamdan silinmiş gibiydi. Özellikle de son günlerde olanlara dair hiçbir şey hatırlamıyorum. O cümleyi neden yazdığımı dahi bilmiyorum.”
Bazen, dürüst olmak bir sorunu çözmenin en iyi yoludur. Elbette bu biraz yetenek gerektirirdi. Söylenebilecekler vardı, söylenemeyecekler vardı; ve asıl mesele, hangisini önce söyleyeceğini bilmekti.
Usta bir klavye delikanlısı olarak Klein safsatada da oldukça becerikliydi.
“Bu ne saçmalık! Bizi aptal mı sanıyorsun?” Bitsch Mountbatten öfkeyle araya girmeden edemedi.
Öylesine berbat bir yalandı ki bu, hem kendi zekasına hem de meslektaşlarının zekasına hakaretti!
Hafızanı kaybetmiş numarası yapmaktansa deli numarası yapsan daha inandırıcı olurdu!
“Size gerçeği söylüyorum,” diye dürüstçe yanıtladı Klein, Mountbatten ile orta yaşlı müfettişin gözlerinin içine baka baka.
Bunun daha gerçeği olamazdı.
“Belki de öyledir,” dedi gri gözlü polis müfettişi yavaşça.
Ne? Cidden inandı mı? Klein’ın kendisi bile şaşırmıştı.
Gri gözlü müfettiş ona gülümsedi ve, “İki gün içinde bir uzman gelecek… ve inan bana, kayıp anılarını geri getirmene yardımcı olacaktır,” dedi.
Uzman mı? Anılarımı geri getirmeme yardım mı edecek? Psikoloji alanında mı? Klein’ın kaşları çatıldı.
Siktir, ya Dünya’daki anılarım açığa çıkarsa? Birden yüzüne sağlam bir tokat atasım geldi.
Genç polis müfettişi notları elinden bıraktı ve çalışma masasıyla odayı aradı. Neyse ki su ısıtıcısını kaldırmak yerine kitaplara odaklanmıştı.
“Pekâlâ, Klein Bey, işbirliğiniz için teşekkür ederiz. Önümüzdeki günlerde Tingen’den ayrılmamanızı tavsiye ediyoruz. Eğer mecbur kalırsanız, lütfen Müfettiş Mountbatten’ı bilgilendirin. Aksi takdirde bir kaçağa dönüşürsünüz,” diye uyardı gri gözlü polis müfettişi.
Bu kadar mı? Bugünlük bu kadar mı yani? Daha derinlemesine bir soruşturma ya da başka bir soru yok mu? Veya beni karakola götürüp bilgi almak için işkence etmeyecekler mi? Klein ne yapacağını bilemez haldeydi.
Yine de o da Welch’in yol açtığı bu tuhaf olaylar silsilesini çözmek istiyordu. Bu yüzden başıyla onayladı.
“Bu bir sorun olmaz.”
Müfettişler odadan birer birer çıktı. En sondaki genç adam ise aniden Klein’ın omzuna hafifçe vurdu.
“Bu cidden çok hoş… Çok şanslısın.”
“Ne?” Klein, yüzündeki şaşkınlığı gizleyemedi.
Şair mizacına sahip, yeşil gözlü polis müfettişi gülümseyerek şöyle dedi: “Genel olarak, bu tür vakalarda olaya karışan herkesin ölmesi âdettendir. Seni hâlâ hayatta gördüğümüz için çok memnunuz… ve şanslıyız.”
Ardından odadan çıktı ve kapıyı arkasından kibarca kapattı.
Herkesin birlikte ölmesi âdettendir mi? Hâlâ hayatta olduğum için çok mu memnunlar? Hâlâ hayatta olduğum için şanslı mıyım?
Bu haziran öğleden sonrasında, Klein’ın tüm vücudundan soğuk terler boşanıyordu.