Esrarın Hükümdarı

Bölüm 12: Yine Buradayız

⏳ Okuma Süresi: 8 dk
20px

Melissa, şunu yüzüme vurmasan olmuyor değil mi… Klein, başında zonklayan bir ağrı hissetti.

Klein’ın unuttuğu konular devasa boyutta değildi ama göz ardı edilecek gibi de durmuyordu. Mülakata şunun şurasında iki gün kalmıştı, onca eksiği kapatacak vakti nereden bulacaktı ki?

Üstelik başı böyle doğaüstü, tuhaf bir belaya girmişken ders çalışacak havaya girmesi nasıl mümkün olabilirdi?

Klein kız kardeşine geçiştirici bir yanıt verip ders çalışıyormuş gibi yapmaya koyuldu. Melissa bir sandalyeyi çekip onun yanına oturdu. Gaz lambasından yayılan ışığın altında ödevlerine başladı.

Ortam huzurluydu. Saat on bire yaklaştığında iki kardeş birbirlerine iyi geceler dileyip yattılar.

Tak!

Tak! Tak!

Kapının yumruklanması Klein’ı uykusundan sıçrattı.

Pencereden dışarı bakıp şafağın ilk ışıklarını gördü. Sersemlik içinde yatakta dönüp doğruldu.

“Kim o?”

Şu saate bak! Melissa beni niye uyandırmadı ki?

Kapının dışındaki tok ve derin bir ses, “Benim. Dunn Smith,” diye yanıt verdi.

Dunn Smith mi? O kim ki acaba… Klein yataktan kalkıp başını sallayarak kapıya yürüdü.

Kapıyı açtığında, karşısında bir gün önce karşılaştığı gri gözlü polis müfettişinin dikildiğini gördü.

Klein telaşla sordu: “Bir sorun mu var?”

Polis müfettişi sert bir bakışla yanıtladı: “Bir faytoncu bulduk. Ayın 27’sinde —yani Bay Welch ile Bayan Naya’nın öldüğü gün— Bay Welch’in evine gittiğine dair ifade verdi. Üstelik yol paranı da bizzat Bay Welch ödemiş.”

Klein afalladı. Yalanları ortaya çıkan birinden beklenecek o korku ya da suçluluk duygusunun kırıntısını bile hissetmiyordu.

Çünkü yalan falan söylemiyordu. Aksine, Dunn Smith’in sunduğu bu kanıt onu fazlasıyla şaşırtmıştı.

27 Haziran’da, önceki Klein gerçekten de Bay Welch’in evine gitmişti. Döndüğü o gece ise, tıpkı Welch ve Naya’nın yaptığı gibi intihar etmişti!

Klein zoraki bir şekilde gülümsedi. “Bunlar yetersiz kanıtlar. Welch ve Naya’nın ölümüyle doğrudan bir ilgim olduğunu kanıtlamıyor. Doğrusunu isterseniz, ben de bütün bu olan biteni fazlasıyla merak ediyorum. O iki zavallı arkadaşıma tam olarak ne olduğunu bilmek istiyorum. Ama… Ama… Gerçekten hatırlamıyorum. Hatta ayın 27’sinde ne yaptığımı neredeyse tamamen unuttum. İnanması güç gelebilir ama o gün Welch’in evine gittiğimi bile sadece kendi yazdığım günlüklere dayanarak kabaca tahmin edebildim.”

“Gerçekten de sağlam bir iraden var,” dedi Dunn Smith, başını ağır ağır sallayarak. Sesinde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de yüzünde bir gülümseme belirmişti.

Klein doğrudan onun gözlerinin içine baktı. “Ne kadar samimi olduğumu duyabiliyor olmalısınız.”

Doğruyu söylüyorum sonuçta! Yani, en azından bir kısmını!

Dunn Smith hemen cevap vermedi. Bakışlarını odanın içinde ağır ağır gezdirdikten sonra yavaşça konuştu: “Bay Welch bir altıpatlar kaybetmiş. Sanırım… Onu burada bulabilirim. Öyle değil mi… Bay Klein?”

Demek öyle… Klein altıpatların nereden geldiğini sonunda anlamıştı. Zihninde şimşek gibi çakan bir düşünceyle anında nihai kararını verdi.

Ellerini yarım yamalak havaya kaldırıp geri çekilerek yolu açtı. Ardından çenesiyle ranzayı işaret etti.

“Yatak tahtasının arkasında.”

Ranzanın alt katı olduğunu özellikle belirtme gereği duymamıştı; kimse normal şartlarda bir şeyi üst katın yatak tahtasının arkasına saklamazdı. Oraya konan bir şey, odaya girenlerin bir bakışta fark edebileceği kadar bariz olurdu.

Dunn Smith öne doğru bir adım atmadı. Dudaklarının kenarı hafifçe seğirirken sordu: “Ekleyeceğin başka bir şey yok mu?”

Klein hiç tereddüt etmeden, “Var!” diye atıldı.

“Dün gece yarısı uyandığımda, masamın üzerine yığılıp kaldığımı fark ettim. Yanımda da bir altıpatlar duruyordu. Odanın köşesinde ise bir kurşun vardı. Sanki intihar etmişim gibi görünüyordu. Ancak daha önce hiç silah kullanmamış olmanın verdiği acemilikten ya da belki de son anda çok korktuğumdan… Her neyse, kurşun beklenen sonucu vermemiş, kafam hâlâ yerinde duruyor. Gördüğünüz gibi yaşıyorum.”

“İşte o andan beri hafızamın bir kısmını kaybettim. Ayın 27’sinde Welch’in evinde ne gördüğüm ve ne yaptığım da buna dahil. Yalan söylemiyorum. Gerçekten hiçbir şey hatırlayamıyorum.”

Şüpheliler listesinden çıkabilmek uğruna… Etrafını saran tüm bu tekinsiz olaylardan kurtulabilmek için, Klein yaşanan neredeyse her şeyi anlattı. Ruh göçü ve “toplantı” olayları hariç.

Ayrıca kelimelerini özenle seçmiş, kurduğu her cümlenin yoruma açık olmasına dikkat etmişti. Örneğin, kurşunun aslında beynini dağıttığı gerçeğini ifşa etmemiş; bunun yerine sadece kurşunun beklenen sonucu vermediğini ve kafasının hâlâ yerinde durduğunu söylemekle yetinmişti.

Dışarıdan birine bu iki ifade tamamen aynı şeyi kastediyormuş gibi görünebilirdi, ancak gerçekte aralarında dağlar kadar fark vardı.

Dunn Smith sessizce dinledi. “Bu, benim tahminlerimle örtüşüyor… Geçmişteki benzer vakaların ardında yatan gizli mantıkla da keza öyle. Elbette… hayatta kalmayı nasıl başardığına dair hiçbir fikrim yok.”

Klein’ın omuzlarından hafif bir yük kalktı. “Bana inanmanıza sevindim. Nasıl hayatta kaldığımı inanın ben de bilmiyorum.”

“Fakat—” Dunn’ın yüzündeki ifade ağırlaştı. “Sana inanmamın hiçbir faydası yok… Sen şu an baş şüphelisin. Yaşadıklarını gerçekten unuttuğunun… ya da Bay Welch ile Bayan Naya’nın ölümleriyle gerçekten bir ilgin olmadığının bir ‘uzman’ tarafından teyit edilmesi gerekiyor.”

Boğazını temizledi.

“Bay Klein, soruşturma için benimle karakola gelerek işbirliği yapmanızı rica ediyorum… Eğer sizinle ilgili bir sorun olmadığı doğrulanırsa, bu iş kabaca iki ila üç gün sürer.”

Klein afallamış bir halde, “Uzman burada mı?” diye sordu.

Hani iki günü daha vardı bu işin?

“Beklenenden erken geldi.” Dunn yan dönerek Klein’ın çıkması için yol verdi.

“Bir not bırakmama müsaade edin,” diye ricada bulundu Klein.

Benson henüz dönmemişti ve Melissa da okula gitmişti. Onun için endişelenmemeleri adına, geride yalnızca Welch ile bağlantılı bir olaya karıştığını bildiren bir not bırakabilirdi.

Dunn bu isteği pek önemsemeden, umursamazca onayladı.

“Pekâlâ…”

Klein masaya döndü. Kâğıt aranırken, birazdan olacakları düşünmeye başladı.

Dürüst olmak gerekirse, o ‘uzman’ ile yüzleşmeyi hiç ama hiç istemiyordu. Ne de olsa, sakladığı çok daha büyük bir sırrı vardı.

Yedi büyük kilisenin hüküm sürdüğü bir yerde, kendisi gibi bir ruh göçmeni kıdemlisi olduğundan şüphelenilen İmparator Roselle’in bile suikasta kurban gittiği gerçeği ortadayken, ‘ruh göçü’ gibi bir kavramın bedeli büyük ihtimalle dinî mahkemeye çıkarılıp yargılanmak demekti!

Fakat ne bir silahı, ne dövüş yetenekleri, ne de doğaüstü güçleri vardı. Profesyonel bir polisle boy ölçüşebilecek durumda değildi. Üstelik, dışarıdaki karanlıkta Dunn’ın birkaç adamı daha bekliyordu.

Silahlarını çekip kurşunu bastıkları an biterim!

Off, şimdilik duruma göre hareket edeceğiz artık. Klein notu masaya bıraktı, anahtarlarını kaptı ve Dunn’ın peşinden odadan çıktı.

Karanlık koridor boyunca, siyah-beyaz damalı üniformalar içindeki dört polis ikişerli gruplara ayrılarak sağda ve solda koruma düzeni aldılar. Oldukça tetikteydiler.

Tık. Tık. Tık.

Klein, zaman zaman gıcırdayarak isyan eden ahşap merdivenlerden inen Dunn’ın adımlarını takip etti.

Apartmanın dışında dört tekerlekli bir fayton bekliyordu. Aracın yan tarafına çapraz iki kılıç ve bir taç figüründen oluşan polis amblemi işlenmişti. Etraf her zamanki gibi kalabalık ve gürültülüydü.

“Geç… bin.” Dunn, Klein’a önden gitmesini işaret etti.

Klein tam öne doğru bir adım atıyordu ki, bir istiridye satıcısı müşterilerinden birinin yakasına yapışıp onun hırsız olduğunu iddia ederek bağırmaya başladı.

İki taraf birbirine girince atlar ürktü ve ortalık bir anda karıştı.

Aha fırsat!

Klein’ın daha fazla düşünecek vakti yoktu. Öne doğru eğilip kalabalığın arasına daldı.

Önüne çıkanları ite kaka, sağa sola manevralar yaparak sokağın diğer ucuna doğru can havliyle kaçmaya başladı.

Şu an için o uzmanla yüzleşmemek adına yapabileceği tek şey, şehrin dışındaki iskeleye gidip Tussock Nehri üzerinden bir tekneye atlamak ve başkent Backlund’a kaçmaktı. Oranın nüfusu çok daha kalabalıktı, izini kaybettirmesi kolay olurdu.

Tabii bir buharlı trene atlayıp doğuya, en yakın Enmat Limanı’na gitmek ve oradan deniz yoluyla Pritz’e geçip Backlund’a ulaşmak da bir seçenekti.

Çok geçmeden bir sokağı dönüp Demir Haç Sokağı’na çıktı. Burada kiralanabilecek birkaç fayton bekliyordu.

“Şehir dışındaki iskeleye.” Klein elini uzatıp faytonlardan birine atladı.

Planını kafasında netleştirmişti. Öncelikle peşinden gelen polisleri yanlış yönlendirmesi gerekiyordu. Fayton onlardan yeterince uzaklaştığı anda aşağı atlayacaktı!

“Tamamdır.” deyip dizginleri çekti sürücü.

Tıkıdık! Tıkıdık! Tıkıdık…

Fayton Demir Haç Sokağı’nı arkasında bıraktı.

Klein tam faytondan atlamak üzereydi ki, aracın bambaşka bir yola saptığını fark etti. Bu yol şehir dışına falan çıkmıyordu!

Anlık bir sersemlikle, “Nereye gidiyorsun?” diye ağzından kaçırdı.

“Welch’in evine…” diye monoton bir sesle yanıtladı sürücü.

Ne!? Klein’ın nutku tutulmuştu. Sürücü arkasını döndüğünde o soğuk gri gözler ortaya çıktı.

Bu Dunn Smith’ti, gri gözlü polis!

“Sen!” Dünya etrafında fırıl fırıl dönerken her şey birbirine girdi ve yataktan fırlayıp doğruldu.

Doğruldu mu? Şaşkınlık içinde etrafına bakındı. Pencerenin dışındaki kızıl ayı ve odanın üzerine örtülmüş o kızıl tülü fark etti.

Elini alnına götürdü. Teni nemli ve buz gibiydi. Soğuk ter döküyordu. Sırtı da sırılsıklamdı.

“Sadece bir kâbusmuş…” Derin bir nefes verdi. “Geçti… Her şey yolunda…”

Bu durum ona tuhaf gelmişti. Rüyasında zihni gayet berraktı, üstelik son derece soğukkanlı bir şekilde düşünebilmişti!

Nabzı yatışınca cep saatine uzandı. Saat henüz gece yarısı ikiydi. Sessizce yataktan çıktı. Niyeti lavaboya gidip yüzüne biraz su çarpmak ve sızlamaya başlayan mesanesini boşaltmaktı.

Kapıyı açıp karanlık koridora adım attı. Sönük ay ışığının altında, adımlarını sakınarak lavaboya doğru ilerledi.

Koridorun sonundaki pencerenin önünde bir silüet durduğunu fark etti.

O silüetin üzerinde paltodan kısa, ceketten uzun siyah bir trençkot vardı.

O silüet, üzerine vuran kızıl ay ışığında yıkanarak karanlığın içine gizlenmişti.

O silüet ağır ağır yüzünü döndü. Gözleri dipsiz, gri ve buz gibiydi.

Dunn Smith!

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »