Esrarın Hükümdarı

Bölüm 16: Fare Avı

⏳ Okuma Süresi: 14 dk
20px

Oh be, nihayet şu aracı faslını kazasız belasız atlattım…

Klein ciğerlerinde biriken bayat havayı dışarı üfledi. Yavaşça arkasını dönüp apartman kapısına doğru adımlarken, gecenin o serin esintisini ve sükunetini içine çekti.

Anahtarlarını çıkarıp doğru olanı kilide yerleştirdi ve hafifçe çevirdi. Açılan kapının menteşelerinden dökülen gıcırtıyla birlikte, o marazi kızıllığa bulanmış karanlık usulca dışarı taştı.

Sessizliğe bürünmüş tenha merdivenleri tırmanıp o buz gibi havayı solurken, Klein’ın içini izahı zor, tuhaf bir hafiflik kapladı. Sanki günün geri kalanından koparılmış, sırf kendisine ait fazladan birkaç saati varmış gibi hissediyordu. Adımlarını istemsizce sıklaştırdı.

Aynı ruh haliyle dairesinin kapısını araladığında, daha içeri adımını bile atamadan masasının önünde sessizce oturan bir silüet fark etti. Kızıl-siyah saçlar, parlak kahverengi gözler ve narin, düzgün bir yüz. Şüphesiz, Melissa Moretti’ydi!

Çatık kaşları gevşeyen Melissa, “Klein, nereye gittin?” dedi.

Klein’ın cevap vermesini beklemeden ekledi: “Az önce tuvalete gitmek için kalktığımda evde olmadığını fark ettim.” Sanki meselenin neden-sonuç ilişkisinden tutun da altındaki temel mekaniğe kadar her bir veriyi eksiksiz bir şekilde analiz etmek istiyor gibi bir hali vardı.

Ebeveynlerine yalan söyleme konusunda azımsanmayacak bir mesaiye sahip olan Klein’ın zihni saniyenin onda biri hızında çalıştı. Dudaklarına buruk bir tebessüm yerleştirip sakince cevap verdi: “Uyanınca bir türlü uyku tutmadı. Ben de zaman öldürmektense biraz kondisyon yapayım dedim. Çıkıp birkaç tur koştum. Baksana, sırılsıklam terlemişim!”

Ceketini çıkarıp vücudunu hafifçe döndürerek sırtını işaret etti.

Melissa ayağa kalkıp omuz silkerek sırtına gönülsüzce bir göz attı, birkaç saniye tarttıktan sonra konuştu: “Dürüst olmak gerekirse Klein, kendini bu kadar yıpratmana lüzum yok. Tingen Üniversitesi’nin mülakatını geçebileceğine eminim. Geçemezsen bile… yani diyelim ki geçemedin, daha iyi seçenekler bulabilirsin.”

Mülakat aklımın ucundan bile geçmiyordu ki… Klein başıyla onaylayıp, “Anlıyorum,” demekle yetindi.

Aldığı o “tekliften” bahsetmedi, zira birime katılıp katılmayacağı konusunda henüz kesin bir karara varmış değildi.

Klein’a dikkatle bakan Melissa, bir anda arkasını dönüp evin iç kısımlarına doğru pıtı pıtı koşturdu. Geri döndüğünde elinde kaplumbağaya benzeyen bir nesne vardı. Alet; irili ufaklı dişliler, paslı demir parçaları, torsiyon yayları ve sıradan yaylardan oluşan mekanik bir düzenekti.

Torsiyon yayını hızla kurup aleti masanın üzerine bıraktı.

Tık! Tık! Tık!

Tak! Tak! Tak!

“Kaplumbağa”, odadaki herkesin dikkatini anında üzerine çekecek mekanik bir ritimle seğirip zıplamaya başladı.

Gözleri parlayan Melissa, “Ne zaman canım sıkkın olsa, onun mekanik hareketlerini izlemek beni çok rahatlatıyor. Son günlerde bu düzeneği sık sık çalıştırıyorum, randımanı gayet yüksek! Klein, bir de sen denesene!” dedi.

Klein kardeşinin bu iyi niyetini geri çevirmedi. “Kaplumbağaya” yaklaşıp durmasını bekledi ve hafifçe güldü. “Sadelik ve düzenlilik gerçekten de insanın zihnini boşaltmasına yardımcı oluyor.”

Melissa’nın cevap vermesini beklemeden düzeneği işaret edip gelişigüzel bir tavırla sordu: “Bunu sen mi yaptın? Ne ara bitirdin? Benim neden hiç haberim olmadı?”

“Okuldaki atıl malzemeleri değerlendirdim ve sokaktan bulduğum birkaç parçayı ekledim. Daha iki gün önce bitti.” Melissa her zamanki o ölçülü, mekanik ses tonuyla konuşsa da, dudaklarının kenarı birkaç derece daha yukarı kıvrılmıştı.

“Gerçekten etkileyici,” diye övdü Klein içtenlikle.

Mekanik montaj konusunda pek de yetenekli sayılmayan biri olarak, çocukken dört tekerlekli oyuncak bir arabayı birleştirmek bile onun için büyük bir eziyetti.

Çenesini hafifçe kaldırıp gözlerini kısan Melissa, her zamanki soğukkanlılığıyla yanıtladı: “İdare eder.”

“Aşırı tevazu iyi bir özellik değildir.” Klein dudaklarına ince bir tebessüm yerleştirip devam etti: “Bu bir kaplumbağa, değil mi?”

O an, odadaki atmosfer adeta dibe vurdu ve yerini bir süreliğine ağır bir sessizliğe bıraktı. Ardından Melissa, o marazi kızıl örtü kadar tekinsiz ve cılız bir sesle yanıt verdi: “O bir kukla.”

Kukla mı…

Klein yüzüne garipseyen bir gülümseme yerleştirerek durumu kurtarmaya çalıştı. “Sorun malzemelerde, teçhizat fazla ilkel kalmış.”

Ardından konuyu değiştirmek için hızla atıldı: “Gecenin bir yarısı neden tuvalete kalktın ki? İçeride lazımlık yok mu? Sen hep sabaha kadar deliksiz uyumaz mıydın?”

Melissa kısa bir an duraksadı.

Birkaç saniyenin ardından tam ağzını açmış, durumu açıklamaya hazırlanıyordu ki karın boşluğundan oldukça gürültülü bir sindirim sesi kopuverdi.

“B-Ben biraz daha uyusam iyi olacak!”

Güm! Kaplumbağaya benzeyen “kuklasını” kaptığı gibi evin iç kısımlarına koşturdu ve odasının kapısını sıkıca kapattı.

Dünkü akşam yemeği o kadar lezzetliydi ki fazla kaçırdı, şimdi de midesi sindirmekte zorlanıyor… Klein gülümseyerek başını iki yana salladı ve yavaşça masasına doğru yürüdü. Karanlık bulutların ardından yüzünü gösteren kızıl aya karşı sessizce yerine oturduğunda, Dunn Smith’in davetini zihninde tartmaya başlamıştı bile.

Gece Şahinleri’nin sivil personeli olmanın bariz dezavantajları vardı.

Dünyalar arası bir ruh göçeri olmam, o tekinsiz Toplantı’nın kurucusu “Soytarı” kimliğim ve cebimde taşıdığım onca sır varken… Aşkınlara dair meseleleri çözmekle görevli Ebedi Gece Kilisesi ekibinin doğrudan burnunun dibinde bitmek devasa bir risk.

Dunn Smith ve ekibine katılırsam, nihai hedefim kesinlikle bir Aşkın mertebesine ulaşmak olur. Böylece Toplantı’dan kopardığım avantajları rahatça kamufle edebilirim.

Ancak resmi bir üye olmak demek, boynuma bir tasma takılması demek olur. Tıpkı bir sivil personelin Tingen’den ayrılmadan önce rapor vermek zorunda olması gibi. Artık kafama estiği yere gidemez, canımın istediğini yapamam. Pek çok fırsat ellerimin arasından kayıp gider…

Gece Şahinleri katı bir teşkilat. Görev verildiği an tek yapabileceğim, yapılan düzenlemeleri bekleyip emirlere itaat etmek olur. Görünüşe göre itiraz hakkı diye bir şey de yok…

Üstüne üstlük Aşkınların her an şirazesini yitirip delirme riski var.

Tüm dezavantajları zihnindeki terazinin bir kefesine tek tek dizen Klein, ardından terazinin diğer tarafına geçip gereklilikleri ve avantajları tartmaya başladı:

Şu şans artırma ritüeli rezaletine bakılırsa, nüfusun o şanslı yüzde seksenlik kesiminden olmadığım çok açık. İleride başıma kesinlikle yine birbirinden tuhaf belalar açılacak ve karşılaştığım riskler giderek artacak.

Bu duruma karşı koyabilmemin tek yolu, ya Aşkınlardan biri olmak ya da Gece Şahinleri’ne katılmaktan geçiyor.

Aşkın olma hayalini sadece Toplantı’ya bağlayamam. İksir formülü işin nispeten kolay kısmı. Asıl mesele o formüldeki materyalleri nerede bulacağım? Onları nasıl elde edip doğru şekilde damıtacağım?

Günlük pratiklerin gerektirdiği temel sağduyuyu saymıyorum bile, önümde devasa engeller var! Gidip de her meseleyi Adalet ve Asılmış Adam’a danışmam, her nesneyi onlarla takas etmem imkânsız. Bu sadece Soytarı imajımı zedeleyip şüphelerini üzerime çekmekle kalmaz, böylesi incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için harcayacak vaktimiz de yok zaten.

Aynı şekilde, ben de onların ilgisini cezbedebilecek dişe dokunur hiçbir şeye sahip değilim.

Dahası, daha fazla malzeme peşine düşmek çoğu zaman gerçek kimliğime dair izler bırakmama sebep olur. O zaman “çevrimiçi tartışmalar” bir anda “çevrimdışı çatışmalara” dönüşüverir ve başıma devasa belalar açılır…

Gece Şahinleri’ne katılırsam, o gizem dünyasının genel geçer bilgileriyle ve gerekli kanallarıyla kesinlikle temas halinde olurum. Bu, yeterli bir sosyal çevre inşa etmemi sağlar ve elimde bir koz olarak kullanılabilir. Ancak o zaman Toplantı’nın iplerini elime alabilir, Adalet ve Asılmış Adam’dan en büyük getiriyi sağlayabilirim. Hatta bu kazançları gerçekliğe aktarıp daha fazla kaynak elde ederek kusursuz bir gelişim döngüsü yaratabilirim.

Tabii bir diğer seçenek de Dunn’ın bahsettiği Psikoloji Simyacıları gibi Kiliseler tarafından baskı altında tutulan o gizli örgütlerden birini bulup onlara katılmak.

Ama bu da özgürlüğümü elimden alır. Beni sürekli bir korku ve paranoya haline mahkum eder. Fakat her şeyden öte, onları nerede arayacağıma dair en ufak bir fikrim bile yok. Gerekli bilgileri Asılmış Adam’dan koparsam bile, böyle yeraltı örgütleriyle bu kadar pervasızca temasa geçmek kendi topuğuma sıkmak olur.

Sivil personel pozisyonu bana hem bir tampon bölge hem de güvenli bir kaçış rampası bırakır.

Acemi bir münzevi yaban ellerde saklanır, ustası ise kalabalıkların arasına karışır. Belki de Gece Şahini kimliği çok daha sağlam bir paravandır.

İleride mahkemenin o ulu otoritelerinden biri olduğumda, perde arkasında ipleri elinde tutan gizli bir tarikatın lideri, tescilli bir kâfir olduğum kimin aklına gelir ki?

Sabah güneşinin ilk huzmeleriyle birlikte o tekinsiz kızıllık silinip gitti. Ufku kızıla çalan altın sarısı ışığa dalıp giden Klein, nihayet kararını vermişti.

Bugün Dunn Smith’i bulacak ve Gece Şahinleri’nin sivil kadrosuna dâhil olacaktı!

Yatağından yeniden kalkan Melissa kapıyı araladığında, ağabeyini tuhaf bir açıyla gerinirken buldu. “Hiç uyumadın mı?”

“Bazı şeyleri kafamda tartıyordum.” Klein üzerinden ağır bir yük kalkmışçasına gülümsedi.

Melissa kısa bir an düşündükten sonra her zamanki rasyonel tonuyla konuştu: “Bir sorunla karşılaştığımda artıları ve eksileri alt alta yazar, verileri karşılaştırırım. Böylece bir sonraki hamlemde ne yapmam gerektiğine dair mantıklı bir çıkarım elde edebiliyorum.”

“Oldukça verimli bir alışkanlık. Ben de tam olarak bunu yaptım.”

Melissa’nın yüz hatları gevşemişti, bu yüzden konuyu daha fazla uzatmadı. Elindeki sararmış bir kâğıt ve kişisel temizlik eşyalarıyla banyoya yöneldi.

Kahvaltısını bitirip kız kardeşini yolcu ettikten sonra, Klein evden çıkmak için hiç acele etmeden sağlam bir uyku çekti. Bildiği kadarıyla, sabah saatlerinde Tingen’deki hemen hemen tüm bar ve hanlar kapalı olurdu.

Öğleden sonra saat ikide, ipek silindir şapkasındaki ve mendilindeki kırışıklıkları küçük bir fırçayla özenle düzeltti. Üzerlerine sinmiş tozu toprağı da temizleyerek eski nizamlarına kavuşturdu.

Ardından, tıpkı resmi bir mülakata gidiyormuşçasına takım elbisesini kuşandı.

Besik Sokağı bulundukları yere biraz uzaktı ve Klein, Gece Şahinleri’nin “mesai saatlerini” kaçırmaktan çekiniyordu. Bu yüzden yayan gitmek yerine Demir Haç Sokağı’na inip umumi at arabalarından birini beklemeye koyuldu.

Loen Krallığı’nda umumi at arabaları raylı ve raysız olmak üzere iki ayrı kategoriye ayrılıyordu.

Raysız olanlar iki atın çektiği araçlardı ve tavan kısmıyla birlikte yaklaşık yirmi yolcu kapasitesine sahipti. Sabit durakları yoktu, yalnızca genel bir güzergâh izlerlerdi. İşleyişleri oldukça esnekti. Tam kapasite dolu olmadıkları sürece yol üzerinde herhangi bir yerde durdurulabilirlerdi.

Raylı hatlar ise Yörünge At Arabası Şirketi tarafından işletiliyordu. Ana caddelere döşenen çelik raylı bir mekanizma mevcuttu; atlar iç şeritten ilerlerken tekerlekler doğrudan bu rayların üzerine oturuyor, böylece sürtünme azaldığı için ciddi bir iş gücü tasarrufu sağlanıyordu. Bu mekanik avantaj sayesinde, elli kişiye yakın yolcu alabilen devasa çift katlı arabalar rahatlıkla çekilebiliyordu.

Tek sorun, güzergâh ve durakların sabit olmasıydı. Bu da pek çok noktaya ulaşımı imkânsız kılıyordu.

On dakika sonra, tekerleklerin raylara sürtünürken çıkardığı o mekanik ses uzaktan duyulmaya başladı. Çift katlı devasa at arabası, Demir Haç Sokağı’ndaki durağın önünde ağır ağır durdu.

“Besik Sokağı’na,” dedi Klein arabacıya.

“Şampanya Sokağı’nda aktarma yapman gerek. Oraya vardığında Besik Sokağı’na yürümek aşağı yukarı on dakikanı alır,” diye yanıtladı arabacı.

“O zaman Şampanya Sokağı’na gidelim.”

Tüysüz, temiz yüzlü genç bir adam elini uzatarak, “Dört kilometreden fazla, dört peni,” dedi.

Bilet ücretlerini toplamaktan sorumlu görevliydi.

“Pekâlâ.” Klein cebinden çıkardığı dört bakır sikkeyi gence uzattı.

Arabaya bindiğinde içeride pek fazla yolcu olmadığını fark etti. Alt katta bile birkaç boş koltuk göze çarpıyordu.

Üzerimde sadece üç peni kaldı, dönüş yolunu yayan tepmek zorundayım… Klein şapkasını hafifçe bastırıp koltuğuna sağlamca yerleşti.

Bu kattaki erkeklerin ve kadınların çoğu şık giyimliydi, gerçi aralarında işçi tulumlarıyla rahatça gazete okuyan birkaç kişi de vardı. Neredeyse hiç kimse konuşmuyor, içeride ağırbaşlı bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Çevresindeki yolcuların inip binmesine aldırış etmeyen Klein, gözlerini kapatıp dinlenmeye çekildi.

Duraklar birbiri ardına geçip gitti; nihayetinde kulaklarına o beklenen iki kelime çalındı: “Şampanya Sokağı.”

At arabasından indikten sonra sağa sola sorarak kısa sürede Besik Sokağı’na ulaştı. Sarımsı kahverengi bir tazı logosuna sahip olan o han, çok geçmeden görüş alanına girdi.

Sağ elini uzatıp kapıya sert bir itiş uyguladı. Ağır kapı gıcırdayarak açılırken, içeriden taşan sağır edici bir gürültü ve boğucu bir sıcaklık dalgası adeta yüzüne çarptı.

Vakit henüz öğleden sonra olmasına rağmen han tıka basa doluydu. Müşterilerin bir kısmı burada iş fırsatları kovalayan ve tutulmayı bekleyen gündelik işçilerdi. Geri kalanlar ise öylece aylaklık edip kendilerini alkolle uyuşturuyordu.

İçerisi loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Mekânın tam ortasında, alt kısımlarının üçte biri zemine gömülü halde duran, etrafında tek bir boşluk dahi bırakılmamış iki devasa demir kafes vardı.

Ellerindeki ahşap içki kupalarıyla kafeslerin etrafını saran kalabalık, kâh kahkahalar eşliğinde hararetli tartışmalara giriyor, kâh avaz avaz küfürler savuruyordu.

Merakına yenik düşüp kafeslere doğru göz atan Klein, içeride iki köpeğin tutulduğunu gördü. Köpeklerden biri siyah beyazdı. Tıpkı Dünya’da gördüğü o ‘husky’ cinsi köpeklere benziyordu. Diğeri ise tamamen simsiyahtı. Parlak tüyleri ona hem sağlıklı hem de oldukça yırtıcı bir görünüm kazandırıyordu.

Kahverengi kasketli, ufak tefek bir adam Klein’a yanaşıp siyah köpeği işaret etti. “Bahse girmek ister misin? Doug üst üste sekiz eldir kazanıyor!”

Bahis mi? Kısa süreli bir şaşkınlığın ardından Klein hızla kendini toparladı.

“Köpek dövüşü mü?”

Khoy Üniversitesi’ndeki günlerinde, o aristokrat ve zengin züppeler, alt tabakadan gelen kaba işçilerin ve işsiz serserilerin hanlarda boks maçları yapıp kumar oynamaktan gerçekten zevk alıp almadığını hep o küçümseyici meraklarıyla sorup dururlardı.

Boks ve kâğıt oyunları üzerinden dönen kumarın yanı sıra, horoz ve köpek dövüşleri gibi kanlı ve vahşi aktiviteler de bu işin bir parçası değil miydi?

Kısa boylu adam sırıttı. “Beyefendi, bizler medeni insanlarız. Öyle kaba saba işlerle uğraşmayız.”

Ardından sesini alçalttı. “Hem zaten geçen yıl çıkarılan yasalarla bu tür şeyler tamamen yasaklandı…”

“O zaman neyin bahsine giriyorsunuz?”

“En iyi avcının.” Kısa boylu adam cümlesini bitirdiği anda sağır edici bir gürültü koptu.

Başını çevirip ellerini hararetle sallayan adam, “Bu el başladı bile, artık bahis oynayamazsın. Bir sonrakini bekle,” dedi.

Klein parmak uçlarında yükselip boynunu uzatarak görebildiği en uzak noktaya bakmaya çalıştı.

İriyarı iki adamın ellerinde birer çuvalla demir kafesin yanına geldiğini ve o “hapishane kapısını” araladığını gördü. Ardından çuvalların içindekileri kafesin ortasına boşalttılar.

İçerisi gri renkli, iğrenç yaratıklarla doluydu!

Klein dikkatle bakıp bunların fare olduğunu anladı. Yüzlerce fare!

Demir kafesin alt kısmı tamamen zemine gömülü olduğundan ve hiçbir kaçış boşluğu bulunmadığından, fareler paniğe kapılıp her yöne kaçışıyor ama dışarı çıkacak bir delik bulamıyorlardı.

Kafesin kapısı kapanırken içerideki iki köpeğin zincirleri de çözülüverdi.

“Hav!” Siyah köpek ileri atıldı ve tek ısırıkta bir fareyi telef etti.

Siyah beyaz köpek başlarda ne yapacağını bilemeyip sersemlese de çok geçmeden farelerle heyecanlı bir oyuna daldı.

Etraftaki kalabalık ya ellerindeki içki kupalarını havaya kaldırıp gözlerini pür dikkat kafese dikiyor ya da avaz avaz bağırıyordu: “Isır şunu! Gebert!”

“Doug, Doug!”

Vay anasını… herifler cidden köpeklere fare avlatıyorlar… Klein kendine geldiğinde dudaklarının kenarı durmaksızın seğiriyordu.

Demek bahsin amacı hangi köpeğin daha fazla fare yakalayacağını tahmin etmek…

Belki de yakalanan fare sayısına göre nokta atışı bahisler bile dönüyordur…

Demir Haç Sokağı’nda neden canlı fare satın alan tiplerin olduğu şimdi anlaşıldı…

Cidden çok vizyoner bir eğlence anlayışı…

Klein kıkırdayıp başını iki yana salladı, adımlarını geri alıp alkolik müşterilerin kenarından dolanarak bar tezgâhının önüne ulaştı.

Bardakları kurularken Klein’a üstünkörü bir bakış atan barmen, “Buralarda yenisin galiba?” dedi. “Bir kupa çavdar birası bir peni. Enmat birası iki peni. Southville birası dört peni, yoksa saf damıtılmış malt Lanti mi alırsın?”

“Buraya Bay Wright için geldim,” diye yanıtladı Klein lafı dolandırmadan.

Barmen ıslık çalıp kenara doğru seslendi: “İhtiyar, birisi seni arıyor.”

“Ah, kimmiş o…” Boğuk bir ses duyuldu ve sarhoş bir ihtiyar bar tezgâhının arkasından doğruldu.

Gözlerini ovuşturup bakışlarını Klein’a odakladı. “Beni mi arıyordun evlat?”

Dunn’ın tembihlediği gibi, “Bay Wright, bir görev için küçük bir paralı asker mangası kiralamak istiyorum,” dedi Klein.

“Küçük bir paralı asker mangası mı? Sen kendini macera romanlarında falan mı sanıyorsun? Bu tür şeyler çoktan tarihe karıştı!” diye araya girdi barmen sırıtarak.

Birkaç saniye sessiz kalan Wright sordu: “Sana burayı kim söyledi?”

“Dunn. Dunn Smith,” diye yanıtladı Klein dürüstçe.

Wright bir anda kıkırdamaya başladı. “Anlıyorum. Aslında küçük paralı asker mangaları hâlâ varlığını sürdürüyor. Sadece form değiştirdiler ve daha modern bir isim aldılar. Onları Zouteland Sokağı 36 numaranın ikinci katında bulabilirsin.”

“Teşekkür ederim.” Klein içtenlikle minnettarlığını belirtip arkasını döndü ve barın kalabalığından sıyrılarak dışarı çıktı.

Tam kapıdan çıkmak üzereyken etrafını saran sarhoş kalabalık bir anda sessizliğe büründü ve uğultular yükseldi: “Doug gerçekten de yenildi…”

“Yenildi…”

Klein gülümseyip başını iki yana salladı. Ardından hızlıca oradan ayrıldı ve sağa sola sorarak yakındaki Zouteland Sokağı’nı buldu.

“30, 32, 34… Burası.” Kapı numaralarını sayarak merdiven boşluğuna girdi.

Köşeyi dönüp merdivenleri ağır ağır tırmandığında, o meşhur küçük paralı asker mangasının şu anki adını taşıyan dikey tabelayı gördü.

“Karadiken Güvenlik Şirketi.”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »