Dunn, Klein’in sorusu üzerine bakışlarını pencereden dışarıya, Chanis Kapısı’na uzanan koridora çevirdi. Piposunu çıkarıp içine biraz tütün ve nane yaprağı bastırdıktan sonra burnuna götürdü. Sesi, geçmişin derinliklerine dalıp giden uzak bir tınıya bürünürken derin bir nefes çekti.
“İnsan ancak evindeyken nane yapraklarıyla harmanlanmış tütünün o enfes kokusunun tadını tasasızca çıkarabiliyor… Klein, yaratılış mitini bilir misin?”
“Elbette, Pazar Mektebi’nde ilköğretim alırken okuma yazmayı Ebedi Gece Vahyi’nden öğrenmiştik. Bunların arasında yer alan Hikmet Kitabı ve Azizlerin Mektupları’nda da yaratılış mitinden bahsediliyordu.” Klein, orijinal Klein’ın zihnindeki anı kırıntılarını ayıklamaya çalıştı. Konuşma temposunu yavaşlatarak devam etti: “Yaradan, Hercümerç’ten uyanıp karanlığı parçaladı ve ilk ışık hüzmesini yarattı. Ardından Zatını tamamen evrenle bütünleştirerek varoluşun tamamını meydana getirdi. Bedeni toprağa ve yıldızlara dönüştü. Gözlerinden biri güneşi, diğeri ise kızıl ayı var etti. Kanının bir kısmı denizlere ve nehirlere akarak can verdi, yaşamı besleyip büyüttü…”
Klein bunu söylerken duraksayıverdi. Bunun bir sebebi ilgili anıların fazlasıyla bulanık olmasıysa, diğer sebebi de bu yaratılış mitinin dünyadaki Pangu efsanesine inanılmaz derecede benzemesiydi.
Farklı dünyaların insanlarının hayal güçleri bile mitlerinde ve efsanelerinde bu kadar ortak noktada buluşuyor demek ki!
Klein’ın “tıkanıp kaldığını” fark eden Dunn, hafifçe tebessüm ederek araya girdi: “Akciğerleri elflere, kalbi devlere, karaciğeri ağaçsılara dönüştü; beyninden ejderhalar, böbreklerinden tüylü yılanlar, saçlarından anka kuşları, kulaklarından ise zebani kurtlar doğdu. Ağzı ve dişleri mutantları var ederken, bedeninden geriye kalan sıvılar Naga özlü deniz canavarlarına dönüştü. Midesi, ince ve kalın bağırsakları ile bedeninin habis parçaları ise iblisleri, kötü ruhları ve bilumum meçhul şer odaklarını meydana getirdi. Ruhu ise Ebedi Yanan Güneş, Fırtınalar Hakimi ve İlim ve Hikmetin İlahı oldu…”
“Hikmeti ise insanlığı doğurdu. Bu, İlk Çağ’dı, yani Kaos Çağı.” Klein, Dunn’ın son cümlesini tamamlasa da tüm bu anlatılanları komik ve absürt bulmuştu.
Eski bir klavye folklorcusu olarak, ilk kez bu kadar “ince detaylarla bezenmiş” bir yaratılış mitine denk geliyordu. Neredeyse her baskın ırkın, Yaratıcı’nın bedenindeki belli bir organa denk gelmesi can sıkıcı derecede nizamiydi.
Sanki anaokulu tekerlemesi mübarek, herkes sıraya dizilmiş elma yiyor…
Üstelik bu anlatı sadece Ebedi Gece Tanrıçası’nın kanonunda geçmiyordu. Fırtınalar Hakimi ve Buhar ve Çarkların İlahı kiliselerinin de benzer tasvirleri vardı. Kimse kendini yüceltip diğer tanrıları küçük düşürmeye çalışmamıştı.
Bu durum ya yaratılış mitinin gerçek olduğunu gösteriyor ya da bu birkaç Kilisenin Beşinci Çağ öncesinde uzlaşmaya varmadan evvel çok uzun süreli çatışmalardan geçtiğine işaret ediyor…
Bunları düşünürken Klein’ın zihninde aniden yeni bir soru belirdi. Kaşlarını çatarak sordu: “Burada bir tezatlık var gibi. Neden Ebedi Yanan Güneş, Fırtınalar Hakimi ve İlim ve Hikmetin İlahı doğrudan Yaratıcı’nın ruhundan doğuyor da Tanrıça doğmuyor?”
Ebedi Gece Vahyi’nin tarih öncesi kayıtlarında, Ebedi Gece Tanrıçası ancak İkinci Çağ’ın sonlarında uyanmıştı. Fırtınalar Hakimi, Ebedi Yanan Güneş ve diğer tanrılarla el ele vererek insanlığı kutsamış ve Helak’tan sağ çıkmalarına yardım etmişti. Bu dönem Üçüncü Çağ, yani Helak Çağı olarak bilinirdi.
Toprak Ana ve Cenk Tanrısı da o dönemde ortaya çıkmıştı. Asıl adı Zanaat İlahı olan Buhar ve Çarkların İlahı ise ancak Dördüncü Çağ’da doğmuştu.
Bu mantıkla bakıldığında, tanrılar arasındaki hiyerarşi zaten kendisini ele veriyordu.
Kadim olan daha ortodokstu, bu kadar net!
Bu durum, Ebedi Gece Tanrıçası’na inananların kafasını her zaman kurcalayan bir meseleyi doğuruyordu.
Dunn Smith diğer eliyle piposunu kavradı ve cevap vermek yerine soruya soruyla karşılık verdi: “Tanrıça’nın unvanlarının tamamını tekrar et.”
Klein bir an için kendi topuğuna sıkmış gibi hissetti. Zihnini zorlayarak hatırlayabildiği kadarını geri çağırmaya çalıştı.
“Kozmosun üzerinde yer alan, ebediyetten daha ebedi olan Ebedi Gece Tanrıçası. O aynı zamanda Kızıl Hanımefendi, Gizlilik Anası, Şeamet ve Dehşet Ecesi, Sükûnet ve Sükûtun Sahibesidir.”
Neyse ki Klein’ın annesi dindar bir Ebedi Gece inanışı taşıyordu. Henüz hayattayken her akşam yemeğinde bu unvanları zikrederdi. Orijinal Klein’ın anıları parça pinçik olmuş olsa da her şey tamamen kaybolmamıştı.
“Peki, Kızıl Hanımefendi neyi simgeler?” diye sordu Dunn, yol gösterici bir edayla.
“Kızıl ayı.” Klein bu cevabı verdiği an durumu idrak etti.
“Öyleyse kızıl ay, Yaradan’ın neresinden vücut buldu?” diye sordu Dunn hafif bir tebessümle.
“Tek bir gözünden!” Klein ve Dunn bakışıp gülümsediler.
Bu durum, Yaradan’ın ruhunun üçte birinden tezahür eden Fırtınalar Hakimi’nin haşmetinden zerre aşağı kalmıyordu!
Toprak Ana ve Cenk Tanrısı Kiliselerinin de muhtemelen benzer izahları vardı. Lakin Buhar ve Çarkların İlahı, kendine böyle bir köken atfetmek için fazla geç doğmuştu. Bu yüzden kilisesi bin yılı aşkın bir süre boyunca zayıf kalmıştı. Diğer ilahlarla hakikaten aynı kefeye konabilme fırsatını ancak buhar makinesinin icadıyla yakalayabilmişlerdi.
Dunn piposunu yavaşça okşadı.
“İnsanlık Yaradan’ın hikmetinden doğdu, bu yüzden zeki ve fevkalade beyinlerimiz var ama diğer büyülü güçlerden yoksunuz. Yine de yaratılış mitinden yola çıkarak basit ama net bir sonuca varabiliriz. Her şey aynı menşeden gelir.”
“Aynı menşeden…” Klein bu son birkaç kelimeyi mırıldandı.
“Bu çıkarsamaya göre… ilahların koruması altındaki insanlar devlere, iblislere ve mutantlara karşı ayakta kalabildi. Zamanla, evet, yavaş yavaş, Aşkınların gücünü elde etmenin yollarını keşfettiler. Kötü ruhların, ejderhaların, canavarların… yahut büyülü ağaç, çiçek ve kristallerin ilgili parçalarını alıp başka malzemelerle harmanlayarak iksirler kaynattılar. Bu iksirleri içip özümseyen kişi farklı güçler kazanırdı. Mistik ilimlerde bu gayet temel bir bilgidir.”
Dunn teferruata girmeden yalnızca kısa bir girizgâh yapmıştı. “Bu süreçte atalarımız, çok acı tecrübelerle şunu öğrendiler: Doğrudan yüksek seviyeli veya fevkalade iksirleri tüketmek feci sonuçlar doğuruyordu. Üç muhtemel netice vardır.”
“Hangi üç netice?” diye üsteledi Klein merakla.
“İlki… Zihinsel ölüm ve bedenin tamamen çökmesi. Etin her bir zerresi dehşetengiz birer canavara dönüşür. İkincisi… iksirdeki güçler yüzünden kişinin karakteri değişime uğrar. Soğuk, alıngan, hırçın, zalim ve hissiz birine dönüşürler. Üçüncüsü ise…” Dunn piposunu masaya bırakıp porselen fincana uzanarak bir yudum aldı. “Paz Nehri Vadisi’nden gelen Fermo kahvesi acıdır ama… kokusu çok hoştur. Damakta harika bir tat bırakır. İster misin?”
“Feynapotter yaylasının kahvesini tercih ederim. Gerçi… onu da Welch’in yerinde sadece birkaç kez içebilmiştim,” diyerek kibarca reddetti Klein. “Üçüncü netice nedir?”
“Zihinsel buhran. Anında aklını yitirmek… bir iblisten daha iblisane bir varlığa dönüşmek. Şirazeden çıkmak derken kastettiğimiz şey tam olarak budur.” Dunn, ‘şirazeden çıkmak’ nitelemesinin üzerine bilhassa basmıştı.
Klein’ın tek kelime etmesine fırsat bırakmadan kahve fincanını masaya bırakıp devam etti: “Uzun süren deneyler ve arayışların ardından… İlhad Levhası’nın da ortaya çıkışıyla birlikte, insanlar nihayet iksir sistemini kusursuzlaştırdılar. Mertebe olarak bilinen istikrarlı gelişim yollarına zincirlenen, kademeli bir sistem oluşturduk. Mertebe numarası ne kadar düşükse, iksirin seviyesi o kadar yüksektir. Geldiğimiz noktada, yedi büyük kilisenin her biri en azından bir tam Mertebe silsilesini elinde tutuyor. Bunun haricinde… son birkaç yüz veya bin yılda topladıkları eksik ‘yollar’ da mevcut.”
“İlhad Levhası mı?” Klein bu tabiri anında yakalamıştı.
Toplantıda Asılmış Adam da bundan bahsetmişti!
Asılmış Adam’a göre, bir iksir sisteminin oluşumu ve tamamlanmasındaki en kritik faktör İlhad Levhası’ydı!
Bu durum, Dunn’ın az önce anlattıklarıyla çelişiyor gibiydi.
“Onlar… bazı habis tanrılar tarafından yaratılmış şeyler. Hangi çağda ortaya çıktığına, içinde ne barındırdığına ya da onu bu kadar özel kılanın ne olduğuna dair… benim de net bir fikrim yok. Eğer bu konuda herhangi bir ipucuna rastlarsan, derhal bana bildirmelisin. Bu husus, en üst düzeyde reaksiyonu hak eder,” dedi Dunn kaçamak bir tavırla. “Sana şiraze yitirme türlerinden birini söyledim. Şimdi… kalan dördünü anlatacağım.”
“Pekâlâ.” Klein, İlhad Levhası’na dair zihnini kurcalayan soruları şimdilik rafa kaldırıp pürdikkat dinlemeye koyuldu.
“İnsanlar zeki zihinlere sahip olsalar da fevkalade güçlerden yoksundur dedik ama… bu mutlak bir doğru değil. Her zaman birkaç şanslı, ya da belki şanssız demeliyim, kişi çıkar. Bunlar nispeten daha yüksek bir idrak ile doğarlar. Yani… ruhları sezebilme yetisiyle. Başkalarının duyamadığı sesleri duyar, göremediği şeyleri görürler. Aşkınların kısmi karakteristik özelliklerini taşırlar.”
Dunn konuşurken bakışlarını etrafındaki boşluğa dikmişti; bunu yaparken Klein’ın korkuyla ürperişini de izliyordu. “Başka bir deyişle… Onlar yarım bir 9. Mertebe Aşkın sayılırlar ve sabit karakteristiklere sahiptirler. Ah, 9. Mertebe ‘zincirin’ en alt kademesidir… Uzun lafın kısası, sadece o karakteristiklere karşılık gelen sabit bir Mertebe yolunu seçebilirler. Eğer başka iksirler içerlerse… sonuçları zihinsel buhrandan tutun da şirazeden çıkmaya… hatta daha da kötüsü, ölüme kadar varabilir.”
“Anladım.” Klein ağır ağır başını salladı.
“Üçüncü tür, ikinciye benzer. Bir Mertebe silsilesini seçtiğin an… artık o yoldan yürümeye mahkûmsundur. Pişmanlığa yer yoktur. Eğer başka ‘yolların’ denk Mertebelerinden iksirler içecek olursan… büyük ihtimalle birbirine karışmış, tuhaf ve çarpık güçler elde edersin. Ancak yarı çıldırmış bir ruh haline bürünmen neredeyse kesindir; alıngan ve hırçın, zalim ve kana susamış… yahut suskun ve melankolik.”
“Ve böyle bir hata için sana tanınan tek bir şans vardır. Sonrasında, ister asıl yolunun iksirini iç… ister halihazırda bulunduğun Mertebenin iksirini… varacağın yegâne sonuç şirazeden çıkmaktır. Bu noktada netice zihinsel ölüm olabilir… ya da bedenin darmadağın olup canavarlara, hatta kötü bir ruha dönüşebilir.” Dunn konuşmasını kahvesinden aldığı ağır bir yudumla böldü.
Anlatılanların ağırlığıyla dehşete düşen Klein, birkaç saniyelik ürkütücü bir sessizliğin ardından fısıldayabildi: “Peki ya dördüncü tür?”
“Dördüncü tür… heh. En yaygın karşılaşılan sorun da budur. Aslen fevkalade varlıklara ait olan güçleri elde etmek için iksirleri içtiğimizde, doğamıza aykırı bir dönüşüm geçiririz. Bu yüzden, o varlıkların ardında bıraktığı ruhsal kalıntılardan öyle ya da böyle etkileniriz. Belki belirtiler hemen baş göstermez, dışarıdan bakan biri hiçbir şey fark etmez… ancak bu kalıntılar zihnin karanlık köşelerinde pusuda bekler. Eğer kişi, iksirin getirdiği o fevkalade güçleri tam anlamıyla idrak etmeden ve zihnindeki o sinsi izleri silip atmadan… sırf bir üst Mertebenin iksirini içmek için acele ederse, delilik yavaş yavaş birikir. Sonunda şirazeden çıkma ihtimali katlanarak artar…” Dunn’ın sesi bıçak gibi kesiliverdi.
Kısa bir sessizliğin ardından ağır bir iç çekişle devam etti: “Biz Gece Şahinleri’nin iç kuralları gereği… bir ekip arkadaşımız ne kadar muazzam bir başarı gösterirse göstersin, son iksirini en az üç yıl önce içmiş olmalı ve terfi almadan evvel çok sıkı bir zihinsel muayeneden geçmelidir. Buna rağmen… her yıl şirazeden çıkan pek çok yoldaşımız oluyor.”
Ne kadar korkunç… Klein kesik bir nefes alarak sordu: “Öyleyse son tür nedir?”
Dunn’ın dudakları yukarı doğru kıvrılsa da yüzünde bir tebessümden eser yoktu.
“Beşinci tür, şirazeyi yitirmenin en temel gerekçesidir. Aşkınların ruhsal idraki, içtikleri iksirle az ya da çok güçlenir. Mertebe numarası küçüldükçe, bu idrak çok daha keskinleşir. Bu yüzden… başkalarının duyamadıklarını duyar, göremediklerini görür ve başkalarının asla karşılaşmayacağı şeylerle yüzleşirler. Durmaksızın gizemli bir ayartılmaya ve illüzyonumsu bir efsuna maruz kalırlar. Sınırları aşırı zorlandığında veya içlerindeki o açgözlü arzuya yenik düştüklerinde… ağır ağır şirazeden çıkma yoluna girerler.”
Dunn doğrudan Klein’ın gözlerinin içine bakarken, gri irislerinde Klein’ın yansıması titreşiyordu.
Sesi kasvetli bir ağırlığa büründü. “Gece Şahinleri’nin kurucusu Başpiskopos Chanis bir keresinde şöyle demişti: ‘Bizler muhafızlarız… ama aynı zamanda tehlikeye ve deliliğe karşı durmaksızın savaşan bir avuç zavallıyız.’”