Klein’ın sorusunu duyan, kumral uzun saçlarını zarif bir topuz yapmış güzel görevlinin yüzünde en ufak bir sabırsızlık emaresi belirmedi; kibar tebessümünü koruyarak konuştu. “Üyelerimiz kulüpte serbestçe başkalarına kehanetle bakabilir ve ücreti kendileri tayin eder; biz yalnızca çok cüzi bir pay alırız. Şayet kehanet baktırmak isterseniz şu kataloğa göz atabilirsiniz; içinde başkalarına bakmak isteyen üyelerin tanıtımları ve ücretleri yer alıyor.”
“Ne var ki bugün pazartesi öğleden sonra; üyelerimizin kahir ekseriyeti işte, meşguller. Yalnızca beşten azı geldi…”
Kadın bir yandan konuşurken bir yandan da Klein’ı kabul salonunda pencere kenarındaki koltuğa buyur etti. Ardından karşısına geçip kataloğu açtı ve şu anda kulüpte bulunan üyeleri gösterdi. “Hanass Vincent; Tingen’in meşhur kâhini, kulübün daimî hocasıdır. Kehanetin her türünde mahirdir, seans başına 4 soli alır.”
Amma pahalı… Bununla Benson, Melissa ve ben iki efsane akşam yemeği yerdik…
Klein fiyata içinden şaştı kaldı, karşılık vermedi.
Topuzlu kadın durumu görünce sayfaları çevirmeyi sürdürdü, üyeleri tek tek tanıttı. “…Ve sonuncusu, Glacis. Kulübe bu yıl katılmış bir üyemiz; tarot kehanetine hâkimdir, seans başına 2 peni alır.”
“Bayım, kimi seçmek istersiniz?”
Klein hiç çekinmeden cevap verdi. “Bay Glacis.”
“…” Karşılama görevlisi kadın iki saniye sustuktan sonra konuştu. “Bayım, peşinen ihtar etmem gerekir ki Bay Glacis henüz yeni başlayanlardan sayılır.”
“Anlıyorum, kendi kararımın mesuliyetini üstlenirim.” Klein tebessümle başını salladı.
“…Öyleyse lütfen beni takip edin.” Kadın ayağa kalktı ve Klein’ı kabul salonunun bitişiğindeki kapıdan içeri buyur etti.
Orada çok da uzun sayılmayacak bir koridor uzanıyordu. Koridorun sonunda kapısı açık bir toplantı odası vardı. İçerisi bol güneş alıyordu, masa ve sandalyelerle döşenmişti; etrafta gazeteler, mecmualar ve iskambil kâğıtları göze çarpıyordu. Odadan hafif bir kahve kokusu süzülüyordu.
Toplantı odasına iki oda kala görevli kadın Klein’a durmasını işaret etti; adımlarını hızlandırıp koridorun sonuna gitti ve yumuşak bir sesle seslendi. “Bay Glacis, kehanet için bir müşteriniz var.”
“Ben mi?” Hayret ve tereddüt dolu bir ses yükseldi hemen; ardından bir sandalyenin çekilme gıcırtısı duyuldu.
“Evet. Hangi kehanet odasını kullanmak istersiniz?” diye karşılık verdi kadın, sesinde hiçbir duygu kırıntısı olmadan.
“Sitrin Odası. Sitrini severim.” Glacis toplantı odasının kapısında belirdi, az ötede bekleyen Klein’a merakla baktı.
Otuzlu yaşlarında bir adamdı; esmer teni, koyu yeşil gözleri ve yumuşak, saman sarısı saçları dikkat çekiyordu. Beyaz gömlek üzerine siyah bir yelek giymişti; göğsünden sarkan monokluyla birlikte oldukça saygın ve kibar bir intiba bırakıyordu.
Görevli kadın başka bir şey söylemeden toplantı odasının hemen bitişiğindeki Sitrin Odası’nın kapısını açtı.
İçerideki perdeler sımsıkı kapalıydı, ışık loştu; sanki ilahların ve ruhların vahyi ancak böyle alınabilir, kehanet ancak böyle isabet edebilirdi.
“Merhaba, ben Glacis. Kehanet için beni seçeceğiniz hiç aklıma gelmezdi.” Glacis centilmence selam verip odaya adımladı ve uzun masanın arkasına oturdu. “Doğrusunu isterseniz henüz başkalarına bakmayı yeni yeni deniyorum, pek bir tecrübem yok. Şimdilik iyi bir kâhin sayılmam; hâlâ cayma fırsatınız var.”
Klein selama karşılık verip içeri girdi, kapıyı arkasından kapattı.
Perdelerden sızan ışığın altında tebessümle konuştu. “Pek dürüst bir beyefendisiniz, lakin ben kararlarında sebat eden biriyim.”
“Lütfen oturun.” Glacis karşısındaki sandalyeyi işaret etti, birkaç saniye düşündükten sonra ekledi. “Kehanet yalnızca bir hobi benim için. İnsan ömrü boyunca ilahlardan sık sık işaret alır, gelgelelim sıradan biri Rab’bin muradını doğru dürüst okuyamaz. Kehanetin varlık sebebi budur; benim bu kulübe katılma sebebim de tam olarak budur. Bu hususta kendime henüz pek güvenemiyorum. O yüzden sıradaki kehaneti bir fikir alışverişi, ücretsiz bir sohbet sayalım, ne dersiniz? Kulübün payını kendi cebimden karşılarım, alt tarafı çeyrek peni.”
Klein ne kabul etti ne de reddetti. Bunun yerine tebessümle lafa girdi. “Görünüşe bakılırsa gayet iyi, saygın bir işiniz var.”
Konuşurken hafifçe öne eğildi; sağ yumruğunu alnına dayayıp iki kez hafifçe vurdu.
“Lakin bu durum kehanetlerimin isabetini artırmıyor,” diye takıldı Glacis. Ardından duraksayıp sordu. “Başınız mı ağrıyor? Sağlığınızla alakalı bir kehanet mi baktırmak istemiştiniz?”
“Biraz. Asıl öğrenmek istediğim bir eşyanın nerede olduğu.” Klein arkasına yaslanırken cevabını çoktan hazırlamıştı.
Gözlerinin önünde Glacis’in beden hâlesi berrakça belirdi; akciğerlerinin etrafındaki turuncumsu kırmızı renk solgun ve cılızdı, üstelik diğer kısımların parlaklığını da gölgeliyordu.
Bu yorgunluk belirtisi değil…
Klein belli belirsiz başını salladı.
“Kayıp bir eşyayı aramak mı?” Glacis birkaç saniye düşündükten sonra konuştu. “Öyleyse evvela basit bir yoklama yapalım.”
Siyah masanın üzerindeki muntazam tarot destesini Klein’a doğru sürdü. “Sakinleşin. Zihninizde o eşyayı canlandırın ve içinizden ‘onu bulmak hâlâ mümkün mü’ sorusunu tekrarlayın. Bu esnada desteyi karıp kesin.”
“Pekâlâ.” Klein o kadim el yazmasının neye benzediğini sahiden hatırlamıyordu. Bu yüzden içinden tekrarlayacağı soruyu mecburen genişletti.
Antigonus ailesinin el yazması hâlâ bulunabilir mi?
Soruyu tekrarlarken desteyi ustalıkla kardı ve kesti.
Glacis en üstteki kartı aldı ve yatay biçimde Klein’ın önüne doğru itti. “Kartı saat yönünde çevirip dik konuma getirin, ardından açın. Eğer ters gelirse, yani karttaki resim size baş aşağı bakıyorsa, o eşyanın bir daha bulunamayacağına delalettir. Düz gelirse kehanete devam eder, tam olarak nerede olduğunu ararız.”
Klein söyleneni yaparak yatay duran kartı saat yönünde çevirip dikleştirdi.
Tarot kartını kenarından tutup çevirdi.
Resmi baş aşağı duran ters bir karttı.
“Ne yazık,” diye iç çekti Glacis.
Klein karşılık vermedi; bütün dikkati önündeki tarot kartına kilitlenmişti.
Ters duran karttaki figür, şatafatlı kıyafetler kuşanmış, başında gösterişli bir başlık taşıyan Soytarı’ydı!
Yine Soytarı mı? Bu kadarı da tesadüf olamaz… İhtiyar Neil’ın ve Asılmış Adam’ın anlattığına göre kehanet, Ruhaniyet’in Ruhani Alem’le ve daha üst bir katmandaki ‘ben’ ile kurduğu temasın neticesiydi. Tarot kartları da ‘sembolik vahyi’ okumayı kolaylaştıran bir aletten ibaretti. Teoride hangi aletle bakılsa fark etmez, netice değişmezdi…
Klein kaşlarını hafifçe çattı, bir süre düşündükten sonra sordu. “O eşyanın başkasının eline geçip geçmediğine bakabilir miyiz?”
“Elbette, az önceki usulle baştan alalım,” dedi Glacis hevesle başını sallayarak.
Klein sorusunu zihninde tutarak desteyi yeniden kardı ve kesti.
Kartı çekti, yatay koydu, saat yönünde çevirip dikleştirdi. Hazırlığını ciddiyetle tamamladı.
Bir nefes aldı, elini uzatıp tarot kartını açtı.
Ne olur yine Soytarı çıkmasın…
İçinden yakarırken bir anda rahatladı. Çünkü açılan kart Yıldız’dı, ters gelmişti!
“Görünüşe göre eşya henüz kimsenin eline geçmemiş,” diye gülümseyerek yorumladı Glacis.
Klein başını salladı; sağ elini kaldırıp düşünüyormuş gibi kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurdu. Ardından pantolonunun cebinden koyu bakır pırıltılı iki peni çıkarıp Glacis’in önüne sürdü.
“Ücretsiz dememiş miydim?” dedi Glacis kaşlarını çatarak.
Klein gülümseyerek ayağa kalktı. “Bu, kehanete duyulan hürmettir.”
“Pekâlâ, cömertliğiniz için teşekkür ederim.” Glacis ayağa kalkıp elini uzattı.
El sıkıştılar. Klein iki adım geri çekilip döndü, kapıya yürüyüp kolu çevirdi.
Tam çıkmak üzereyken durdu, arkasına dönüp hafifçe seslendi. “Bay Glacis, en kısa zamanda bir hekime görünmenizi tavsiye ederim. Bilhassa akciğerlerinize baktırın.”
“Neden ki?” diye sordu Glacis şaşkınlıkla.
Kehanetin sonucunu beğenmedi de bana beddua mı ediyor?
Klein biraz düşünüp konuştu. “Yüzünüzün renginden anlaşılan bir araz; siz… şey, kaşlarınızın arası kararmış.”
“Kaş arası kararması…” Glacis böylesi bir tabiri ilk defa duyuyordu.
Klein daha fazla izahat vermedi; gülümseyerek odadan çıktı, ahşap kapıyı ardından kapattı.
“Ruhsatsız bir hekim mi, yoksa köy aktarı mı?” Glacis eğlenerek başını iki yana salladı, kehanette kullandığı gümüş aynayı eline aldı.
Dikkatle baktığında kaşlarının arasının sahiden kararmış olduğunu gördü.
Gelgelelim bu, ortamın işiydi: perdeden sızan o cılız ışıkta kaşlarının arası ne kelime, bütün yüzü kapkara görünüyordu!
“Pek de hoş bir şaka sayılmaz…” diye mırıldandı Glacis.
Yine de içi pek rahat etmeyince kendi sağlığı için bir kehanete baktı ve bir mesele olmadığını teyit etti.
…
Kehanet Kulübü’nden ayrıldığında Klein’ın zihninde geleceğe dair bir plan daha şekillenmişti.
Bir an evvel para biriktirip yıllık aidatı ödemek, kulübe üye olmak ve böylelikle sözde ‘kâhin’ rolüne bürünmekti.
Kendi başına çalışmayı düşünmemesinin sebebi vardı: şimdilik ne imkânı ne de çevresi vardı. Sokağa çıkıp seyyar satıcılık etmesi ise mümkün değildi. En nihayetinde bir beyefendiydi; ar damarı da çatlamamıştı.
Birkaç dakika sonra gelen umumi at arabasına bindi. 2 peni verip pek de uzakta sayılmayan Tuzdiyarı Sokağı’na vardı.
Karadiken Güvenlik Şirketi’nin kapısını itip içeri girdiğinde alışık olduğu kahverengi saçlı kızı göremedi. Danışma tezgâhının arkasında yalnızca şairane edasıyla, siyah saçlı ve yeşil gözlü Leonard Mitchell oturuyordu.
“İyi günler. Rozanne nerede?” diye sordu Klein, şapkasını çıkarıp selam verdikten sonra.
Leonard gülümseyerek bölme kapısını işaret etti. “Bu gece silahhanede nöbetçi.”
Klein başka bir şey soramadan, Leonard bir meseleyi tartıyormuş gibi konuştu. “Klein, aklımı kurcalayan bir şey var.”
“Nedir?” Klein boş boş baktı.
Leonard ayağa kalktı, sakin bir ses tonuyla gülümsedi. “Welch ile Naya neden oracıkta intihar etti de sen evine döndün?”
“Muhtemelen o meçhul varlık Antigonus ailesinin el yazmasını alıp saklamamı istedi,” dedi Klein, herkesçe kabul edilmiş tahmini dile getirerek.
Leonard birkaç adım yürüdü. Aniden dönüp dosdoğru Klein’ın gözlerinin içine baktı. “Sizi intihara sürüklemelerinin gayesi şahit bırakmamak, izleri silmek idiyse, neden o el yazmasını oracıkta yok etmeni sağlamadılar?”