Öğleden sonraki kızgın güneşin altında Klein evden çıktı.
Demir Haç Sokağı’ndan Welch’in evine kadar yürüyeceği için resmî takımını, silindir şapkasını ve deri çizmelerini çıkarıp yerine keten bir gömlek, eskimiş kahverengi bir ceket, ceketle aynı renk yuvarlak kenarlı bir fötr şapka ve eski deri ayakkabılar giymişti. Böylece ter kokusunun o ateş pahası takıma sinmesinden korkmasına gerek kalmayacaktı.
Nergis Sokağı boyunca Demir Haç Sokağı’na doğru ağır adımlarla ilerledi; dönemeçteki meydanın yanından geçerken elinde olmadan gözü oraya kaydı.
O çadırlar çoktan ortadan kaybolmuştu; önceki sirk, gösterisini tamamlayıp buradan ayrılmıştı.
Klein aslında kendisine fal bakan o hayvan terbiyecisinin gizlenmiş bir usta olduğunu hayal etmişti. Kendi sıradışılığını fark ettiği için onu yönlendirmek amacıyla hususi olarak karşısına çıktığını, ileride mutlaka tekrar karşılaşacaklarını ve kendisine bazı imalarda bulunacağını sanmıştı. Ancak bunlardan hiçbiri gerçekleşmemiş, kadın sirkle birlikte bir sonraki durağına doğru yola çıkmıştı.
Hayat öyle klişe senaryolara göre işlemiyor işte…
Klein kendi hâline gülüp başını salladı ve Demir Haç Sokağı’na yöneldi.
Demir Haç Sokağı tek bir sokaktan ibaret değildi; adına yakışır şekilde, kesişen iki caddeden oluşuyordu.
Merkezindeki dörtyol ağzıyla Sol Sokak, Sağ Sokak, Yukarı Sokak ve Aşağı Sokak olarak dörde ayrılıyordu; Klein, Benson ve Melissa’nın önceden kaldığı apartman da Aşağı Sokak’taydı.
Fakat apartmanda ve civarında oturan ahali, bulundukları yeri Aşağı Sokak olarak görmüyor, kendilerince ‘Orta Sokak’ tabirini uydurarak burayı iki yüz metre ileride, yolun devamındaki yoksul mahalleden ayırıyorlardı.
Orada tek bir yatak odasına beş, altı, hatta bazen on kişi tıkışıyordu.
Klein Sol Sokak’ın kenarından yürürken zihni dağıldı; Antigonus Ailesinin El Yazması’nı, nerede olduğunun bilinmeyişini, Gece Şahinlerinin ona verdiği ehemmiyeti ve bütün bunlardan doğan o kanlı hadiseyi hatırladı.
Yüreği yavaşça ağırlaştı, yüzü karardı.
Tam o sırada kulağına tanıdık bir ses çalındı.
“Klein’cığım.”
Hmm?
Klein merakla başını çevirdiğinde kendini “Smyrin Fırını”nın önünde buldu; saçları ağarmış Bayan Wendy, yüzünde mülayim bir tebessümle el sallayarak ona sesleniyordu.
“Pek… Pek neşeli görünmüyorsun?” dedi Wendy tatlılıkla.
Klein yüzünü sıvazlayıp cevap verdi. “Birazcık.”
“Ne kadar derdin olursa olsun, yarın nasılsa gelecek,” dedi Bayan Wendy gülümseyerek. “Gel, yeni yaptığım tatlı buzlu çayın tadına bakıver, buralıların ağız tadına uyar mı bilemedim.”
“Buralılar mı? Bayan Smyrin, siz buralı değil misiniz?” dedi Klein tebessümle başını sallayarak.
Tadına bakmak bedava demek oluyordur herhâlde?
Wendy Smyrin dudağının kenarını hafifçe kıvırıp konuştu. “Bildin. Ben aslen güneyliyim, kocama takılıp Tingen’e geldim; kırk yıldan fazla oldu herhâlde. Ha ha, o zamanlar Benson henüz doğmamıştı, annenle baban tanışmamıştı bile.
“Kuzeyin yemek tarzına bir türlü alışamadım, gözüm hep memleketimin yemeklerinde; domuz sosisini, patates ekmeğini, fırınlanmış krepleri, domuz yağında kızarmış sebzeleri, özel soslu kızartma etleri özlüyorum.
“Ha, bir de tatlı buzlu çayı özlüyorum…”
Klein bunları duyunca gülümsedi. “Bayan Smyrin, insanı acıktıran bir mevzu bu… Ama kendimi çok daha iyi hissediyorum, teşekkür ederim.”
“Güzel yemekler insanın kederini her zaman iyileştirir.” Wendy, Klein’a kahverengiye çalan kırmızımsı bir sıvı uzattı. “Hafızamda kaldığı kadarıyla hazırladığım tatlı buzlu çay; bak bakalım tadı güzel olmuş mu.”
Klein teşekkür edip bir yudum aldı; içeceğin tadı Dünya’daki buzlu siyah çayı andırıyordu ama o kadar keskin değildi, çay aroması daha yoğun, ferahlığı daha belirgindi ve yakıcı güneşin getirdiği harareti anında söküp atmıştı.
“Fevkalade!” diye hayranlığını dile getirdi.
“İçim rahatladı öyleyse.” Wendy gözlerini kısarak gülümsedi ve Klein’ın o bir bardak tatlı buzlu çayı bitirişini müşfik bakışlarla izledi.
Bayan Smyrin ile yeni eve taşınma mevzusu üzerine bir süre lafladıktan sonra Klein en iyi bildiği sokağa döndü.
Öğleden sonra vakti buradaki seyyar satıcılar iyice azalmıştı; saat beş buçuktan sonra tekrar toplanırlardı, geriye kalanlar da bezgin ve mayışmış bir hâldeydi.
Köşeyi dönüp buraya girdiği anda Klein’ın içine nedensiz bir kasvet çöktü; tanım tarif olunmaz bir baskı, çöküntü ve keder hissi göğsüne oturdu.
Ne oluyor ya?
Kendindeki tuhaflığı anında fark edip durakladı, etrafına göz gezdirdi; ancak sıra dışı bir şeye rastlamadı.
Biraz düşündükten sonra Klein elini kaldırıp, düşünüyormuş gibi yaparak kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurdu.
Görüş alanı anında değişti; seyyar satıcıların ve birkaç yayanın hâleleri belirdi.
Klein henüz sağlık durumlarını gösteren renklere dikkatle bakmaya fırsat bulamadan, hisleri temsil eden o kesif karartının çekimine kapıldı.
Gözlemlediği kişilerin zihninden geçenleri tam olarak kestiremiyordu; fakat o bedbinlik, hissizlik ve keder hissi zihnine kazındı.
Çevresine bakındığında etraftaki bütün tonların bu loşluktan ibaret olduğunu gördü; tepelerindeki güneş bile bu karartıyı dağıtmaya yetmiyordu.
Bu, kaç gündür, kaç aydır, kaç yıldır üzerlerine sinmiş bir kasvetin tortusuydu.
Bunu görünce Klein sebebini bir anda anladı.
İhtiyar Neil’in dediği gibi, Basireti açıkken yabancı bir muhite girmek insanı kolayca huzursuz ediyor, başkalarının duyguları da kolayca ona bulaşıyordu.
Benzer bir kaide Firaset kabiliyeti için de geçerliydi. Bu, Kâhin olduktan sonra haricen bir talim gerekmeksizin kazanılan bir melekeydi; reddedilmesi imkânsız, edilgen bir sezişti ve insanın bazı anormal vaziyetlerin mevcudiyetini doğrudan hissetmesini sağlıyordu.
Sezmek, bir dereceye kadar temas etmek demektir. Bu yüzden Ruh Aracısı gibi bir Aşkının gözünde herkesin firasetinin kuvveti apaçık görünür; gecedeki bir meşale gibi. Firaseti kuvvetli olanlar da anormal ve şiddetli bir havadan tabii olarak, kolayca etkilenir; bunu kavramak, denetlemek ve buna alışmak ancak tekrar tekrar talimle mümkündür.
“Böylesine kasvetli bir ‘renk tonu’ herhâlde uzun yıllar içinde oluşmuştur, değil mi?” diyerek iç çekti Klein. Başını sallarken derinden etkilenmişti.
Kaşlarının arasına iki kez daha hafifçe vurdu ve ruhaniyetini toplamaya gayret etti.
Tak. Tak. Tak. Klein adım adım apartmana doğru yürüdü. Var olabilecek diğer anormallikleri ve sezilmesi güç bağları hissederek, ‘kendisi’ tarafından saklanan Antigonus Ailesinin El Yazması’nı aradı.
Sokaklar her zamanki gibiydi; pis sular, çöpler… Ancak apartmanın kapısına varınca etraf biraz temizlenebildi.
Klein yarı açık kapıyı itip içeri girdi ve güneşin ulaşamadığı o karanlıkta, birinci katı şöyle bir dolandı.
Ahşap merdivenleri gıcırtılar çıkararak basamak basamak tırmandı.
İkinci kat her zamanki gibi ışıktan mahrumdu. Klein firasetini serbest bırakıp doğrudan loşluğa baktı.
Lakin el yazmasına dair tek bir iz bulamadığı gibi, görünmez tek bir ruhani beden dahi seçemedi.
“Bu kadar kolay rastlansaydı, sıradan insanların ekserisi aşkın şeylerin varlığından bihaber kalmazdı ki…” diye kendi kendine hayıflandı Klein.
Ruhların çoğunun ruhani beden hâlinde değil, ruhaniyet hâlinde var olduğunu; onlarla ancak bir Ruh Aracısının hakkıyla irtibat kurabileceğini artık anlamıştı.
Üçüncü katı da dolaştıktan sonra Klein apartmandan çıktı ve hafızasındaki yolları izleyip yürüyerek Welch’in evine doğru koyuldu.
Tam bir saat yürüdü ama yol boyunca yine hiçbir şey bulamadı.
Bahçeli köşkün dışında dikilen Klein, kilitli demir kapının ardından binayı süzüp kendi kendine mırıldandı. “Welch’in evini aramama gerek yoktur herhâlde? Kaptan ile Daly Hanım burayı zaten karış karış aramışlardır…
“Hem bende buranın anahtarı da yok, duvarı aşacak hâlim yok ya…
“Yarın başka bir güzergâhtan gelir denerim…
“Bugün o kadar yol yürüdüm ama ortalıkta bir adım sayar sıralaması bile yok…”
İçinden söylenerek yakındaki mahalleye doğru geri döndü; umumi at arabasına binip Karadiken Güvenlik Şirketi’ne gitmeyi, bugünkü otuz mermilik hakkını alıp zaman kaybetmeden talim yapmayı planlıyordu.
Bir Kâhin’in süratli ve etkili bir saldırı yolundan yoksun oluşunu ancak altıpatlar ile baston kapatabilir!
Welch’in evinin civarı hayli temizdi. Caddenin iki yanında vitrinleri pırıl pırıl pek çok dükkân sıralanmıştı.
Sokağı dönünce Klein tam umumi at arabası durağını arayacağı sırada, gözü aniden karşı binanın ikinci katındaki birkaç tabelaya takıldı:
‘Harold Bonmarşesi.’
‘Emekli Subaylar Kulübü.’
‘Kehanet Kulübü.’
…
Kehanet Kulübü…
Bu ismi içinden tekrarlayan Klein, aniden bir Kâhin rolü ‘oynamak’ zorunda olduğunu hatırladı.
Gidip bir bakmalıyım… Yeni fikirler edinmeli…
Zihni türlü düşüncelerle çalkalanırken Klein caddeyi karşıya geçti, ikinci kata çıkıp salona girdi ve karşılama işine bakan güzel hanımın önünde durdu.
Kestane sarısı saçlarını tepesinde toplamış olan hanım, Klein’ı şöyle bir süzüp tebessümle konuştu. “Beyefendi, fal baktırmaya mı geldiniz, yoksa kulübümüze katılmak mı istersiniz?”
“Katılmanın şartları nelerdir?” diye öylesine sordu Klein.
Kestane sarısı saçlarını tepesinde toplanmış hanım, alışkın bir edayla izah etti. “Mufassal bilgilerinizi doldurup yıllık üyelik aidatını yatırıyorsunuz. İlk yıl 5 Sterlin, sonraki yıllar ise senede 1 Sterlin. Müsterih olun, biz o siyasi yahut ticari kulüpler gibi değiliz; oralara ancak asli bir üyenin tavsiyesiyle girebilirsiniz.
“Üyelerimiz kulübün toplantı odasından, muhtelif kehanet odalarından ve kehanet aletlerinden ücretsiz faydalanabilir; ikramımız olan çay ile kahveden içip abone olduğumuz gazete ve mecmuaları ücretsiz okuyabilirler. Öğle ve akşam yemeklerini, alkollü içkileri, kehanet kitapları ile kehanet malzemelerini de maliyet fiyatına satın alabilirler.
“Üstelik her ay en az bir namlı falcıyı ders vermesi, müşkülleri halletmesi için davet ediyoruz.
“En mühimi de, kendiniz gibi aynı merakı paylaşan bir dost meclisi bulup tecrübe alışverişinde bulunabilirsiniz.”
Kulağa hoş geliyor. Ama… Ama küçük bir sorun var, bende para yok…
Klein kendi hâline acı acı gülümsedikten sonra lafı değiştirdi. “Peki ya sadece fal baktırmak istersem?”