Gerçek bir Ruh Aracısı…
Klein içinden duyduklarını tartarken başka bir şey söylemedi ve faytondan inen Dunn Smith’i takip etti.
Welch’in Tingen’deki evi bahçeli, müstakil bir yapıydı. İşlemeli demir kapıların ardında uzanan yol, yan yana dört faytonun geçebileceği kadar genişti. Yolun iki yanına elli metrede bir sokak lambaları dizilmişti. Klein’ın önceki hayatında gördüklerinden farklıydılar; hepsi birer gaz lambasıydı ve yakılmalarını kolaylaştırmak amacıyla boyları yetişkin bir erkeğin hizasında tutulmuştu.
Siyah metal, camı kafes gibi sıkıca sararak klasik kâğıt fenerleri andıran gölgeler yaratıyordu. Soğuk ve sıcak iç içe geçmiş, aydınlık ile karanlık tek bir bedende can bulmuştu.
Klein ve Dunn Smith, gün batımının kızıl ışıklarıyla örtülmüş patikada yürüyerek aralık bırakılmış demir kapıdan Welch’in kiralık evine girdiler.
Ana girişin hemen karşısında, iki katlı eve doğru uzanan beton bir yol vardı. Buradan da iki fayton rahatça geçebilirdi. Sol tarafta bir bahçe, sağda ise çimenlik bir alan göze çarpıyordu. Çiçeklerin o hoş, hafif kokusu taze çimenlerin serinliğiyle birbirine karışıyor, insanın içine huzur veren bir ferahlık sunuyordu.
İçeri adımını atar atmaz, Klein aniden ürpererek etrafa bakındı.
Bahçede, çimenlerin arasında bir yerlerde, çatıda, salıncağın arkasında, karanlık bir köşede… bir çift değil, sayısız gözün onu izlediğini hissediyordu!
Ortalıkta kimsecikler yoktu. Ancak Klein kendini iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir caddenin ortasında gibi hissediyordu.
Bu tekinsiz tezat, bu tuhaf his, kaslarını kaskatı kesti. Enseden kuyruk sokumuna kadar buz gibi bir ter boşaldı.
“Burada bir terslik var!”
Yanında yürüyen Dunn’ın ifadesinde en ufak bir sarsılma yoktu. “Görmezden gel gitsin,” diye yanıtladı sakince.
Madem bir “Gece Şahini” böyle diyordu, Klein mecburen boyun eğdi. Adım adım izlenmesine, gözetlenmesine ve süzülmesine rağmen o görünmez kalabalığın kaynağını bulamamanın getirdiği o dondurucu dehşete katlanarak evin ana girişine kadar ilerledi.
Biraz daha böyle devam ederse yemin ederim kafayı sıyıracağım…
Dunn kapıyı çalmak için elini uzattığında, Klein hızla arkasına dönüverdi. Görünürde kimsecikler yoktu. Sadece rüzgârda usulca sallanan çiçekler vardı.
“İçeri gelin, beyler.” Evin içinden ruhani, tekinsiz tınıya sahip bir ses süzüldü.
Dunn kapı kolunu çevirip içeri adımladı. Kanepede oturan kadına dönerek, “Daly, bir sonuç var mı?” diye sordu.
Oturma odasındaki avize yakılmamıştı. Mermer bir orta sehpanın etrafını iki deri kanepe çevreliyordu.
Sehpanın üzerinde yanan tek bir mum vardı ancak yaydığı ışık kobalt mavisiydi. Bu ruhani parıltı; yarı açık oturma odasını, yemek bölümünü ve mutfağı tuhaf, kasvetli bir örtü gibi sarmalamıştı.
Kanepenin ortasında, mavi göz farı ve allık sürmüş, kapüşonlu siyah bir cübbe giyen bir kadın oturuyordu. Bileğinde, ucundan beyaz bir kristal sarkan gümüş bir bileklik göze çarpıyordu.
Onu gördüğü an Klein’ın içini tarif etmesi güç bir his kapladı. Kadın tıpkı gerçek bir ruh aracısı gibi giyinmişti…
Kendi tiplemesinin karikatürü falan mı bu kadın?
O tekinsiz güzelliğiyle “ruh aracısı” Daly, parıldayan zümrüt gözleriyle Klein’a kısa bir bakış attı. Ardından Dunn Smith’e dönerek, “Orijinal ruhların hepsi kaybolmuş. Welch ve Naya’nınkiler de dâhil,” dedi. “Şu an buradaki bu küçük yaramazların hiçbir şeyden haberi yok.”
Ruhlar mı? Ruh Aracısı… Deminden beri beni gözetleyen o görünmez şeyler ruh muydu yani? Hem de bu kadar çok muydular? Klein şapkasını çıkarıp göğsüne bastırdı ve hafifçe eğilerek, “İyi akşamlar, Hanımefendi,” dedi.
Dunn Smith iç geçirdi. “İşimiz zor…”
“Daly, bu Klein Moretti. Bak bakalım ondan bir şeyler öğrenebilecek misin.”
Ruh Aracısı Daly bakışlarını derhal Klein’a çevirdi. Tekli koltuklardan birini işaret etti. “Lütfen, oturun.”
“Teşekkür ederim.” Klein uysalca birkaç adım atıp koltuğa yerleşti. Kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi çarpıyordu.
Hayatta kalıp kalamayacağım, bu işten yakamı sıyırıp sıyıramayacağım ya da sırlarımın açığa çıkıp çıkmayacağı tamamen bundan sonra olacaklara bağlı!
Ve ona asıl çaresiz hissettiren şey, güvenebileceği hiçbir dayanağının olmamasıydı. Tek umudu, içindeki o doğuştan gelen garipliğe bel bağlamaktı…
Bu durum cidden hayra alamet değil…
Dunn, Klein’ın karşısındaki ikili kanepeye oturdu. Daly ise belindeki keseden başparmak büyüklüğünde iki cam şişe çıkardı.
Zümrüt gözlerinin içi gülerek Klein’a baktı. “Burada biraz yardıma ihtiyacım var. Sonuçta bir düşman değilsin, sana kaba davranamam. Bu seni rahatsız edebilir ya da canını yakabilir. Hatta üzerinde bazı ciddi, kalıcı hasarlar bile bırakabilir. Sana, tenini narin ve yumuşak hissetmeni sağlayacak bazı kokular vereceğim. Böylece yavaş yavaş kendini serbest bırakıp o hislerin tadını doyasıya çıkarabileceksin.”
Bu cümlenin gidişatı hiç hayra alamet değil… Klein’ın ağzı şaşkınlıkla açık kaldı.
Karşısında oturan Dunn gülerek, “Tuhafına gitmesin,” dedi. “Biz Fırtınalar Hakimi Kilisesi’ndeki o yobazlardan farklıyız. Burada hanımlar da erkeklere sözlü olarak takılabilir. Senin bunu anlayabilmen gerek. Annen Ebedi Gece Tanrıçası’nın sadık bir inananıydı. Sen ve ağabeyin eskiden kilisedeki pazar okuluna giderdiniz.”
“Anlıyorum. Sadece onun bu kadar… bu kadar…” Klein doğru kelimeleri bulamayarak elleriyle garip bir jest yaptı. Neredeyse eski dünyasına ait o “bel altı üstadı” argosunu yumurtlayıverecekti.
Dunn dudaklarını hafifçe kıvırdı. “Endişelenme. Aslında Daly bunu nadiren yapar. Sadece seni sakinleştirmek için bu yöntemleri kullanıyor. Şahsen o… erkekler yerine cesetleri tercih eder.”
“Beni sapıkmışım gibi gösteriyorsun,” dedi Daly gülümseyerek.
Küçük şişelerden birini açıp parlak mavi mum alevinin üzerine birkaç damla damlattı.
“Gece vanilyası, uyku çiçeği ve papatya… Hepsi damıtılıp özü çıkarılarak bu aromatik çiçek esansını oluşturdu. Ben buna ‘Amantha’ diyorum. Hermesçe’de sükûnet anlamına gelir. Kokusu gerçekten olağanüstü.”
Sohbet ederlerken titreşen mum alevi, çiçek esansını buharlaştırarak kokunun tüm odayı doldurmasını sağladı.
Büyüleyici güzellikteki bir rayiha Klein’ın burnundan içeri süzüldü. Gerginliğinden eser kalmamıştı. Gecenin sessiz karanlığına dalıp gitmişçesine anında sakinleşiverdi.
“Bu şişenin adı Ruhun Gözü. Ejderkanı ve kavak ağaçlarının kabukları ve yaprakları güneşte yedi gün kurutulur, üç kez kaynatılır. Sonra Lanti Şarabı’na yatırılırlar. Tabii, bu işlemler sırasında birkaç efsun da okunur…” Daly sıvıyı tarif ederken kehribar rengi madde kobalt mavisi mum alevinin üzerine damladı.
Aromatik şarabın o ruhani kokusunu içine çektiğinde Klein, mum alevinin vahşice dans ettiğini fark etti. Daly’nin mavi göz farı ve allığının parıltısı tuhaf bir şekilde ışıldıyor, Klein’ın gözü etrafı çift görecek kadar bulanıklaşıyordu.
“Ruh aracılığı için muazzam bir yardımcıdır. Aynı zamanda fazlasıyla büyüleyici bir çiçek özüdür…”
Daly açıklamalarına devam ederken, sesi sanki her yönden yankılanıyormuş gibi geliyordu.
Neler olduğunu anlamaya çalışan Klein etrafına bakındı ve her şeyin sallanarak bulanıklaştığını fark etti. Kat kat sisle sarmalanmış gibiydi. Bedeni bile silikleşerek sallanıyor, havalanıp dengesini yitirmeden önce ufalanıp gidiyormuş gibi hissediyordu.
Renkler empresyonist bir tablo misali birbirine karışmıştı; kırmızılar daha kırmızı, maviler daha mavi ve siyahlar daha siyahtı; her zamankinden çok daha belirgin görünüyorlardı. Rüyayı andıran, puslu bir manzaraydı bu. Görünmeyen binlerce insan kendi aralarında tartışıyormuşçasına etraftan seçilebilir mırıltılar süzülüyordu.
Bu hissiyat geçen yaptığım şans artırma ritüeline benziyor… Bi kafamı patlatacakmış gibi hissettiren o delilik kısmı eksik… diye geçirdi içinden etrafı süzerken.
Bakışları zümrüt kadar berrak bir çift göze kilitlendi. Daly, siyah cübbesiyle bulanık bir “kanepede” oturuyordu. Bakışları tuhaf bir biçimde Klein’ın başının tam tepesine odaklanmıştı. Gülümsedi ve nazik bir sesle konuştu: “Kendimi düzgünce tanıtmama izin ver. Ben Ruh Aracısı Daly.”
Hâlâ mantıklı düşünebiliyorum… Tıpkı o şans artırma ritüelinde ve o toplantıdaki gibi… Bu düşünceler zihninden süzülürken bilerek sersemlemiş gibi davranarak mırıldandı: “Merhaba…”
“İnsanların zihin dünyaları son derece uçsuz bucaksızdır. Zihnin içinde pek çok sır gizlidir. Okyanusa bir bak. Hakkında bildiğimiz her şey sadece yüzeyde kalan kısımdır. Ancak gerçekte, okyanusun derinliklerinde görünmeyen çok daha büyük bir parça yatar. Adaların ötesinde bütün bir okyanus uzanır. Ve ruhsal dünyayı simgeleyen o uçsuz bucaksız gökyüzü…
“Sen bedeninin ruhusun. Yalnızca yukarıdaki adaları değil, denizin altında gizlenenleri ve tüm okyanusu da biliyorsun…
“Var olan her şey ardında birtakım izler bırakır. Adaların yüzeysel anıları silinmiş olabilir ancak denizin altında ve okyanusun tamamında kalanların, mutlaka o derinliklerde bırakılmış bir izdüşümü olacaktır…”
Daly kelimeleriyle Klein’ı efsunlayarak konuşmaya devam etti. Etraftaki belirsiz rüzgârlar ve gölgeler de benzer biçimlere bürünmüştü. Sanki Klein’ın ruhu, taranmayı ve keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir okyanus suretinde tamamen açığa çıkmış gibiydi.
Klein sabırla izledi, ara sıra okyanusu hafifçe ‘dalgalandırdı’. Ardından boşluktan yankılanıyormuş gibi tınlayan bir sesle mırıldandı: “Hayır… Hatırlayamıyorum… Unutmuşum…”
Istırabını tam kararında, fazlasıyla inandırıcı bir dozda dışa vurmuştu.
Daly onu bir kez daha yönlendirmeyi denedi ancak zihni tamamen berrak olan Klein bundan etkilenmedi.
“Pekâlâ. Burada bitiriyoruz. Gidebilirsin.”
“Gidebilirsin.”
“Gidebilirsin…”
O ruhani sesin yankısı sönümlendi ve Daly gözden kayboldu. Aromatik şarabın o tekinsiz esansı ve uçucu kokusu yeniden belirginleşirken, rüzgâr ve gölgeler de dinginleşti.
Renkler o eski, normal hâline döndü ve o puslu his tamamen dağıldı. Klein’ın bedeni hafifçe sarsılıverdi ve dengesini yeniden buldu.
Ne ara kapattığını bile hatırlamadığı gözlerini açtığında, parlak mavi alevli mumun hâlâ önünde durduğunu gördü. Dunn Smith kanepesinde her zamanki gibi rahatça arkasına yaslanmıştı. Siyah kapüşonlu cübbesiyle Daly de öyle.
“Neden o habis deliler sürüsünün… Psikoloji Simyacıları’nın teorisini kullandın?” Dunn kaşlarını çatarak Daly’ye dikti gözlerini.
Daly o iki küçük şişeyi belindeki keseye geri koyarken sakince yanıtladı. “Bence oldukça isabetli bir teori. En azından, daha önce temas kurduğum bazı… şeylerle uyuşuyor.”
Dunn’ın cevap vermesini beklemeden omuz silkip ekledi: “Bu sinsi mahlukat ardında tek bir iz bile bırakmamış.”
Bunu duyan Klein’ın içinden koca bir dağ kalktı. Numaradan bir şaşkınlıkla, “Ah, bitti mi? Ne oldu? Sadece kısa bir şekerleme yapmışım gibi hissettim…” diye sordu.
Testi geçtim, değil mi?
Neyse ki şu ‘şans artırma ritüeli’ ile iyi bir prova yapmıştım!
“Öyle farz et.” Dunn onun sözünü keserek Daly’ye döndü. “Welch ve Naya’nın cesetlerini inceledin mi… Yani demek istediğim — onlardan dişe dokunur bir şey çıkarabildin mi?”
“Cesetler konuşmaya yaşayanlardan çok daha heveslidir.” Daly ayağa kalkıp mumu işaret etti. “Ne yazık ki Welch ve Naya gerçekten intihar etmiş. Yani onları buna sürükleyen o güç cidden korkutucu olmalı. Geride en ufak bir kalıntı bile bırakmamış… Biraz dinlenmeye ihtiyacım var.”
Kobalt mavisi ışıltı sönüverdi ve evin içi anında dışarıdaki o bulanık kızıllığın istilasına uğradı.
…
“Tebrikler. Artık evine dönebilirsin… Ancak unutma, bu olayı sevdiklerine anlatmayacaksın. Bana bunun sözünü vermelisin,” dedi Dunn, Klein’ı kapıya doğru yönlendirirken.
Klein şaşkınlıkla, “Kötü ruhların ardında bıraktığı izleri veya lanetleri falan incelememize gerek yok mu?” diye sordu.
“Daly bundan bahsetmedi… Demek ki gerek yok,” diye yanıtladı Dunn sakince.
Klein biraz olsun rahatlamıştı. Ancak önceki endişeleri zihnine hücum edince telaşla atıldı: “Bundan sonra başımın belaya girmeyeceğinden nasıl emin olabilirim?”
“Endişelenme.” Dunn dudaklarını hafifçe büzdü. “Geçmişteki benzer vakaların istatistiklerine dayanarak konuşuyorum… Hayatta kalanların yüzde sekseni korkunç bir yan etkiyle karşılaşmıyor. Yani… Bildiğim kadarıyla böyle… Aşağı yukarı… Üç aşağı beş yukarı…”
“Öyleyse… geriye kalan o zavallı beşte birlik bir kesim var demektir…” Klein şansını zorlamaya pek cüret edemiyordu.
“O hâlde aramıza sivil personel olarak katılmayı düşünebilirsin… Bu sayede, herhangi bir ön belirti olursa bunu vaktinde fark edebiliriz,” dedi Dunn faytona doğru ilerlerken rahat bir tavırla. “Ya da kısaca bir Aşkın olursun… Sonuçta biz dadı değiliz — bütün gün bebek bakıcılığı yapıp kadınlarla ne haltlar yediğini bile izleyemeyiz.”
“Olabilir miyim ki?” diye mırıldandı Klein.
Elbette pek bir beklentisi yoktu. Sonuçta Gece Şahinleri’nin bir parçası olmak ve o Aşkınların gücünü elde etmek bu kadar kolay olabilir miydi hiç?
Bu Aşkınların gücüydü sonuçta!
Dunn adımlarını durdurdu ve başını yana çevirip ona baktı.
“Olamazsın diye bir şey yok… Duruma göre değişir.”
Ne? Sözlerindeki bu ani manevra Klein’ı afallatmıştı. Faytonun yanında öylece kalakalmış bir hâlde, “Gerçekten mi?” diye sordu.
Sen kime numara çekiyorsun? Bir Aşkın olmak bu kadar kolay olabilir miydi hiç?
Dunn hafifçe güldü. Gri gözleri faytonun gölgeleri arasına gizlenmişti.
“Bana inanmıyorsun, değil mi? Aslına bakarsan… bir Gece Şahini olduğunda pek çok şey kaybedersin. Örneğin — özgürlüğünü.”
“Şu an bunu konuşmasak bile başka bir mesele daha var… Birincisi; sen kilise mensubu sınıfından değilsin, kendini adamış bir inanan da değilsin. Yani — canının istediğini seçemez veya en güvenli yolu tercih edemezsin.”
“Ve ikincisi…” Dunn tutacağa asılıp kendini faytonun içine çekerken devam etti. “Bizim… yani Gece Şahinleri’nin, Salahiyetli Tecziyeciler’in, Makine Külli Şuuru’nun ve diğer yargı mercilerin yıllık ilgilenmesi gereken vakaların dörtte biri… şirazesini yitiren Aşkınlardan kaynaklanıyor.”
Dörtte biri… Şirazeden çıkan Aşkınlar… Klein’ın nutku tutulmuştu.
Dunn bedeniyle hafifçe ona doğru döndü. Gri gözleri dipsiz bir kuyu gibiydi. Yüzünde tebessümden eser yoktu. “Ve o dörtte birlik kesimin büyük bir çoğunluğu… bizim kendi takım arkadaşlarımızdır.”