“Pekâlâ.” Silindir şapkasını başına yerleştirirken hafifçe eğildi. Zihni ise Mühürlü Eser 0-08’in nasıl bir görünüme sahip olabileceği sorusuyla meşguldü.
Sıradan tüy kalem gibi mi duruyor?
Mürekkepsiz mi yazıyor?
O zaman asıl işlevi ne? Onu ‘Son Derece Tehlikeli’ sayılacak kadar en yüksek gizlilik seviyesine çıkaran şey ne olabilir ki?
Yoksa adı yazılan herkesi öldüren bir çeşit lanetli kalem filan mı?
Yok canım, o kadarı fazla uçuk olurdu. Öyle bir şey olsa Ince Zangwill’in köşe bucak kaçıp saklanmasına gerek kalmazdı ki…
Arkasını dönüp kapıya yöneleceği sırada Dunn ona seslendi.
“Bir saniye… Bir şeyi unuttum.”
Şaşkın bakışlarla başını çevirdi. “Ne oldu?”
Dunn cep saatini yerine koyup gülümsedi. “Çıkmadan önce muhasebeci Bayan Orianna’ya uğrayıp dört haftalık maaşını avans olarak almayı unutma… Toplamda on iki sterlin yapıyor. Tabii sonrasında — borcun kapanana kadar her hafta maaşının yarısı kesilecek.”
“Bu çok fazla. Hiç gerek yoktu, avans miktarı düşürülmeli…” diye itiraz ediverdi.
Avans almaya aslında bir itirazı yoktu. Ne de olsa eve dönecek halk faytonuna verecek parası bile kalmamıştı. Ancak tek seferde on iki sterlinlik bir borcun altına girmek onu epey ürkütmüştü.
Başını iki yana sallayarak, “Hayır, bu gerekli…” dedi Dunn. “Bir düşün. O dairede yaşamaya devam etmek istiyor musun? Hani şu banyosunu onca kiracıyla paylaşmak zorunda kaldığın yerde… Kendini düşünmüyorsan bile, evdeki hanımefendiyi düşünmelisin. Ayrıca…”
Klein’ın hak verircesine başını salladığını görünce duraksadı. Onu baştan aşağı şöyle bir süzüp manidar bir tebessümle devam etti, “Ayrıca… bir bastona ihtiyacın var — bir de yeni bir takım elbiseye.”
Bir anlığına afallayan Klein saniyeler sonra gerçeğin soğuk yüzüyle çarpıştı. Üzerindeki o ucuz ve dökülen takım elbiseyi hatırlayınca yüzü utançla kavruldu.
Genelde ipekten yapılan bir silindir şapka beş ila altı soli tutardı. Bir papyon üç soli, gümüş kakmalı bir baston yedi-sekiz soli, gömlek üç soliydi; pantolon, yelek ve ceket ise toplamda yedi sterlin civarıydı. Deri çizmeler dokuz-on soli ediyordu. Haliyle böyle bir takım elbisenin faturası sekiz sterlin yedi soliyi aşıyordu. Tabii, eli yüzü düzgün bir beyefendi olabilmek için bir de saat zinciri, cep saati ve cüzdan şarttı.
O zamanlar, asıl Klein ve Benson boğazlarından kesip zar zor bir miktar para biriktirebilmişlerdi. Fiyatlara bakmak için bir terziye girdiklerinde, pazarlık etmeye dahi yeltenmeden arkalarına bakmadan çıkmışlardı. Sonunda Demir Haç Sokağı yakınlarındaki bir ucuzlukçuya gidip, ikisi için toplamı iki sterlini bile bulmayan birer takım almışlardı.
İşte tam da bu olay yüzünden, asıl Klein’ın zihnine kıyafet fiyatları adeta kazınmıştı.
“P-peki,” diye kekeledi.
O da tıpkı asıl Klein gibiydi. Dış görünüşüne önem verirdi.
Dunn cep saatini tekrar çıkarıp kapağını tıklatarak açtı ve saate şöyle bir göz attı.
“Belki önce Bayan Orianna’ya uğrasan iyi olur… İhtiyar Neil’in yanında epey vakit harcayacağını biliyorum — bu arada Bayan Orianna da muhtemelen yakında paydos eder.”
“Anlaşıldı.” İçler acısı maddi durumunun son derece farkındaydı, bu yüzden daha fazla itiraz etmedi.
Masasına dönen Dunn, tavandan sarkan birkaç ipi çekerek, “Seni oraya Rozanne’ın götürmesini söyleyeyim…” dedi.
İplerin çekilmesiyle dişliler gıcırdayarak çalışmaya başladı ve Karadiken Güvenlik Şirketi’nin resepsiyonundaki bir zilin çınlamasına yol açtı. Sesi duyan Rozanne telaşla ayağa kalktı ve dikkatli adımlarla aşağı indi.
Çok geçmeden yeniden Klein’ın karşısında bitiverdi.
“Dinlenmeni bölmedim, değil mi… Ah, Moretti’yi Bayan Orianna’ya götürüver,” dedi Dunn esprili bir dille.
Rozanne çaktırmadan dudak büktü ve sahte bir ‘neşeyle’ atıldı
“Elbette, Kaptan.”
“Hepsi bu kadar mı?” diye sordu Klein, şaşkınlığını gizleyemeden.
Muhasebeden avans çekmek için Kaptan’dan bir onay belgesi almak gerekmiyor mu? Bir şeyler yazması falan gerekmez mi?
“Yani?”
“Yani demek istediğim— Bayan Orianna’dan avans talep edebilmem için sizin imzanıza ihtiyacım yok mu?” Mümkün olduğunca basit kelimeler seçmeye çalışmıştı.
“Ah, hayır… Gerek yok. Rozanne’ın orada olması yeterli bir kanıt.” Dunn parmağıyla kahverengi saçlı kızı işaret etti.
Kaptan, anladığım kadarıyla şirketteki finansal denetim sıfıra yakın… İçinden yükselen laf sokma dürtüsünü güçlükle bastırıp Rozanne ile birlikte odadan çıkmaya yeltendi.
Tam kapıdan çıkacakken Dunn’ın sesi bir kez daha duyuldu.
“Bir saniye… Bir şey daha var.”
Şu işi tek seferde halledemez miyiz? Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek arkasını döndü.
“Efendim?”
Dunn şakaklarını ovuşturdu. “İhtiyar Neil’a uğradığında… on tane iblis avı mermisi almayı unutma.”
“Ben mi? İblis avı mermisi mi?”
“Welch’in tabancası hâlâ sende, değil mi? Onu teslim etmene gerek yok.” Dunn bir elini cebine attı. “İblis avı mermileriyle birlikte… eğer paranormal bir tehlikeyle karşılaşırsan, kendini koruyabilirsin. …Yani — en azından kendini güvende hissetmeni sağlar.”
O son cümleyi eklemene hiç gerek yoktu… Tehlike ihtimali midesine bir yumruk gibi otursa da hiç tereddüt etmeden atıldı: “Anlaşıldı. Gidince alırım!”
“Bunun için resmi bir belge yazmam gerekecek… Biraz bekle.” Dunn masasına oturup koyu kırmızı dolma kalemini eline aldı. Hızlıca bir ‘not’ karaladı, imzaladı ve üzerini mühürledi.
“Teşekkür ederim, Kaptan.” Notu minnetle teslim aldı.
Yavaş adımlarla kapıya doğru geri geri yürüyüp sonunda arkasını döndü.
“Bir saniye.”
Dunn’ın sesi bir kez daha yankılandı.
Kaptan, daha otuzlarında gösteriyorsun. Neden bunama belirtileri sergiliyorsun? Zoraki bir gülümsemeyle arkasını dönüp sordu: “Başka bir şey mi var?”
“Senin atış eğitimi almadığını unutmuşum… haliyle iblis avı mermileri almak hiçbir işine yaramaz. Şöyle yapalım — her gün otuz tane normal mermi al. Dışarı çıkmışken köşedeki sokağa uğra… Tuzdiyarı Sokağı 3 Numara’daki yeraltı atış poligonuna. Poligonun büyük bir kısmı polis departmanına ait, ancak sadece biz Gece Şahinlerine ayrılmış özel bir alan var. Ah, doğru ya — İhtiyar Neil’dan bir de rozet alman gerekecek. Yoksa poligona giremezsin.” Dunn elini alnına vurdu ve notu Klein’dan geri aldı. Gerekli bilgileri ekledikten sonra kâğıda bir mühür daha bastı.
“İyi bir nişancı ancak bol mermi harcayarak yetişir… Bu işi hafife alma.” Değiştirilmiş notu Klein’a geri uzattı.
“Anlaşıldı.” Tehlikeden ölesiye korkan Klein, daha o günden atış poligonunu ziyaret etme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
Çıkışa doğru iki adım attıktan sonra temkinli bir şekilde yarı yarıya arkasına döndü. Kısa bir tereddüdün ardından sordu: “Kaptan, başka bir şey var mıydı?”
“Hayır.” Dunn kararlı bir şekilde başını salladı.
Klein rahat bir nefes alıp doğruca kapıdan çıktı. Koridorda yürürken, arkasını dönüp ‘Başka hiçbir şey olmadığına emin misiniz?’ diye sorma dürtüsü içini kemiriyordu.
Bu dürtüye karşı koymayı başardı ve nihayet Bekçi odasından sağ salim ayrılabildi.
Yanında yürüyen Rozanne, fısıltıyla Kaptan’ı çekiştirmeye başladı: “Kaptan hep böyledir, sürekli bir şeyleri unutur durur. İnanır mısın, büyükannemin hafızası bile onunkinden daha iyidir! Tabii, genelde sadece önemsiz şeyleri unutuyor. Evet, kesinlikle, sadece önemsiz şeyleri… Neyse Klein, bundan sonra sana Klein diyeceğim. Bayan Orianna çok tatlı biridir, onunla hemen anlaşırsın! Babası da inanılmaz yetenekli bir saat ustasıdır…”
Kahverengi saçlı kızın çenesini düşürmesini dinlerken merdivenlere yönelip üst kata geri döndü. Bayan Orianna’yı sağ taraftaki en dip ofiste buldu.
Fırfırlı, dantelli bir elbise giymiş, siyah saçlı bir kadındı. Otuzlarında gösteriyordu. Saçları dönemin modasına uygun bir şekilde bukleler halinde omuzlarına dökülüyordu. Yeşilin berrak bir tonunu taşıyan gözlerindeki tebessümle, oldukça zarif ve hanımefendi bir duruşu vardı.
Rozanne’ın Dunn Smith’ten aldığı talimatları bir çırpıda aktarmasının ardından, Bayan Orianna bir kâğıt çıkarıp avans makbuzunu doldurdu.
“Şurayı imzalayın. Mührünüz var mı? Yoksa başparmak izinizi de basabilirsiniz.”
“Elbette.” Artık bu bürokratik prosedürlere aşina olan Klein, formaliteleri hızlıca halletti.
Orianna bakır bir anahtar çıkarıp odadaki kasayı açtı. Banknotları sayarken tebessümle sordu: “Şanslısınız. Bugün elimizde yeterince nakit var. Bu arada Klein… paranormal bir olaya karıştığınız ve özel bir yeteneğe sahip olduğunuz için mi Kaptan tarafından davet edildiniz?”
“Evet, kusursuz bir sezginiz var.” Klein bu nezaket dolu iltifatı esirgemedi.
Açık gri arka planın üzerine koyu siyah desenlerin işlendiği dört adet banknot çıkardı. Kasayı kilitledikten sonra arkasını dönüp gülümsedi.
“Bunun sebebi, vaktiyle benim de benzer bir tecrübe yaşamış olmam.”
“Öyle mi?” Klein, tam da o an sergilenmesi gereken kibar bir şaşkınlık takındı.
“On altı yıl önce Tingen’i dehşete düşüren o seri katili duymuş muydunuz?” Orianna dört sterlini Klein’a uzattı.
“…Evet! Art arda beş genç kızı katleden adam. Bazılarının kalplerini ve midelerini söken şu Kanlı Kasap, değil mi? Biz küçükken, annem kız kardeşimi korkutmak için sık sık bu hikâyeyi anlatırdı,” dedi Klein hafızasını yoklayarak.
Banknotları teslim alırken, ikisinin beş sterlinlik, diğer ikisinin ise bir sterlinlik kâğıt paralar olduğunu fark etti. Hepsi gri bir arka planın üzerine siyah mürekkeple basılmıştı. Sahteciliği önlemek adına dört köşelerine karmaşık desenler işlenmiş, özel bir mürekkep kullanılmıştı.
Beş sterlinlik banknotlar ebat olarak biraz daha büyüktü. Tam ortalarında Loen Krallığı’nın beşinci kralı, III. George’un doğrudan atası olan I. Henry Augustus’un portresi yer alıyordu. Tombul yüzünün üzerinde beyaz bir saç bandı vardı. Kısık gözleri ve tuhaf derecede ciddi bir ifadesi olsa da, nedense Klein ona karşı tarif edilemez bir ‘yakınlık’ hissediyordu.
Bu beş sterlinlik bir banknottu! Neredeyse Benson’ın dört haftalık maaşı ediyordu!
Bir sterlinlik banknotların ortasında ise III. George’un babası, merhum kral IV. William Augustus resmedilmişti. Bu kudretli hükümdar, kalın bıyıkları ve sarsılmaz bakışlarıyla dikkat çekiyordu. İktidarı boyunca Loen Krallığı’nı eski düzenin prangalarından kurtararak ulusunu yeniden zirveye taşımıştı.
Ne ‘yüce’, ne ‘harika’ krallardı hepsi… Klein banknotlardan yayılan ve ruhunu canlandırıp ona neşe veren o taze mürekkep kokusunu hafifçe içine çekti.
“Evet… Gece Şahinleri zamanında yetişmeseydi, altıncı kurban ben olacaktım.” Olayın üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Bayan Orianna’nın sesinde hâlâ geçmişten sızan sinsi bir korkunun izleri vardı.
“Duyduğum kadarıyla o seri katil, yani — Kasap… bir Aşkın’mış, doğru mu?” Banknotları özenle katlayıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Ardından paraların yerinde olduğundan emin olmak istercesine göğsünü birkaç kez yokladı.
“Öyle,” diyerek onayladı Bayan Orianna. “Aslında ondan öncesinde çok daha fazla kişiyi katletmişti. Yakalanmasının tek sebebi, bir iblis için ritüel hazırlığına girişmiş olmasıydı.”
“Demek bu yüzden farklı organların peşindeydi… Size böylesine nahoş anıları hatırlattığım için özür dilerim, Bayan Orianna,” dedi Klein samimi bir tonla.
Orianna gülümsedi. “Artık korkmuyorum… O zamanlar ticaret okulunda muhasebe okuyordum. O olaydan beri de buradayım işte. Her neyse, sizi işinizden alıkoymayayım. Daha İhtiyar Neil’a uğramanız gerekiyor.”
“İyi günler, Bayan Orianna.” Şapkasını çıkarıp hafifçe selam verdikten sonra ofisten ayrıldı. Merdivenlerden aşağı inmeden önce, o on iki sterlinin hâlâ orada olduğundan emin olmak için ceketinin içini bir kez daha yoklamadan edemedi.
Koridorun kesişim noktasından sağa saptı. Çok geçmeden yarı aralık, demir bir kapı çarptı gözüne.
Tak! Tak! Tak!
Daha o kapıyı çalar çalmaz, içeriden yaşlı, yorgun bir ses yankılandı.
“Gir.”
Metal kapıyı iterek açtı ve ancak bir çalışma masası ile iki sandalyeye yetecek kadar sıkışık bir odayla karşılaştı.
Odanın içinde sıkıca kilitlenmiş bir demir kapı daha vardı. Çalışma masasının arkasında, siyah, klasik bir cüppe giymiş, saçlarına ak düşmüş yaşlı bir adam oturuyordu. Gaz lambasının cılız aydınlatmasında, önündeki kitaptan kopardığı sararmış birkaç sayfayı inceliyordu.
Başını kaldırıp kapıya doğru baktı.
“Sen Klein Moretti olmalısın… Rozanne az önce uğradığında senin epey kibar bir genç olduğunu anlatıp duruyordu.”
“Bayan Rozanne gerçekten de cana yakın biri… Tünaydın, Bay Neil.” Şapkasını çıkararak saygıyla selam verdi.
“Otur.” Neil masanın üzerindeki karmaşık çiçek desenleriyle süslü gümüş teneke kutuyu işaret etti. “El çekimi kahve ister misin?”
Göz ve dudak kenarlarındaki kırışıklıklar derin yarıklar gibiydi. Koyu kızıl gözbebekleri hafifçe bulanık görünüyordu.
“Görünüşe göre siz pek kahve içmiyorsunuz?” Neil’ın porselen fincanında sadece berrak su olduğunu anında fark etmişti.
“Haha… Benimki bir alışkanlık. Öğleden sonra üçü geçtikten sonra kahveye dokunmam,” diye açıkladı Neil kıkırdayarak.
“Neden ki?”
Neil yüzündeki o tebessümü silip bakışlarını doğrudan Klein’ın gözlerine dikti: “Gece uykumu kaçırmasından korkuyorum… Eğer uykum kaçarsa, o bilinmez mevcudiyetlerin fısıltılarını duymaya başlarım.”
Ne diyeceğini bilemeyip bir anlığına duraksayan Klein, çareyi konuyu değiştirmekte buldu.
“Bay Neil, hangi belge ve kitapları okumam gerekiyor?”
Konuşurken bir yandan da Dunn’ın yazdığı notu uzattı.
“Tarihle ilgisi olan ya da karmaşık ve eksik kalan her şeyi… Doğruyu söylemek gerekirse hep öğrenmeye çalışıyorum, lakin elde edebildiğim tek şey yüzeysel bir kavrayış. İnsanların günlükleri, çağdaş metinler, mezar taşları gibi diğer materyaller çok fazla baş ağrıtıyor…” diye sızlandı Neil. “Mesela, elimdeki şu belgelerin tam içeriğini saptayabilmek için daha detaylı tarihi kayıtlara ihtiyacım var.”
“Neden?”
Neil önündeki sararmış birkaç sayfayı işaret etti.
“Bunlar Roselle Gustav’ın ölümünden önce kaybolan günlüğünden parçalar. İşleri gizli tutmak için bizzat kendi icat ettiği o tuhaf sembolleri kullanarak kayıt tutmuş.”
İmparator Roselle mi? Benden önceki o ruh göçü kıdemlim mi? Şaşkınlıkla irkilip anında tüm dikkatini yaşlı adama verdi.
“Çoğu kişi onun gerçekten ölmediğine… onun yerine batınî bir tanrıya dönüştüğüne inanır. Bu yüzden ona itikat eden tarikatlar, güç elde etmek umuduyla durmadan çeşitli ritüeller düzenlerler. Biz de ara sıra bu tarz olaylarla karşılaşıyor ve günlüğün birkaç orijinal ya da kopyalanmış sayfasına el koyuyoruz,” diye anlattı Neil başını iki yana sallayarak. “Bugüne dek kimse bu özel sembollerin gerçek manasını deşifre edemedi. Bu sebeple Kutsal Katedral, umulmadık bir ilhama vesile olması gayesiyle kopyalarını araştırmamız için elimizde tutmamıza müsaade etti.”
Bunu söylerken Neil’ın yüzünde kendini beğenmiş, ukala bir tebessüm belirdi.
“Ben halihazırda birkaç sembolü çözdüm ve bunların sayıları temsil ettiğini doğruladım. Bak ne keşfettim… Bu aslında bir günlük! Evet, niyetim farklı dönemlere ait tarihi, özellikle de imparatorun etrafında dönen olayları kullanmak. Bu kayıtları günlüğün o güne denk gelen sayfalarıyla karşılaştırarak sembollerin daha fazlasını deşifre etmeyi planlıyorum.
“İşte buna deha diye derler, değil mi?” Beyaz saçlı, derin kırışıklıklara sahip yaşlı beyefendi, parlayan gözlerle Klein’a bakıyordu.
Klein hak verircesine başını salladı.
“Kesinlikle.”
“Haha, istersen sen de bir göz atabilirsin. Zaten yarın bu günlük konusunda bana yardım etmen gerekecek.” Neil o sararmış sayfaları Klein’a doğru itti.
Klein sayfaları çevirip şöyle bir göz atmasıyla birlikte olduğu yerde donakaldı!
Her ne kadar bu ‘semboller’, çarpık ve yamuk görünecek kadar berbat ve çirkin bir şekilde kopyalanmış olsalar da… yanılıyor olmasına imkân yoktu…
Çünkü bunlar dünyada en aşina olduğu kelimelerdi.
Hassiktir! Çince lan bu!
Hem de üstüne Basitleştirilmiş Çince!