Esrarın Hükümdarı

Bölüm 21: Yabancı Bir Dünyada Eski Bir Dost

⏳ Okuma Süresi: 9 dk
20px

Klein bir anlığına kendi dünyasına geri döndüğünü bile düşündü. Ne var ki, pirinç ızgaralarla çevrili o zarif gaz lambası ve İhtiyar Neil’ın el çekimi kahvesini sakladığı gümüş işlemeli teneke kutu, onu içinde bulunduğu gerçekliğe kopardı.

Ruh Göçü yapan İmparator Roselle cidden hemşerim mi çıktı yani? Bu dünyada var olmayan Basitleştirilmiş Çince’yi kullanarak sırlarını mı kaydetmiş?

Yabancı bir dünyada eski bir dostla karşılaşmanın o tarifsiz hissiyatıyla, önündeki üç sayfayı hızla okuyuverdi.

“18 Kasım. Cidden büyüleyici bir mevzu. Kuramsal bir heves ve şans eseri yapılan bir hata, fırtınaların ortasındaki o dipsiz karanlıkta kaybolup tuzağa düşmüş şu zavallı herifi keşfetmemi sağladı. Bu dünyanın gerçekliğine yalnızca her ayın dolunayında yaklaşabiliyor. Yine de feryatlarını kimseye duyuramıyor. Şanslı adam, ne de olsa bu çağın ana karakteri olan bana denk geldi.”

“Yukarıda yazdığım paragrafı okuyunca içime bir kasvet çöktü. Çincem bile çeviri metni gibi duruyor. Kırk yıl bir parmak şıklatması kadar kısa sürede geçip gitti. Geçmiş anılarım artık bir rüyadan farksız.”

“1184, 1 Ocak. O görkemli Yeni Yıl Galasında, Leydi Florena tek kelimeyle muazzamdı.”

“2 Ocak. Diplomatlarımın hepsi süzme salak!”

“3 Ocak. Zamanında çok aceleci bir seçim yapmışım. Geriye dönüp baktığımda, Çırak, Kâhin veya Yağmacı’yı seçmeliymişim. Ne yazık ki, her şeye baştan başlamanın bir yolu yok.”

“4 Ocak. Benim çocuklarım neden bu kadar yarım akıllı? Kendimi defalarca tekrar ettim. O şarlatanlara kanmayın! İksirlerin kilit noktası onları kavramak değil, onları sindirmektir! Bunun güçleri dürtmekle alakası yok, mesele rol yapmaktır! Ve bir iksirin adı özünde sadece sembolik değil, somut bir tasvirdir; sindirimin ta kendisi, ‘anahtarı’dır!”

“9 Eylül. Bana karşı bir ittifak kuruldu. Kuzeyden Feysac, doğudan Loen, güneyden Feynapotter. Düşmanlarım sonunda güçlerini birleştirdi ama zerre korkum yok. Nesiller boyu geliştirilmiş silah ve bilgi birikiminin, sırf kuru kalabalık ve düşük seviyeli Mertebe Sahipleri ile telafi edilemeyeceğini onlara acı gerçeklerle öğreteceğim. Kaldı ki, emrimde kimse yokmuş gibi davranıyorlar. Yüksek mertebelere gelince, heh heh. Benim kim olduğumu unuttular mı?”

“23 Eylül. İlahların Metruk Diyarı’nı arayan gemiyle iletişimi kaybettim. Kablosuz telgrafı icat etmeyi düşünmeliyim. Umarım fırtınadan etkilenmez.”

“24 Eylül. Bayan Ithaca, Leydi Florena’dan çok daha büyüleyici. Belki de sadece gençliğime karşı nostaljik takılıyorumdur.”

Basitleştirilmiş Çince karakterlerin karmaşık yapısı sebebiyle yazı tipi normale kıyasla biraz daha büyüktü; bu da her sayfaya daha az içerik sığmasına yol açmıştı. Dahası, muhafaza ve araştırma maksadıyla sayfaların arkası boş bırakılmıştı. Yine de günlükleri okurken Klein’ın iç dünyasında fırtınalar koptu. Özellikle İmparator Roselle’in iksirlerin özüne dair yaptığı tanım, ona çözüme giden yolu bulmuş gibi hissettirdi. Paha biçilmez bir sırrı öğrenmiş olmanın coşkusuyla yanıp tutuşuyordu.

Belki de bu, bir Aşkın olarak gelecekteki yolum için bir fener olur! Gerçi, bu üç sayfa farklı zamanlara ait girdileri barındırıyor. Görünüşe göre İmparator Roselle yılı sadece her senenin ilk girdisinde belirtmiş. Eylül ve Kasım aylarını içeren iki sayfanın hangi yıla ait olduğunu tespit etmek imkânsız…

Keşfettiği o zavallı herif kim? “Sindirmek” ve “rol yapmak” aslında ne anlama geliyor?

İlahların Metruk Diyarı nerede?…

Bu sorular zihninde kaynıyordu. İmparator Roselle’in günlüğünün tamamını toplayıp baştan sona okuma arzusuyla yanıp tutuşuyordu!

Karşısında oturan İhtiyar Neil, “Klein?” dedi.

Klein irkilerek kendine geldi, durumunu aceleci bir kıkırdamayla örtbas etti. “Kendimi bir anlığına herkesten özel sandım herhalde. Oturup şifresini çözebileceğimi falan düşündüm.”

“Gençlik işte.” İhtiyar Neil güldü. “Bir zamanlar ben de kendimi öyle özel sanırdım.”

Klein elindeki üç sayfayı çevirdi, hiçbir şeyi gözden kaçırmadığını doğruladıktan sonra onları İhtiyar Neil’a uzatarak düşüncesizce sordu: “Sadece bu birkaç sayfa mı var elimizde?”

İmparator Roselle’in günlüklerinden daha fazlasını okumam lazım!

“Çok mu olmasını bekliyordun?” İhtiyar Neil parşömenleri okşarken attığı alaycı bakışla yüzündeki kırışıklıklar daha da derinleşti. “Zaten yılda Aşkınlar ve gizem içeren pek fazla vaka olmuyor. Ah, bunun asıl sebebi Kuzey Kıtası’ndaki o olağanüstü türlerin giderek tükenmesi. Onlar olmadan çok fazla iksir de yapılamıyor, bu da Aşkınların sayısının zamanla azalmasına yol açıyor. Ah, son birkaç yüzyılda ejderhalar, devler ve elfler sadece kitaplardaki kayıtlardan ibaret hâle geldi. Denizhalkı bile artık kıyı sularında görülmüyor.”

Bunu duyduğunda Klein’ın aklına internetteki o eski geyiklerden biri geldi. Dudaklarına yayılan bir gülümsemeyle, “Sanırım bir Ejderhaları ve Devleri Koruma Derneği kurmanın vakti geldi,” dedi.

İhtiyar Neil kafa karışıklığıyla ona bakakaldı. Ne demek istediğini kavraması epey vaktini aldı. Nihayet jeton düştüğünde ise masayı tokatlayarak pek de bir beyefendiye yakışmayacak kadar gürültülü bir kahkaha patlattı.

“Haha, Klein, cidden âlemsin. Bu bizim Loen Krallığı’mızın değişmez bir âdetidir gerçi. Gençlerin mizah anlayışının olması iyidir. Ama mevzuyu bu kadar dar bir çerçeveye sıkıştırmamak lazım bence. Neden sadece ejderhaları ve devleri koruyoruz ki? Adı Fantastik Canavarları Koruma Derneği olmalı.”

“Hayır, hayır, hayır. O gariban bitkileri nasıl es geçebiliriz?”

Bakışıp bir ağızdan duyurdular: “Fantastik Canlıları Koruma Derneği!”

Sözsüz bir mutabakatla sırıttılar. Aralarındaki o gergin ve yabancı atmosfer büyük ölçüde dağılıvermişti.

“Senin gibi kafası çalışan genç pek kalmadı bu devirde… Ne diyordum ben?” İhtiyar Neil’ın kırışıklıkları bir gülümsemeyle gevşedi. “Hah, hatırladım. Zaten bir yıl içinde Aşkınların veya gizemli işlerin karıştığı vaka sayısı bir elin parmaklarını geçmez. İmparator Roselle’i yücelten o mankafalar ise azınlığın da azınlığı. Üç tane metin bulabilmemiz bile büyük nimet… Gerçi, diğer büyük katedrallerin veya piskoposlukların arşivlerinde birkaç parça daha kalmış olabilir…”

Kendi kendine bir şeyler geveledikten sonra, Klein’ın az önce masaya bıraktığı onay belgesini eline alıp göz gezdirdi.

“Tabanca mermisi mi, tüfek mermisi mi, yoksa buhar basınçlı mermi mi istiyorsun?”

“Altıpatlar,” diye dürüstçe yanıtladı Klein.

“Pekâlâ. Gidip alayım şunları. Öhöm, koltuk altı kılıfın var mı peki? Bir beyefendi olarak, toplum içinde dolaşırken belden aşağında bir şeylerin şişkin durmasına müsaade edemeyiz.” İhtiyar Neil, erkek erkeğe anlaşılabilecek türden bir şaka patlattı.

“Heh, hayır. Kaptan’dan bunu da belgeye eklemesini istemem mi gerekiyor?” Klein uyum sağlayarak sırıttı.

İhtiyar Neil ayağa kalktı. “Gerek yok. Kayda geçirmem kâfi. O bir ‘teçhizat eklentisi’. Benden sonra tekrar et: Teçhizat eklentisi.”

“Eskiden öğretmen falan mıydınız?” diye takıldı Klein.

“Bir dönem Kilise’nin Pazar okullarında ve bağışla işleyen mekteplerinde biraz hocalık yapmıştım.” İhtiyar Neil belgeyi havada salladıktan sonra çekmeceden bir anahtar çıkardı. Ardından iç kısımdaki bir odaya açılan ağır demir kapıyı araladı.

Aşkınlar da sıradan insanlardan pek farklı görünmüyor doğrusu… Klein bakışlarını masada duran üç sayfalık günlüğe çevirdi.

İmparator Roselle cidden de bu gizemli dünyaya bulaşmış…

Günlüğü paha biçilemez… Başkaları için şifresinin ne zaman çözüleceği meçhul, sıradan kâğıt parçalarından ibaret olabilirler ama benim için bulunmaz bir hazine bu! Günlüğün geri kalanı kim bilir nerelerde…

Daha fazlasını elime geçirmenin bir yolunu bulmalıyım… Zihni fırtınalı bir deniz gibiydi, nabzını bir türlü yatıştıramıyordu. Bu çalkantılı hâli, İhtiyar Neil dışarı çıkıp demir kapıyı ardındandan kapatana dek sürdü.

“On adet iblis avı mermisi, otuz adet altıpatlar mermisi. Sığır derisinden bir koltuk altı kılıfı ve bir Yedinci Birim, Özel Harekât Departmanı rozeti. Sayımını yapıp üstünde bir dene bakalım. Kayıt defterini de imzalamayı unutma.” İhtiyar Neil malzemeleri masanın üzerine bıraktı.

Altıpatlar mermileri, üç katmana ayrılmış karton bir kutunun içine nizamlı bir şekilde dizilmişti. Tıpkı memleketindeki mermiler gibi sarımtırak bir parıltı yayıyorlardı, fakat yapıları gözüne biraz daha ince görünmüştü.

İblis avı mermileri ise ufak, demir bir kutuda muhafaza ediliyordu. Biçim olarak standart altıpatlar mermilerinin birebir aynısıydılar ancak yüzeyleri gümüşi bir renkteydi. Dikkatli bakıldığında, mermilerin diplerine, karmaşık ve göz alıcı desenlerin arasına, yıldızlarla bezeli siyah bir zemin ile kızıl bir yarım aydan oluşan minik Kutsal Amblemlerin işlendiği fark ediliyordu.

Sığır derisi kılıf elde tok bir hissiyat bırakıyordu. Kayışı ve tokasıyla birlikte tam bir takımdı. Hemen yanında, avuç içinin yarısı büyüklüğünde bir rozet duruyordu. Metalik zemini üzerine, “Awwa Bölgesi Polis Departmanı ve Yedinci Birim, Özel Harekât Departmanı” ibaresi gümüş harflerle işlenmişti. Bu yazılar neredeyse iç içe geçmiş iki kapalı çember oluşturuyor, merkezdeki “çapraz iki kılıç ve bir taç” figüründen oluşan polis amblemini çevreliyordu.

“Bir Gece Şahinleri rozeti olsa fena olmazmış…” dedi Klein; sesinde yarı hüzünlü, yarı ağzını arayan bir tını vardı.

İhtiyar Neil sadece gülümsemekle yetindi ve Klein’a koltuk altı kılıfını denemesini işaret etti.

Ceketini çıkartan Klein, sol koltuğunun altına tam oturacak şekilde tasarlanmış kılıfın kayışlarını bağlarken epey cebelleşmek zorunda kaldı.

“Fena sayılmaz.” Ardından ceketini üzerine geçirdi.

İhtiyar Neil onu baştan aşağı süzüp memnuniyetle başını salladı.

“Üzerine cuk diye oturdu. Gözüm her zamanki gibi keskindir.”

Diğer eşyaları ceplerine tıkıştırıp kayıt defterini imzalayan Klein, gitmeden önce İhtiyar Neil ile kısa, havadan sudan bir sohbete daldı.

Yolun yarısında elini şap diye alnına vurdu.

“Mertebeler ve iksirler hakkında daha fazla şey öğrenmeyi unuttum. Hepsi o İmparator Roselle’in günlüğü yüzünden…”

Şu an itibarıyla, Ebedi Gece Tanrıçası Kilisesi’nin elindeki o eksiksiz yolun ilk Mertebesinin ne olduğundan hâlâ bihaberdi. Tek bildiği, yolun 9. Mertebe’den başladığıydı.

Rozanne bir ara bir şeyler çıtlatmıştı gerçi… Uykusuz muydu? Klein merdivenlere doğru ağır ağır ilerlerken yukarıdan birinin indiğini gördü.

Adamın üzerinde hareket etmesini kolaylaştıran dar bir pantolon vardı. İçine sokmadığı beyaz gömleği ve rahat tavırlarıyla bariz bir şairin o romantik mizacını taşıyordu. O, Klein’ın evini aramaya gelen siyah saçlı, yeşil gözlü polis müfettişinin ta kendisiydi. Daha önce üst katta karşılaşmışlar, ancak tek kelime etmemişlerdi.

Şair kılıklı genç Gece Şahini, “Tünaydın,” diyerek gülümsemeyle onu selamladı.

“Tünaydın. Sanırım kendimi tanıtmama lüzum yok?” diye esprili bir şekilde karşılık verdi Klein.

“Hiç lüzum yok. Bende derin bir intiba bıraktın.” Genç Gece Şahini sağ elini uzattı. “Leonard Mitchell. 8. Mertebe, Geceyarısı Şairi.”

8. Mertebe… Herif cidden de şairmiş… Klein gülümseyerek onun elini sıkarken sorusunu aynen iade etti: “Sende derin bir intiba mı bıraktım?”

Leonard Mitchell’ın yeşil gözleri derinleşti; dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle, “Kendine has bir mizacın var,” diye yanıtladı.

Adamın sesi de tavırları da fena hâlde gay hissettiriyor… Klein’ın dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. “Ben pek öyle düşünmüyorum,” derken o sırıtan ifadesini zar zor koruyabilmişti.

“Olan biten onca şeyin ardından, anında korumamız altına alınmamana rağmen hayatta kalmayı başardın. Bu seni yeterince özel kılıyor.” Leonard ileriye doğru işaret etti. “Kaptan’ın nöbetini devralmam gerek. Yarın görüşürüz.”

“Yarın görüşürüz.” Klein kenara çekilip Gece Şahini’ne yol verdi.

Merdiven boşluğunun sonuna geldiğinde, Leonard Mitchell bir anda arkasını döndü ve gün batımının o sarımtırak ışığıyla aydınlanan taş döşeli zemine dikti gözlerini. Kendi kendine konuşuyormuşçasına boşluğa doğru mırıldandı: “Herhangi bir şey sezebildin mi…”

“Evet, o adamda hiçbir numara yok…”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »