Klein, Tuzdiyarı Sokağı boyunca yürüyüp ılık, nemli meltemi içine çekerken bir şeyi fark etti.
Üzerindeki bozukluk topu topu üç peniydi. Demir Haç Sokağı’na umumi faytonla dönecek olsa, bu ona dört peniye mal olacaktı. Bir altın sterlinlik banknot uzatacak olsa, bu da Dünya’dayken yüz dolarlık bir banknotla ucuz bir şişe maden suyu almaya benzerdi. Yanlış bir yanı yoktu. Sadece… yapması biraz tuhaf kaçardı.
Üç peniye üç kilometre gidip kalan yolu yürüsem mi? Klein adımlarını yavaşlatırken bir eli cebine gitti, başka çözümler tartıyordu.
Yok, olmaz! Düşünceyi çok geçmeden elinin tersiyle itti.
Kalan yolu yürümek bir hayli zamanını alırdı. Üstünde on iki sterlin, koca bir servet, taşıdığını düşününce, hiç de güvenli değildi!
Üstelik Gece Şahinleri el koyar korkusuyla tabancasını bilerek yanına almamıştı. Welch’in ölümüne yol açan o tehlikeyle karşılaşacak olsa, kendini savunmasının imkânı yoktu!
Yakındaki bir bankadan bozdursam? Yok, asla! Yüzde 0,5 işlem ücreti alıyorlar. Bu direkt savurganlık! Klein sessizce başını salladı. Ödenecek ücretleri düşünmek bile içini cız ettirmeye yetiyordu!
Çözümleri birer birer elerken önünde bir giyim mağazası görüverdi. Gözleri ışıldadı!
Tamam işte! Üstü bozulsun diye uygun fiyatlı bir şey almak zaten en doğal hareket değil mi? Resmî bir takım, gömlek, yelek, pantolon, deri çizmeler ve bir baston… hepsi bütçeme sığar. Er ya da geç alınmaları gerekiyordu zaten! Ama kıyafet deneme işi tam bir baş belası. Hem Benson bu işlerden benden iyi anlıyor, pazarlıkta da benden becerikli. En iyisi o dönene kadar bunu hiç düşünmeyeyim… O zaman baston mu alsam? Tamam işte! Hani derler ya, baston bir centilmenin en iyi savunma aracıdır. Bir levyenin yarısı kadar iş görür. Bir elde silah, bir elde baston… Tam da medeni bir beyefendinin dövüş tarzı!
İç tartışmasının ardından Klein kararını verdi. Topuğunun üzerinde dönüp giyim mağazasına, Wilker Giyim ve Şapka’ya girdi.
Mağazanın düzeni Dünya’daki giyim mağazalarını andırıyordu. Sol duvar sıra sıra takım elbiselerle doluydu. Orta sıralarda gömlek, pantolon, yelek, papyon gibi şeyler sergileniyordu. Sağda ise deri ayakkabılar ve çizmeler cam dolapların içine yerleştirilmişti.
“Buyurun beyefendi, size nasıl yardımcı olabilirim?” Beyaz gömlekli, kırmızı yelekli bir tezgâhtar yaklaşmıştı.
Loen Krallığı’nda mevki sahibi, zengin ve nüfuzlu beyefendiler; beyaz gömlek, siyah yelek ve pantolondan oluşan siyah takımlar giymeye bayılırdı. Renkleri görece tekdüze olduğundan; efendilerinden ayırt edilebilsinler diye erkek hizmetkârlarının, tezgâhtarlarının ve hizmet görevlilerinin daha parlak, daha renkli giyinmelerini isterlerdi. Buna karşılık hanımefendiler ve leydiler her çeşit göz alıcı, gösterişli elbise giyerdi. Bu yüzden de hizmetçi kızlar siyah-beyaz giyinirdi.
Klein, tezgâhtarın sorusunu yanıtlamadan önce bir an düşündü. “Bir baston. Şöyle ağır, sert olanlarından.”
İnsanların kafatasını çatlatacak cinsten yani! Kırmızı yelekli tezgâhtar Klein’ı sinsice süzdü, sonra onu mağazanın içine doğru götürdü. Köşedeki bir sıra bastonu işaret etti. “Şu altın kakmalı baston Demirkalp ağacından yapılma. Hem çok ağır hem çok serttir, fiyatı da on bir soli yedi peni. Denemek ister misiniz?”
On bir soli yedi peni mi? İstersen git banka da soy! Altın kakmaymış, sanki çok şey! Klein fiyatı duyunca afalladı. İstifini hiç bozmadan usulca başını salladı. “Olur.”
Tezgâhtar Demirkalp bastonu raftan indirdi ve Klein’a büyük bir dikkatle uzattı; sanki Klein malı düşürüp kırmasından çekiniyormuş gibiydi.
Klein bastonu aldı, ağır olduğunu fark etti. Onunla birkaç hareket denedi. İstediği gibi rahatça savuramadığını gördü.
“Fazla ağır.” Klein içi rahatlamış halde başını iki yana salladı.
Bu bahane sayılmaz! Tezgâhtar bastonu geri aldı, başka üç bastonu işaret etti. “Bu, ceviz ağacından; Tingen’in en ünlü baston ustası Bay Hayes’in elinden çıkma. Fiyatı on soli üç peni… Bu, abanoz ağacından, gümüş kakmalı. Demir kadar serttir, yedi soli altı peni… Bu da beyaz boli ağacının özünden yapılma, yine gümüş kakmalı; yedi soli on peni…”
Klein hepsini tek tek denedi, ağırlıklarını yerinde buldu. Sonra sertliklerini anlamak için parmaklarıyla üzerlerine vurdu. Sonunda da en ucuzunu seçti.
“Abanozdan olanı alacağım.” Klein, tezgâhtarın elindeki gümüş kakmalı bastonu işaret etti.
“Tabii efendim. Ödeme için lütfen beni izleyin. İleride bastonda bir çizik ya da leke olursa, ücretsiz bakım için bize getirebilirsiniz.” Tezgâhtar Klein’ı kasaya götürdü.
Klein fırsatı değerlendirip avucunda sımsıkı kavradığı dört altın sterlinlik banknotun üzerindeki baskıyı gevşetti, küçük kupürlerden ikisini çekip aldı.
“İyi günler efendim. Yedi soli altı peni ediyor.” Kasadaki görevli gülümseyerek selam verdi.
Klein centilmen imajını korumayı planlıyordu… Ne var ki bir altın sterlinlik banknotu uzattığı sırada sormadan edemedi: “İndirim yapma şansınız var mı?”
“Efendim, elimizdeki her şey el yapımı, dolayısıyla maliyetlerimiz çok yüksek,” diye yanıtladı yanı başındaki tezgâhtar. “Patronumuz burada olmadığı için fiyatları düşürmemiz mümkün değil.”
Kasadaki görevli ekledi: “Kusura bakmayın efendim.”
“Peki.” Klein banknotu uzattı, gümüş kakmalı siyah bastonu teslim aldı.
Üstünü beklerken birkaç adım geriledi, onlardan biraz uzaklaştı. Deneme niyetiyle yan silahını şöyle bir savurdu.
Vın! Vınn! Vınn!
Baston havayı yararken rüzgâr ağır bir ses çıkardı. Klein memnuniyetle başını salladı.
Tekrar öne baktığında banknotlarla bozuk paraları görmeyi umuyordu. Gelgelelim kırmızı yelekli tezgâhtarın çoktan uzaklara çekildiğini görünce donakaldı. Kasadaki görevli bir köşeye sinmiş, duvarda asılı çift namlulu bir av tüfeğine sokulmuştu.
Loen Krallığı’nın ateşli silahlar konusunda yarı düzenlenmiş bir politikası vardı. Bir ateşli silaha sahip olmak için ya çok amaçlı silah ruhsatına ya da bir avcılık belgesine başvurmak gerekiyordu. Hangisi olursa olsun, kişi yine de tekrarlı tüfekler, buhar basınçlı silahlar ya da altı namlulu makineli tüfekler gibi kısıtlı askerî ateşli silahları bulunduramazdı. Çok amaçlı silah ruhsatıyla her türden sivil ateşli silah satın alınabilir ya da bulundurulabilirdi. Gel gör ki bu belgeyi almak son derece zahmetliydi. Hatırı sayılır tüccarların başvuruları bile onaylanmayabilirdi. Avcılık belgesini almaksa görece kolaydı; banliyödeki çiftçiler bile onay alabiliyordu. Ne var ki bu belge yalnızca sınırlı sayıda av tüfeğiyle kısıtlıydı. Kayda değer mal varlığı olanlar, tıpkı şimdiki gibi acil durumlarda kendilerini savunmak için bu belgeye başvurma eğilimindeydi…
Klein, tedirgin iki tezgâhtara baktı. Ağzının kenarı seğirdi. Kuru bir kahkaha attı. “Fena değil. Bu baston savurmak için birebir. Çok memnun kaldım.”
Klein’ın kendilerine saldırmak gibi bir niyeti olmadığını anlayan kasadaki görevli rahatladı. Önceden ayırdığı banknotlarla bozuk paraları iki eliyle uzattı.
Klein eline geçenlere bir göz attı: iki adet beş solilik banknot, iki adet bir solilik banknot, bir beş penilik ve bir tek penilik madenî para. İçinden onaylarcasına başını sallamadan edemedi.
İki saniyelik bir duraksamanın ardından, tezgâhtarların bakışlarını umursamadan dört banknotu ışığa doğru açtı; sahteciliğe karşı filigranların yerli yerinde olduğundan emin olmak istiyordu.
İşi bitince banknotlarla bozuk paraları cebine attı. Baston elinde, şapkasını hafifçe eğip Wilker Giyim ve Şapka’dan dışarı çıktı. Müsrifçe altı peni harcayıp kısa mesafeli bir raysız arabaya bindi; bir kez aktarma yaptıktan sonra eli kolu sağ salim evine vardı.
Kapıyı kapattıktan sonra on bir sterlin ile on iki soli tutarındaki banknotları üç kez saydı, ardından çalışma masasının çekmecesine koydu. Sonra ahşap kabzalı bronz tabancayı buldu.
Şıngır! Şangır! Klein, üzerinde karmaşık desenler ve Karanlık Kutsal Amblem bulunan gümüş iblis avı mermilerini tabancanın silindirine yerleştirirken beş pirinç mermi masaya düştü. Önceki gibi yalnızca beş fişek doldurdu. Yanlışlıkla ateş almasın diye bir yuvayı boş bıraktı. Geri kalan fişekleri, beş sıradan mermiyle birlikte küçük bir demir kutuya koydu.
Tak! Silindiri yerine oturttu; bu ona bir güven duygusu verdi.
Heyecanla tabancayı koltuk altındaki kılıfına yerleştirdi, sıkıca tokaladı. Sonra tokayı açıp silahı çekmeyi defalarca çalıştı. Kolları ağrıdıkça ara verdi; bu, dışarıda koridorda yürüyen kiracıların seslerini duyduğu gün batımına dek sürdü.
Öff!
Klein içinde biriken ağır nefesi salıverdikten sonra tabancasını koltuk altı kılıfına geri koydu. Ancak o zaman resmî takımıyla yeleğini çıkardı. Her zamanki kahverengimsi sarı paltosunu yeniden giydi, kollarını gevşetmek için savurdu.
Tık. Tık. Tık.
Yaklaşan ayak seslerini, ardından kilide sokulan bir anahtarın çevriliş sesini duydu.
Yumuşacık siyah saçlarıyla Melissa içeri girdi. Bakışlarını yanmamış sobaya kaydırırken burnu hafifçe seğirdi. Gözlerindeki parıltı az da olsa söndü.
“Klein, dün geceden kalanları ısıtayım. Benson büyük ihtimalle yarın döner.” Melissa dönüp ağabeyine baktı.
Klein elleri cebinde, masanın kenarına yaslanmıştı. Gülümseyerek, “Olmaz,” dedi. “Dışarıda yiyelim.”
“Dışarıda mı?”
“Nergis Sokağı’ndaki Gümüş Taç Restoranı’na ne dersin? Yemekleri leziz diye duydum.”
“A-ama…”
Klein sırıttı. “Yeni işimi kutlamak için.”
“İş mi buldun?” Melissa’nın sesi farkında olmadan yükseldi. “A-ama Tingen Üniversitesi mülakatı yarın değil miydi?”
“Başka bir iş.” Klein silik bir gülümsemeyle çekmeceden destelenmiş banknotları çıkardı. “Üstelik dört haftalık maaşımı peşin verdiler.”
Melissa altın sterlinlerle solilere bakarken gözleri büyüdü.
“Tanrıça… Sen- onlar- ne işi buldun sen?”
Şunu nasıl anlatsam… Klein, kelimelerini tartarken yüzü dondu.
“Görevi kadim kalıntıları aramak, toplamak ve korumak olan bir güvenlik şirketi. Profesyonel bir danışmana ihtiyaçları vardı. Beş yıllık bir sözleşme. Bana haftada üç sterlin kazandırıyor.”
Bir an sessiz kaldıktan sonra Melissa, “Dün gece kara kara bunu mu düşünüyordun?” diye sordu.
Klein başını salladı. “Evet. Tingen Üniversitesi’nde akademisyenlik saygın bir iş olsa da bu işi tercih ettim.”
“Eh, bu da fena sayılmaz.” Melissa cesaret verircesine gülümsedi. Yarı kuşkulu yarı meraklı sordu: “Peki neden tam dört haftalık avans versinler ki?”
“Taşınmamız gerektiği için. Daha çok odası olan, bir de kendimize ait bir banyosu bulunan bir yere ihtiyacımız var,” dedi Klein, sırıtıp omuz silkerek.
Gülümsemesinin kusursuz olduğunu düşünüyordu; az kalsın “Şaşırdın mı?” diyecekti.
Melissa bir an donakaldı, ardından telaşla söze daldı: “Klein, şu an gayet iyi yaşıyoruz. Ara sıra kendime ait bir banyom yok diye söylenmem sadece bir alışkanlık. Jenny’yi hatırlıyor musun? Yan komşumuzdu. Ama babası sakatlanıp işini kaybedince Aşağı Sokak’a taşınmaktan başka çareleri kalmadı. Beş kişilik aile tek bir odaya sığdı; üçü ranzada, ikisi yerde yatıyor. Hatta boş kalan tek köşeyi birine kiraya vermek istiyorlar…
“Onlarla kıyaslayınca biz gerçekten çok şanslıyız. Maaşını böyle şeylere harcama. Hem ben Bayan Smyrin’in fırınını çok seviyorum.”
Kardeşim benim… Neden senin tepkin kafamda kurguladığımdan bambaşka çıktı… Klein, kardeşini dinlerken yüzü bomboş kaldı.