Klein, Melissa’nın gözlerine bakarken dışarıdaki gökyüzü yavaş yavaş altın rengine boyanıyordu. Bir an ne söyleyeceğini bilemedi. Hazırladığı sözlerin hiçbirini kullanamadı.
Zihnini hızla yoklarken hafifçe iki kez öksürdü.
“Melissa, bu bir maaş israfı değil. İleride hem benim iş arkadaşlarım hem de Benson’ınkiler ziyarete gelebilir. Onları böyle bir yerde mi ağırlayacağız? Benson’la ben evlenip birer eş sahibi olduğumuzda hâlâ ranzada mı yatacağız?”
“Henüz ikinizin de nişanlısı bile yok, değil mi? O zamana kadar biraz bekleyip bu arada biraz daha para biriktirebiliriz,” diye cevapladı Melissa, her zamanki mantıklı kısalığıyla.
“Hayır Melissa. Bu, toplumsal bir kural.” Klein çıkmaza girmişti. Elinde ulvi ilkelerden başka koz kalmamıştı. “Madem haftada üç sterlin kazanıyorum, haftada üç sterlin kazanıyormuş gibi de görünmeliyim.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, geçmişte başkalarıyla ev paylaşmış olan Zhou Mingrui, Klein olarak içinde bulunduğu bu yaşam koşullarına yabancı değildi. Hatta buna fazlasıyla alışıktı. Ama bir genç kız için böyle bir ortamın ne denli zahmetli olduğunu bilmesi de yine o geçmiş tecrübeleri sayesindeydi. Üstelik amacı bir Aşkın olmak, ilm-i esrar üzerine çalışıp eve dönüş yolunu bulmaktı. İleride evde birtakım ayinler yapması kaçınılmazdı. Apartmanda gereğinden fazla insan olması ise türlü olaya davetiye çıkarıyordu.
Klein, Melissa’nın itiraza devam edeceğini fark edip aceleyle ekledi: “Merak etme. Müstakil bir ev tutmayı düşünmüyorum, olsa olsa sıra evlerden biri olur. Yeter ki kendimize ait bir banyomuz olsun. Ayrıca Bayan Smyrin’in ekmeğini, Tingen bisküvilerini ve limonlu kekleri de severim. İlk iş olarak Demir Haç Sokağı ve Nergis Sokağı civarına bakabiliriz.”
Melissa dudaklarını hafifçe büzüp bir an sustu, sonra yavaşça başını salladı.
“Zaten taşınmak için acelem de yok. Benson’ın dönmesini beklemeliyiz,” dedi Klein kıkırdayarak. “Kapıyı açıp ortada hiçbir şey bulamayınca şoka girmesini istemeyiz, değil mi?” Hayretle konuşan Benson’ı canlandırdı: “‘Eşyalarım nerede? Kardeşlerim nerede? Evim nerede? Burası benim evim mi? Yoksa bir hata mı yaptım? Yüce Tanrıça, eğer bu bir rüyaysa uyandır beni. Birkaç günlüğüne yokum diye evim nasıl ortadan kayboluverir!?’”
Klein’ın Benson taklidi karşısında Melissa’nın yüzünde bir gülümseme beliriverdi; gözleri kısıldı, sığ gamzeleri ortaya çıktı.
“Yok, Bay Franky kesin kapının önünde bekler, Benson’dan dairenin anahtarlarını teslim etmesini isterdi. Benson yukarı bile çıkamazdı.” Kız, eli sıkı ev sahibini böyle iğneledi.
Moretti hanesinde, irili ufaklı her meselede Bay Franky’yi şakalarının hedefi yapmayı hepsi severdi. Bu âdeti başlatan da Benson’dan başkası değildi.
“Doğru, bizden sonraki kiracılar için kilitleri değiştirmesi düşünülemez bile,” diye onayladı Klein gülümseyerek. Kapıyı işaret edip espriyle sordu: “Melissa Hanım, kutlamak için Gümüş Taç Restoranı’na gidelim mi?”
Melissa usulca içini çekti: “Klein, Selena’yı tanıyor musun? Sınıf arkadaşım, yakın dostum?”
Selena mı? Klein’ın zihninde şarap kırmızısı saçlı, koyu kahverengi gözlü bir kızın görüntüsü belirdi. Ailesi Ebedi Gece Tanrıçası’na inanıyordu. Kızlarına bir hayır duası niyetiyle Azize Selena’nın adını vermişlerdi. Henüz on altısında bile değildi. Melissa’dan yarım yaş küçüktü. Neşeli, şen ve dışa dönük bir genç kızdı.
“Evet.” Klein onaylarcasına başını salladı.
“Ağabeyi Chris bir avukat. O da şu an haftada üç sterline yakın kazanıyor. Nişanlısı yarı zamanlı daktiloculuk yapıyor,” diye anlattı Melissa. “Dört yılı aşkın süredir nişanlılar. Evlilikten sonra düzgün ve istikrarlı bir hayat kurabilmek için hâlâ bugün bile para biriktiriyorlar. Daha nikâh masasına oturmadılar; en az bir yıl daha beklemeyi planlıyorlar. Selena’nın dediğine göre ağabeyi gibi niceleri var. Genelde yirmi sekizini geçtikten sonra evleniyorlar. Önceden hazırlık yapıp para biriktirmen gerek. Paranı çarçur etme.”
Altı üstü restoranda tek bir öğün yemek işte. Öyle bi güzel nutuk çekmeye ne gerek vardı ki… Klein gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Birkaç saniye düşündükten sonra, “Melissa, ben zaten haftada üç sterlin kazanıyorum, üstelik her yıl da zam alacağım. Endişelenmene hiç gerek yok,” dedi.
“Ama beklenmedik acil durumlar için biraz para biriktirmemiz lazım. Mesela ya o güvenlik şirketi bir anda kapanırsa? Bir sınıf arkadaşımın babasının şirketi iflas etti. Adam iskelede geçici işlere girmek zorunda kaldı, yaşam koşulları bir çırpıda altüst oldu. Kız da mecburen okulu bıraktı,” diye uyardı Melissa ciddi bir ifadeyle.
“…” Klein elini yüzüne götürdü. “O-o güvenlik şirketiyle hükümet… Evet, hükümetle bir nebze bağlantısı var. Kolay kolay kapanmaz.”
“Ama hükümet bile istikrarlı değil ki. Her seçimden sonra iktidardaki parti değişirse birçok insan görevinden oluyor. Ortalık karışıyor.” Melissa yılmadan karşılık verdi.
…Küçük hanım, amma da çok şey biliyorsun ha… Klein çaresizliğinin içinde bir mizah bulup başını salladı. “Peki o zaman…
“Madem öyle, dünden kalanlarla biraz çorba kaynatırım. Sen de bana tavada kızarmış balık, bir dilim karabiberli dana eti, küçük bir şişe tereyağı ve bir bardak malt birası al. Ne de olsa azıcık da olsa bir kutlama olmalı.”
Bunlar, Demir Haç Sokağı’ndaki seyyar satıcıların sıkça sattığı şeylerdi. Tavada kızarmış bir balık altı ila sekiz peni; pek de büyük olmayan bir parça karabiberli dana eti beş peni; bir bardak malt birası bir peni; çeyrek libre kadar gelen bir şişe tereyağı ise dört peni tutuyordu. Ama bir libre tereyağı almak yalnızca bir soli üç peniye geliyordu.
Tatil günlerinde erzak almak asıl Klein’ın göreviydi, bu yüzden fiyatlara yabancı değildi. Klein kafadan bir hesap yaptı: Melissa’nın yaklaşık bir soli altı peniye ihtiyacı olacaktı. Bu yüzden iki adet birer solilik banknot çıkardı.
“Peki.” Melissa, Klein’ın önerisine itiraz etmedi. Kırtasiye dolu sırt çantasını bırakıp banknotları aldı.
Kardeşinin tereyağı için küçük bir şişe, diğer yiyecekler için de tencereler çıkarıp hızlı adımlarla kapıya yöneldiğini görünce Klein bir an düşündü, ardından ona seslendi: “Melissa, kalan parayla biraz da meyve al.”
Demir Haç Sokağı’nda, başka yerlerden düşük kaliteli ya da son kullanma tarihi yaklaşmış meyveler alan pek çok seyyar satıcı vardı. Sakinler buna kızmıyordu, çünkü fiyatlar son derece ucuzdu. Çürük kısımları ayıkladıktan sonra o nefis tatları alabiliyorlardı. Ucuz bir keyifti bu.
Bunu söyledikten sonra Klein birkaç hızlı adım atıp cebinde kalan bakır penileri çıkardı ve kardeşinin avucuna tutuşturdu.
“Ha?” Melissa’nın kahverengi gözleri şaşkınlıkla ağabeyine takıldı.
Klein iki adım geri çekilip gülümsedi. “Bayan Smyrin’e uğramayı unutma. Kendine küçük bir limonlu kek ısmarla.”
“…” Melissa gözlerini kırpıştırırken ağzı hafifçe aralandı. Sonunda tek bir kelime söyledi: “Tamam.”
Hızla arkasını döndü, kapıyı açtı ve merdiven boşluğuna doğru koştu.
…
Bir nehir araziyi ikiye yarıyor, kıyılarını sedir ve akçaağaçlar süslüyordu; hava öyle temizdi ki insanı sarhoş ediyordu.
Mülakat meselesini kapatmaya gelen Klein’ın yanında altıpatları vardı. Bastonunu tutuyor, umumi at arabası için altı peni ödemişti. Betonlanmış bir yoldan yürüyüp yeşilliklerin gölgelediği üç katlı taş bir binaya yaklaştı. Tingen Üniversitesi’nin idari bloğuydu bu.
“Loen Krallığı’nın iki büyük üniversitesinden biri olmayı cidden hak ediyor…” Buraya ilk gelişi olduğundan Klein yürürken içini çekti.
Tingen Üniversitesi’yle kıyaslandığında, nehrin tam karşısındaki Khoy Üniversitesi ancak dökük kalıyordu.
“Ho-hop!”
“Ho-hop!”
İki kürek teknesi Khoy Nehri boyunca akıntıya karşı ilerlerken sesler yavaş yavaş yaklaştı. Kürekler düzenli ve ritmik biçimde çekiliyordu.
Bu, Loen Krallığı’ndaki tüm üniversiteler arasında rağbet gören bir kürek sporuydu. Üniversite masraflarını karşılamak için bursa ihtiyaç duyan Klein; Welch ve diğerleriyle birlikte Khoy Üniversitesi’nin kürek kulübüne katılmış, bu işte de bir hayli iyi olmuşlardı.
“İşte gençlik…” Klein durup uzaklara baktı, ardından hüzünle içini çekti.
Okul yaz tatiline gireceğinden, böyle manzaralar bir hafta sonra artık görülmeyecekti.
Ağaçların gölgelediği bir yoldan ilerleyen Klein, üç katlı taş bir binanın önünde durdu. Kaydını sorunsuzca yaptırdıktan sonra içeri girdi ve geçen sefer kendisiyle ilgilenen kişinin ofisini kolayca buldu.
Tak! Tak! Tak!
Aralık duran kapıyı hafifçe tıklattı.
“Girin.” İçeriden bir erkek sesi geldi.
Beyaz gömlek ve siyah frak giymiş orta yaşlı bir eğitmen, Klein’ın içeri girdiğini görünce kaşlarını çattı. “Mülakata daha bir saat var.”
“Bay Stone, beni hatırlıyor musunuz? Kıdemli Doçent Cohen’in öğrencisiyim, Klein Moretti. Tavsiye mektubumu daha önce okumuştunuz.” Klein şapkasını çıkarırken gülümsedi.
Harvin Stone siyah sakalını sıvazladı ve şaşkın bir halde sordu: “Bir sorun mu var? Mülakatlardan ben sorumlu değilim.”
“Durum şu. Ben çoktan bir iş buldum, bu yüzden bugünkü mülakata katılmayacağım.” Klein geliş sebebini böyle açıkladı.
“Anlıyorum…” Harvin Stone sebebi öğrenince ayağa kalkıp sağ elini uzattı. “Tebrikler. Gerçekten nazik bir delikanlısın. Profesörle kıdemli doçentlere haber veririm.”
Klein, Harvin’in elini sıktı ve vedalaşmadan önce biraz havadan sudan konuşmayı düşünürken arkasından tanıdık bir ses duydu.
“Moretti, başka bir iş mi buldun?”
Klein arkasını döndüğünde, silüetine derin bir iz bırakan gümüş saçlı bir ihtiyar gördü. Derin mavi gözleri yüzüne gömülmüş, az sayıda kırışığı vardı. Adam, siyah frağı içinde keskin bir görünüme sahipti.
“İyi günler, Hocam. Bay Azik,” diye aceleyle selam verdi. “İkiniz burada ne yapıyorsunuz?”
İhtiyar, Khoy Üniversitesi tarih bölümünün kıdemli doçenti ve aynı zamanda Klein’ın hocası olan Bay Quentin Cohen’den başkası değildi. Cohen’in yanında, tunç rengi tenli, orta boylu bir adam duruyordu. Yüzünde hiç kıl yoktu ve elinde bir gazete tutuyordu. Saçları siyah, gözbebekleri kahverengiydi. Yüz hatları yumuşaktı; ama gözleri, hayatın türlü cilvelerini görmüş gibi tarif edilemez bir yorgunluk taşıyordu. Sağ kulağının altında, ancak dikkatle bakıldığında seçilebilen siyah bir ben vardı.
Klein onu tanıdı. Khoy Üniversitesi tarih bölümünün öğretim görevlisi Bay Azik’ti bu ve asıl Klein’a sık sık yardım ederdi. Klein’ın hocası Kıdemli Doçent Cohen’le tartışmaktan keyif alırdı. Sık sık görüş ayrılığına düşerlerdi, ama yine de can dostlardı; yoksa sohbet etmek için bir araya gelmekten hoşlanmazlardı.
Cohen başını salladı ve rahat bir tonda konuştu: “Azik’le ben bir akademik konferansa katılmak için buradayız. Nasıl bir iş buldun bakalım?”
“Kadim kalıntıları arayan, toplayan ve koruyan bir güvenlik şirketi. Profesyonel bir danışmana ihtiyaçları vardı. Bana da haftada üç sterlin ödüyorlar.” Klein, dün kardeşine söylediklerini tekrarladı. Ardından açıkladı: “Bildiğiniz gibi, tarihi özetlemektense keşfetmeyi tercih ederim.”
Cohen hafifçe başını salladı: “Herkesin kendi tercihleri vardır. Öylece ortadan kaybolmak yerine, haber vermek için ta Tingen Üniversitesi’ne kadar zahmet etmene çok sevindim.”
Araya Azik girdi: “Klein, Welch’le Naya’ya ne olduğunu biliyor musun? Gazetelerde okuduğuma göre hırsızlar tarafından öldürülmüşler.”
Olay silahlı soygun vakasına mı dönmüş? Hem nasıl olmuş da şimdiden gazetelere düşmüş? Klein bir an irkildi. Kelimelerini tartarak konuşmaya başladı.
“Ben de ayrıntıları pek bilmiyorum. Welch, Dördüncü Çağ’dan kalma, Solomon İmparatorluğu’nun Antigonus Ailesi’ne ait bir el yazması ele geçirmişti. Onu yorumlamak için benden yardım istedi. İlk birkaç gün yardım ettim, ama sonra iş aramakla meşgul oldum. Polis iki gün önce bana bile geldi.”
İki tarih hocasından herhangi bir bilgi koparabilmek umuduyla, Solomon İmparatorluğu ve Antigonus Ailesi meselesini bilerek ağzından kaçırdı.
“Dördüncü Çağ…” diye mırıldandı Cohen, kaşlarını çatarak.
Azik’in tunç tenli, yorgun gözleri önce bomboş kaldı; ardından derin bir nefes aldı. Gazete tutan sol eliyle şakağını ovuşturdu. “Antigonus… bir yerden tanıdık geliyor… ama neden hatırlayamıyorum ki…”