Esrarın Hükümdarı

Bölüm 25: Katedral

⏳ Okuma Süresi: 9 dk
20px

Azik kendi kendine mırıldanırken, hafızasını canlandıracak bir ipucu umuyormuşçasına gözü elinde olmadan Quentin Cohen’e kayıverdi.

Çukura kaçmış mavi gözleriyle Cohen, hiç tereddüt etmeden başını iki yana salladı. “Buna dair en ufak bir hatıram yok.”

“…Peki o zaman. Belki de sadece ortak bir kökten geliyordur.” Azik sol elini indirip kendiyle alay edercesine gülüverdi.

Klein sonuçtan epey hayal kırıklığına uğramıştı. Söze bir şeyler eklemekten kendini alamadı. “Hocam, Bay Azik, ikinizin de bildiği üzere Dördüncü Çağ’ın tarihini araştırıp gün yüzüne çıkarmaya büyük ilgi duyuyorum. Şayet bir şey hatırlar ya da konuyla ilgili bir bilgiye ulaşırsanız, bana bir mektup yazma nezaketini gösterir miydiniz?”

“Mesele değil.” Klein’ın bugünkü tavırları sayesinde, gümüş saçlı Kıdemli Doçent ondan hayli memnun kalmıştı.

Azik da başını salladı. “Adresin hâlâ aynı mı?”

“Şimdilik öyle, lakin yakında taşınacağım. Vakti gelince size haber vermek için bir mektup yazarım.”

Cohen siyah bastonunu hafifçe salladı. “Hakikaten de daha iyi bir muhite taşınmanın vakti artık geldi.”

Klein’ın gözü, Azik’in elindeki gazeteye ilişti. Kelimelerini tartıp seçtikten sonra konuştu: “Hocam, Bay Azik, gazeteler Welch ve Naya hakkında ne yazdı? Soruşturmayı yürüten polislerden pek bir detay öğrenemedim.”

Azik tam cevap verecekken, Cohen siyah smokinine altın bir zincirle bağlı cep saatini çıkardı.

Tık! Cep saatini açıp bastonunu yere vurdu.

“Toplantı başlamak üzere. Azik, daha fazla oyalanamayız. Gazeteyi Moretti’ye ver.”

“Pekâlâ.” Azik okuduğu gazeteyi Klein’a uzattı. “Biz yukarı çıkıyoruz. Mektup yazmayı unutma. Adresimiz henüz değişmedi. Hâlâ Khoy Üniversitesi Tarih Bölümü Ofisi. Haha.”

Gülerek arkasını döndü ve Cohen’le birlikte odadan çıktı.

Klein şapkasını çıkarıp eğildi. İki centilmenin gidişini izledikten sonra, ofisin sahibi Harvin Stone’a veda etti. Koridoru geçip gri, üç katlı binadan ağır adımlarla çıktı.

Sırtını güneşe verip bastonunu kaldırdı, gazeteyi açtı ve başlığı gördü: “Tingen Sabah Postası.”

Tingen’de de amma gazete ve dergi varmış… Sabah Postası, Akşam Postası, Dürüst Gazete, Backlund Günlük Tribünü, Tussock Times, aile dergileri, kitap eleştirileri… Klein zihnine üşüşen isimleri gelişigüzel sıraladı. Tabii bunların bir kısmı yerel değildi. Buharlı lokomotiflerle dağıtılıyorlardı.

Kâğıt üretimi ve matbaacılık geliştikçe, bir gazetenin maliyeti çoktan bir peni seviyesine inmişti. Ulaştığı kitle de giderek genişliyordu.

Klein gazetenin ayrıntılarını didiklemeden, “Silahlı Hırsızlık Cinayeti” haberinin bulunduğu Haberler bölümüne hızlıca geçti.

“…Polis müdürlüğüne göre, Bay Welch’in evindeki manzara korkunçtu. Altın, mücevher ve para başta olmak üzere, kolayca taşınabilecek ne kadar değerli eşya varsa ortadan kaybolmuştu. Geride tek bir peni dahi bırakılmamıştı. Yüzleri görüldüğü an Bay Welch ve Madam Naya gibi masumları öldürmekten çekinmeyecek, gözü dönmüş bir suç şebekesinin işi olduğuna inanmak için yeterli sebep var.”

“Bu, krallığımızın yasalarına apaçık bir hakarettir! Bu, kamu güvenliğine bir meydan okumadır! Kimse böyle bir hadiseyle karşılaşmak istemez! Neyse ki iyi bir haber de var: Polis, katilin izini sürüp elebaşını yakalamış durumda. Gelişmeleri sizlere aktarmak için elimizden geleni yapacağız.”

“Muhabir: John Browning.”

Mesele halledilip üstü örtülmüş… Klein bulvarda yürürken belli belirsiz başını salladı.

Yol boyunca ağır adımlarla ilerlerken gazeteyi karıştırdı, bu arada diğer haberleri ve tefrikaları okudu.

Ensesindeki tüyler diken diken oldu. Sanki iğneler batıyordu.

Biri mi izliyor beni? Gözetliyor mu? Takip mi ediyor? Klein’ın zihninde bir sürü düşünce kaynarken içine belli belirsiz bir his düştü.

Dünya’dayken de bir keresinde görünmez bir bakışı hissetmiş, sonunda kaynağını bulmuştu. Ama o his hiçbir zaman şimdikisi kadar berrak olmamıştı!

Asıl Klein’ın hafıza kırıntılarında da durum aynıydı!

Altıncı hissimi keskinleştiren şey ruh göçü müydü, yoksa o gizemli şans artırma ritüeli mi? Klein, gözlemciyi arama dürtüsünü bastırdı. Roman okuyup film izlerken edindiği bilgiye dayanarak adımlarını yavaşlattı, gazeteyi katlayıp Khoy Nehri’ne doğru baktı.

Ardından manzarayı seyrediyormuş gibi yapıp başını ağır ağır farklı yönlere çevirdi. Doğal bir tavırla dönerken etrafı taradı.

Ağaçların, çimenlik düzlüklerin ve uzakta geçip giden öğrencilerin dışında ortada kimse yoktu.

Ama Klein birinin kendisini izlediğinden emindi!

Bu… Klein’ın kalbi hızlandı, kanı damarlarında şiddetle çarparak dolaştı.

Gazeteyi açıp yüzünün yarısını örttü. İfadesindeki bir terslik birilerinin gözüne çarpar diye korkuyordu.

Bir yandan da bastonunu sıkıca kavradı, silahını çekmeye hazırlandı.

Bir adım. İki adım. Üç adım. Klein ağır ağır ilerledi.

Gözetlenme hissi sürüyordu, ama ortada ansızın patlak veren bir tehlike yoktu.

Bulvarda biraz tutuk adımlarla yürüyüp umumi fayton durağına vardığında, tesadüfen bir fayton yanaştı.

“Demir… Tuz… Hayır, Şampanya Sokağına.” Klein sürekli aklına gelenleri bir bir eledi.

Aslında hemen eve gitmeyi planlamıştı, ama niyeti meçhul bir gözlemciyi dairesine kadar peşinde sürüklemekten çekindi. Ardından yardım istemek için Tuzdiyarı Sokağı’na, Gece Şahinleri’nin ya da meslektaşlarının yanına gitmeyi düşündü. Fakat bundan da vazgeçti. Düşmanını ürkütüp Gece Şahinleri’ni ifşa etmekten korkuyordu. Bu yüzden gelişigüzel başka bir yer seçti.

“Altı peni,” dedi biletçi, alışıldık bir edayla.

Klein bugün yanına hiç altın sterlin almamıştı. Parayı her zamanki yerine saklamış, yanına yalnızca iki soli banknotu almıştı. Buraya gelmeden önce de aynı miktarı harcamıştı, cebinde bir soli altı peni kalmıştı. Bu yüzden bütün bozuklarını çıkarıp biletçiye uzattı.

Faytona binip bir koltuk buldu ve nihayet kapılar kapanınca, izlenme huzursuzluğunun dağıldığını hissetti!

Uzuvlarında hafif bir karıncalanma hissederek yavaşça nefes verdi.

E şimdi ne yapacağım?

Bundan sonra ne yapmalıyım? Klein bir çözüm bulmak için kafa patlatırken faytonun dışına baktı.

Kendisini izleyen kişinin niyetini netleştirene kadar Klein, işin içinde kötü bir kasıt olduğunu varsaymak zorundaydı!

Zihninde bir sürü düşünce belirdi, ama hepsini bir kenara itti. Böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştı. Fikirlerini toparlamak için birkaç dakikaya ihtiyacı vardı.

Gece Şahinleri’ne haber vermeliydi. Bu tehdidi gerçekten ortadan kaldırabilecek tek onlardı!

Ama oraya doğrudan gidemem, yoksa onları ele veririm. Belki de tam olarak istedikleri şey budur…

Bu düşünce zincirini takip eden Klein, aklı berraklaştıkça çeşitli ihtimalleri kabaca zihninde tarttı.

Fffff! Nefesini verirken bir nebze soğukkanlılığını topladı. Yanından akıp giden dışarıdaki manzaraya ciddiyetle baktı.

Şampanya Sokağı’na varana dek yolda bir aksilik olmadı, ama Klein kapıyı açıp faytondan iner inmez, o rahatsız edici izlenme hissi yine üzerine çöktü!

Hiçbir şey sezmemiş gibi davrandı. Gazetesini ve bastonunu alıp Tuzdiyarı Sokağı yönüne doğru ağır ağır yürüdü.

Ama o sokağa girmedi. Bunun yerine başka bir yoldan arkadaki Al Ay Işığı Caddesi’ne geçti. Orada güzel, beyaz bir meydan ve sivri çatılı, kocaman bir katedral vardı!

Azize Selena Katedrali!

Ebedi Gece Kilisesi’nin Tingen merkezi!

Bir mümin olarak, izin gününde ayine katılmasında ya da dua etmesinde tuhaf bir şey yoktu.

Katedral, Dünya’nın Gotik üslubunu andıran bariz bir tasarıma sahipti ve genel hatlarıyla siyahtı. Ön cephesinde yer alan kırmızı ve mavi damalı pencerelerin arasındaki devasa, merkezi bir payandanın üzerinde yükselen uzun ve yıpranmış çan kulesi gökyüzünü delip geçiyordu.

Klein katedralden içeri girip bir koridoru izleyerek dua salonuna ulaştı. Yol boyunca vitray pencereler, salona renkli ışıklar süzülmesine izin veren kırmızı ve mavi cam desenlerinden oluşuyordu. Mavi neredeyse siyaha çalıyor, kırmızı ise Kızıl ayın rengini taşıyordu. Bu, etrafı alışılmadık derecede karanlık ve esrarengiz gösteriyordu.

İzlenme hissi kayboldu. Klein istifini bozmadan açık dua salonuna doğru yürüdü.

Burada yüksek pencere yoktu. Derin karanlık ön plandaydı, ama kavis biçimli mukaddes sunağın ardında, kapının tam karşısındaki duvarda, salona parlak gün ışığının dolmasına izin veren yumruk büyüklüğünde, yirmi kadar yuvarlak delik vardı.

Sanki yayalar karanlık gecede başlarını kaldırıp, asaletleri, saflıkları ve kutsiyetleri içinde pırıldayan yıldızları temaşa ediyordu.

Klein her zaman tanrıların tahlil edilip anlaşılabileceğine inanmış olsa da, burada başını eğmekten kendini alamadı.

Piskopos mülayim bir tonda vaaz verirken, Klein sıraları iki kola ayıran koridordan sessizce ilerledi. Geçide yakın boş bir yer arayıp ağır ağır oturdu.

Bastonunu önündeki sıranın arkalığına yaslayan Klein, şapkasını çıkarıp gazeteyle birlikte kucağına koydu. Sonra ellerini kavuşturup başını eğdi.

Bütün bunları, sahiden dua etmeye gelmiş gibi ağır ağır ve alışılmış bir düzenle yaptı.

Klein gözlerini kapatıp karanlıkta piskoposun sesini sessizce dinledi.

“Ne giyecekleri ne yiyecekleri vardır; ayazda üstlerini örtecek bir örtüden mahrumdurlar.

“Yağmurlar altında sırılsıklam olur, sığınaktan yoksun kalıp kayalara sokulurlar.

“Onlar, çocukları ellerinden alınmış annelerdir; onlar, ümitlerini yitirmiş yetimlerdir; onlar, doğru yoldan sapmaya zorlanmış yoksullardır.

“Ebedi Gece onları terk etmedi, bilakis onlara muhabbetini bahşetti.”

Yankılar, kulağına dolarken büyüdü. Klein önünde bir karanlık tabakası görürken ruhunun ve zihninin arındığını hissetti.

Piskopos vaazını bitirip ayini sonlandırana dek bunu sükûnetle içine sindirdi.

Ardından piskopos yanındaki bir günah çıkarma kapısını açtı. Kadın erkek sıraya girmeye başladı.

Klein gözlerini açıp şapkasını yeniden giydi. Bastonu ve gazetesiyle ayağa kalkıp sıradaki yerini aldı.

Yirmi dakikadan fazla bir bekleyişin ardından sıra ona geldi.

İçeri girip kapıyı arkasından kapattı. Önünde karanlık vardı.

“Evladım, söylemek istediğin nedir?” Piskoposun sesi ahşap kafesin ardından geldi.

Klein cebinden “Yedinci Birim, Hususi Operasyonlar Dairesi” rozetini çıkarıp bir aralıktan piskoposa uzattı.

“Biri beni takip ediyor. Dunn Smith’i bulmak istiyorum.” Sessiz karanlık ona da bulaşmışçasına tonu yumuşadı.

Piskopos rozeti aldı ve birkaç saniyelik bir sessizliğin ardından konuştu: “Günah çıkarma kabininden sağa dön ve sonuna kadar yürü. Yan tarafta gizli bir kapı olacak. İçeri girdiğinde biri sana yol gösterecek.”

Konuşurken odanın içindeki bir ipi çekti. Böylece belli bir rahip bir çıngırak sesi duydu.

Klein rozetini geri aldı, şapkasını çıkarıp göğsüne bastırdı. Hafifçe eğildikten sonra dönüp dışarı çıktı.

İzlenme hissinin geçtiğini doğruladıktan sonra, yarım silindir şapkasını giydi. Herhangi bir aşırı duyguya kapılmadan bastonunu tutup sağa döndü ve kavisli bir sunağın yanına vardı.

Yan tarafındaki duvarda gizli kapıyı buldu. Sessizce açıp hızla içeri süzüldü.

Gizli kapı sessizce kapanırken, gaz lambalarının aydınlığında orta yaşlı, siyah cüppeli bir rahip belirdi.

“Ne var?” diye sordu rahip, sert bir kısalıkla.

Klein rozetini gösterip piskoposa söylediklerini tekrarladı.

Orta yaşlı rahip başka soru sormadı. Arkasını dönüp sessizce ilerledi.

Klein başını sallayıp şapkasını çıkardı. Siyah bastonuyla sessizce peşine takıldı.

Rozanne bir keresinde, kavşaktan sola, Chanis Kapısı’na doğru gidilirse Azize Selena Katedrali’ne ulaşılacağından bahsetmişti.

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »