Tak! Tak! Tak!
Ayak sesleri dar, karanlık koridorda yankılanıyordu; koridor bunun dışında sessizdi.
Klein, rahibin adımlarına ayak uydururken sırtını dik tutuyordu. Ona ne soru soruyor ne de boş boş laf ediyordu; rüzgârsız bir su kütlesi gibi sessizdi.
Sıkı korunan geçitten geçtikten sonra rahip, bir anahtarla gizli bir kapıyı açtı ve taştan yapılma bir merdiveni işaret etti. “Chanis Kapısı’na ulaşmak için kavşaktan sola dönün.”
“Tanrıça’nın inayeti üzerinize olsun.” Klein göğsünde kızıl ay işaretini çizdi.
Sıradan insanlar nezaket gösterir, dindarlar ise ayin dualarına iştirak ederdi.
“Ulu Ece’ye hamdolsun.” Rahip aynı işaretle karşılık verdi.
Klein başka söz etmeden, duvarın iki yanına kakılmış zarif gaz lambalarının ışığında karanlık taş merdivenden indi.
Yarı yolda arkasına dönüverdi. Girişte duran rahibi gördü. Gölgelerin içindeydi ve kımıltısız bir balmumu heykeli gibi görünüyordu.
Klein bakışlarını çevirip inmeyi sürdürdü. Çok geçmeden buz gibi taş levhalarla döşeli zemine ulaştı. Burası onu kavşağa çıkardı.
Chanis Kapısı’na doğru dönmedi. Çünkü nöbetini yeni bitirmiş olan Dunn Smith kesinlikle orada değildi.
Sağa döndü ve tanıdık bir yol gördü. Bir merdiven daha çıkıp kendini Karadiken Güvenlik Şirketi’nin içinde buldu.
Sımsıkı kapalı ya da yarı aralık kapıları görünce içeri dalmadı. Bunun yerine resepsiyona yöneldi; orada, tatlı bir gülümsemeyle bir dergiye gömülmüş, kahverengi saçlı bir kız gördü.
“Selam Rozanne.” Klein yanına yaklaşıp mahsus masaya tıklattı.
Tak!
Rozanne ayağa fırladı, bir sandalyeyi devirdi ve telaşla, “Selam, bugün hava ne güzel. S-sen, Klein, burada ne işin var?” dedi.
Eliyle göğsünü sıvazladı, birkaç kez rahatlayarak iç geçirdi. Kaytarırken babası tarafından yakalanmaktan korkan genç bir hanımcığı andırıyordu.
“Kaptan’ı bulmam gerek,” dedi Klein kısaca.
“…Ödümü kopardın. Kaptan çıkageldi sandım.” Rozanne, Klein’a ters ters baktı. “Kapı çalmasını bilmiyor musun sen?! Hıh, hoşgörülü ve iyi kalpli bir kadın olduğum için şükret bana. Aslında ‘hanımefendi’ demeyi tercih ederim ama… Kaptan’ı arıyorsun, bir sebebi mi var? Bayan Orianna’nın karşısındaki odada.”
İçi gergin olsa da Rozanne onu öyle eğlendirmişti ki Klein gülümsedi. Bir an düşündükten sonra, “Sır,” dedi.
“…” Rozanne’in gözleri fal taşı gibi açıldı. O hâlâ inanamamanın şaşkınlığındayken Klein hafifçe eğilip veda etti.
Resepsiyonun bölmesinden geçti ve sağdaki ilk büronun kapısını çaldı.
“Girin.” Dunn Smith’in derin ve yumuşak sesi duyuldu.
Klein kapıyı itip açtı, ardından arkasından kapattı. Şapkasını çıkarıp eğildi. “Günaydın, Kaptan.”
“Günaydın, nasıl yardımcı olabilirim?” Dunn’ın siyah pardösüsüyle şapkası, yanındaki portmantoda asılı duruyordu. Beyaz bir gömlek ve siyah bir yelek giymişti. Saçları hayli açılmış olsa da gri gözleri derindi. Adam çok daha dinç görünüyordu.
“Biri beni takip ediyor.” Klein hiç lafı dolandırmadan, dürüstçe cevap verdi.
Dunn arkasına yaslanıp ellerini kavuşturdu. Derin gri gözleri sessizce Klein’ın gözlerine baktı. Takip meselesinin üzerine gitmedi; bunun yerine, “Katedralden mi geldin?” diye sordu.
“Evet,” dedi Klein.
Dunn usulca başını salladı. Meselenin iyi ya da kötü yanı üzerine yorum yapmadan konuyu tekrar değiştirdi. “Welch’in babası bildirdiğimiz ölüm sebebine inanmamış, işi araştırsın diye Rüzgâr Şehri’nden özel bir dedektif tutmuş olabilir.”
Ortadeniz Kontluğu’nun Constant Şehri, Rüzgâr Şehri olarak da biliniyordu. Kömür ve çelik sanayisi son derece gelişmiş bir bölgeydi. Loen Krallığı’nın en büyük üç şehrinden biriydi.
Klein’ın fikrini söylemesini beklemeden Dunn devam etti: “O el yazması yüzünden de olabilir. Hah, Welch’in Antigonus Ailesinin El Yazması’nı nereden aldığını araştırıyorduk zaten. Tabii, bu yazmanın peşindeki başka kişileri ya da teşkilatları da eleyemeyiz.”
“Ne yapmalıyım?” diye sordu Klein ciddi bir sesle.
Kuşkusuz, bunun ilk sebep olmasını umuyordu.
Dunn ona hemen cevap vermedi. Kahve kupasını kaldırıp bir yudum aldı; gözlerinde en ufak bir dalgalanma bile yoktu. “Geldiğin yoldan dön, sonra ne istersen yap.”
“Her şeyi mi?” diye sordu Klein.
“Her şeyi.” Dunn kesin bir tavırla başını salladı. “Tabii, onları ürkütme ya da kanunu çiğneme.”
“Peki.” Klein derin bir nefes alıp veda etti. Odadan çıkıp yeniden yer altına indi.
Kavşaktan sola döndü ve iki duvardaki gaz lambalarının ışığına gömülü hâlde, sessizce boş, karanlık ve soğuk geçide vardı.
Ayak seslerinin yankısı onu her zamankinden daha yalnız, daha ürkek kılıyordu.
Klein çok geçmeden merdivene ulaştı. İlerledi ve orada dikilen bir gölge gördü. Orta yaşlı rahip.
İkisi karşılaştıklarında tek kelime etmedi. Rahip sessizce dönüp yol verdi.
Sessizce ilerleyip dua salonuna döndü. Kemerli sunağın ardındaki dairesel oyuklar hâlâ aynı saflıkta ve parlaklıktaydı. Yapının içindeki karanlık ve sükût ise değişmemişti. Günah çıkarma kabininin önünde hâlâ sıraya girmiş kadınlar ve erkekler vardı, ama eskisinden çok daha azdı.
Bir süre bekledikten sonra Klein, bastonu ve gazetesiyle, hiçbir şey olmamış gibi ağır ağır dua salonundan ayrıldı ve Azize Selena Katedrali’nden başarıyla çıktı.
Dışarı çıktığı anda yakıcı güneşi gördü. O tanıdık gözetlenme hissi hemen geri geldi. Kendini, bir şahinin gözüne kestirdiği av gibi hissetti.
Derken zihninde bir soru belirdi.
Bu “gözlemci” neden katedrale kadar peşimden gelmedi? Karanlık ortamı ve rahibi kullanıp geçici kayboluşumu gizleyebilecek olsam da, dua eder gibi yapıp beni izlemeye devam etmesi zor mu olurdu? Kötü bir şey yapmadıysa, açık ve mertçe içeri girmesinde bir sakınca olmazdı, değil mi? Tabii, herifin karanlık bir geçmişi yoksa… onu Kilise’den korkutan, ya da bir Aşkın’ın güçlerine sahip olabileceğini bildiği için piskopostan çekinmesine yol açan bir geçmişi.
O halde, bunun bir özel dedektif olma ihtimali epey düşük… Klein bir nefes verdi ve artık eskisi kadar gergin değildi. Rahat bir yürüyüşe çıkıp dolana dolana Tuzdiyarı Sokağı’nın arkasına geçti.
Duvarları alacalı, eski tarz bir binanın önünde durdu. Kapıdaki adres ‘3’tü. Adı Tuzdiyarı Atış Kulübü’ydü.
Polis teşkilatının yer altındaki atış poligonunun bir kısmı, ek gelir sağlamak amacıyla halka açılmıştı.
Klein içeri girdi ve izlenme hissi anında yok oldu. Bu fırsatı değerlendirip Hususi Operasyonlar Dairesi rozetini görevliye uzattı.
Kısa bir doğrulamanın ardından yer altındaki küçük, dar bir atış poligonuna götürüldü.
“On metrelik hedef.” Klein görevliye kısaca bildirdi. Ardından koltuk altındaki kılıftan altıpatlarını, cebinden de pirinç kurşun kutusunu çıkardı.
Birdenbire hedef hâline gelmenin yarattığı his, kendini koruma arzusunu erteleme eğilimine baskın çıkarmıştı. Bu yüzden atış talimi yapmak için sabırsızlanıyordu.
Pat! Görevli gittikten sonra silindiri açıp gümüş iblis avı kurşunlarını çıkardı. Ardından silindiri normal pirinç kurşunlarla doldurdu.
Bu sefer ne kazara ateş almasın diye boş bir göz bıraktı ne de resmi kıyafetiyle yarım silindir şapkasını çıkardı. Her zamanki kılığıyla talim yapmayı planlıyordu. Ne de olsa, bir düşmanla ya da tehlikeyle karşılaştıktan sonra “bir dakika, daha rahat bir şeyler giyeyim” diye bağırması imkânsızdı.
Klik!
Klein silindiri kapatıp başparmağıyla çevirdi.
Derken tabancayı iki eliyle kavrayıp dosdoğru kaldırdı ve on metreyi aşkın mesafedeki hedefe nişan aldı.
Gelgelelim ateş etmek için acele etmiyordu. Bunun yerine askeri eğitimdeki tecrübesini, gez ile arpacığı nasıl aynı hizaya getireceğini ve silahın geri tepmesine dair bildiklerini hatırladı.
Hışır! Hışır!
Kıyafetleri hışırdarken Klein nişan alışını ve tutuş duruşunu tekrarladı. Lise sınavına giren bir öğrenci kadar ciddiydi.
Birkaç kez tekrarladıktan sonra duvara çekilip uzun, yumuşak bir banka oturdu. Tabancayı bir yana koydu, kollarını ovmaya başladı ve bir hayli dinlendi.
Talimini birkaç dakika zihninde tekrar ettikten sonra ahşap kabzalı, bronz silindirli tabancayı eline aldı. Standart atış pozisyonuna geçip tetiği çekti.
Güm!
Geri tepmeyle gövdesi arkaya giderken kolu titredi. Kurşun hedefi ıskaladı.
Güm! Güm! Güm!
Edindiği tecrübeden yararlanarak altı mermisi bitene dek arka arkaya ateş etti.
Hedefi tutturmaya başlıyorum… Klein geri çekilip bir nefes vererek yeniden oturdu.
Klik! Silindiri dışarı savurup altı kovanın yere düşmesine izin verdi. Sonra, yüzünde en ufak bir değişiklik olmadan, kalan pirinç mermileri yerleştirdi.
Kolunu gevşettikten sonra Klein yeniden ayağa kalkıp atış pozisyonuna döndü.
Güm! Güm! Güm!
Hedef sarsılırken çınlayan atışlar yankılandı. Klein talim yaptı, dinlendi, yine talim yaptı. Otuz normal merminin tümünü ve önceden kalan beş mermiyi harcadı. Yavaş yavaş hedefi tutturmaya, hatta tam ortasına nişan almaya bile başlamıştı.
Ağrıyan omuzlarını oynatıp son beş kovanı dışarı attı. Başını eğip karmaşık desenli iblis avı kurşunlarını tabancaya geri yerleştirdi. Bu kez kazara ateş almasın diye boş bir göz bıraktı.
Tabancayı koltuk altı kılıfına geri koyduktan sonra Klein üstündeki tozu silkeledi ve atış poligonundan çıkıp sokaklara döndü.
Gözetlenme hissi yeniden belirdi. Klein, Şampanya Sokağı’na doğru ağır ağır yürürken eskisinden daha sakindi. Demir Haç Sokağı’na dönmek için raylı bir faytona dört peni verdi, ardından kendi dairesine gitti.
Gözetlenme hissi iz bırakmadan kayboldu. Klein anahtarlarını çıkarıp kapıyı açtı; masada oturan, otuzuna merdiven dayamış, keten gömlekli, kısa saçlı bir adam gördü.
Kalbi bir an gerildi, sonra hemen gevşedi. Klein gülümseyerek selam verdi: “Günaydın, yok, tünaydın, Benson.”
Bu adam, Klein ile Melissa’nın ağabeyi Benson Moretti’den başkası değildi. Bu yıl daha yirmi beşindeydi, ama geri çekilen saç çizgisi ve yıpranmış görünüşü onu neredeyse otuzunda gösteriyordu.
Siyah saçlı, kahverengi gözlüydü; Klein’a biraz benziyordu ama Klein’daki o hafif entelektüel havadan yoksundu.
“Tünaydın, Klein. Mülakat nasıl geçti?” Benson sırıtarak ayağa kalktı.
Siyah paltosu ve yarım silindir şapkası, ranzalarının bir çıkıntısında asılıydı.
“Berbat,” dedi Klein istifini bozmadan.
Benson’ın afalladığını görünce Klein kıkırdayıp ekledi: “Aslında mülakata katılmadım bile. Mülakattan önce bir iş buldum, haftada üç sterlin veriyor…”
Melissa’ya anlattıklarını bir kez daha tekrarladı.
Benson’ın yüzü yumuşadı, gülerek başını salladı. “Sanki bir çocuğun büyümesini izliyorum gibi… Neyse, bu iş fena değil.” İç geçirdi. “İş için uzaktayken döndüğümde ilk duyduğum şeyin böyle güzel bir haber olması harika. Bu akşam kutlayalım, biraz dana etine ne dersin?”
Klein gülümsedi. “Olur, ama bunu duyunca Melissa’nın içinin sızlayacağına eminim. Öğleden sonra pazara gidelim mi? Hiç değilse üç soli götürelim. Doğrusunu istersen, bir sterlin yirmi soliye, bir soli de on iki peniye denk geliyor. Üstüne yarım peni, çeyrek peni gibi birimler bile var. Böyle bir para sistemi düpedüz mantığa aykırı. Baş belası. Bence dünyanın en aptalca para sistemlerinden biri olmalı.”
Bunu söyleyince Benson’ın yüzünün sertleştiğini gördü. İçini hafif bir tedirginlik kapladı. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşündü.
Yoksa asıl Klein’ın kayıp hafıza parçalarında Benson, en ufak bir olumsuzluğa tahammülü olmayan, koyu, aşırı bir milliyetçi miydi? Benson birkaç adım atıp sert bir ifadeyle onu çürüttü: “Hayır. En aptalca para sistemlerinden biri değil… En aptalca para sisteminin ta kendisi.”
“Biri değil,” demek! Klein bir an şaşırdı ama çabucak kendine geldi. Ağabeyinin gözlerinin içine bakıp güldü.
Gerçekten de Benson iğneleyici mizahta ustaydı.
Benson dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı ve son derece ciddi bir tavırla, “Şunu anlaman gerek: Makul ve basit bir para sistemi kurmak için insanın hem saymayı bilmesi hem de ondalık sistemi kavraması lazım. Ne yazık ki o mühim şahsiyetlerin arasında bu yetenekte olan pek az kişi var.” dedi.