Esrarın Hükümdarı

Bölüm 27: Kardeş Yemeği

⏳ Okuma Süresi: 9 dk
20px

“Kesinlikle keskin ve iğneleyici…” Klein kahkahayı bastı. Önceki hayatından gelen zengin deneyimini kullanarak bir hakaret daha ekledi. “Aslına bakarsan, o ‘mühim’ şahsiyetlerin beyin sahibi olduğuna dair hiçbir kanıt yok.”

Benson başparmağını kaldırırken kahkahayı patlattı. “Güzel! Çok güzel! Klein, görüşmeyeli çok daha mizahşör olmuşsun.”

Nefes aldıktan sonra devam etti, “Öğleden sonra rıhtıma gitmem gerekiyor. Yalnızca yarın izinliyim. Ondan sonra, ikinizle birlikte Tingen Şehri Konut İyileştirme Şirketi’ne gitmek için vaktim olacak. Bakalım kiralık ucuz ve düzgün teraslı evleri var mı. Ayrıca Franky Efendi’ye bir ziyarette bulunmam gerekiyor.”

Klein şaşkınlıkla, “Ev sahibimize mi?” diye sordu. Şu anki ev sahibimizin iyi semtlerde, tapulu teraslı evleri mi var?

Benson kardeşine bir bakış atıp eğlenir bir tonda, “Onunla imzaladığımız bir yıllık kira sözleşmesini unuttun mu? Henüz altı ay geçti,” dedi.

Klein dişlerinin arasından soğuk bir nefes çekti.

Bu meseleyi sahiden unutmuştu!

Kira haftada bir ödenmesine rağmen sözleşme bir yıllıktı. Şimdi taşınmaları, sözleşmenin ihlali demekti. Mahkemeye verildikleri takdirde, yüklü miktarda tazminat ödemeleri gerekecekti!

“Hâlâ toplumsal deneyimden yoksunsun.” Benson gerileyen siyah saç çizgisine dokundu ve nostaljik bir tonda ekledi, “Bu, zamanında kopartmak için çok uğraştığım bir maddeydi. Aksi takdirde Bay Franky bize evi ancak üçer aylık sözleşmelerle kiralayacaktı. Ev sahipleri, istikrarlı bir gelir arayışıyla parası olanlarla bir, iki, hatta üç yıllık sözleşmeler imzalar. Fakat bizim gibiler, tabi artık eski biz, ve komşularımız söz konusu olduğunda, kötü bir şey olabileceği ve onları kiralarından mahrum bırakabileceği endişesini sürekli taşımak zorundadırlar. Bu yüzden yalnızca kısa süreli sözleşmelere yanaşırlar.”

Asıl Klein’ın anılarını ve kendi kiracılık deneyimini kullanan Klein, “Bu durumda üstüne üstlük keyiflerine göre fiyat artırımı da dayatabilirler,” diyerek durumu özetledi.

Benson iç çekip karşılık verdi, “Günümüz toplumunun acımasız gerçeği bu. Pekâlâ, endişelenmene gerek yok. Sözleşme meselesi kolayca çözülür. Dürüst olmak gerekirse, ona bir haftalık kira borcumuz kalsaydı, Bay Franky bizi derhal kapı dışarı eder ve elimizdeki kıymetli ne varsa el koyardı. Ne de olsa zekâsı kıvırcık saçlı bir babundan daha düşük. Fazla karmaşık meseleleri idrak etmesine imkân yok.”

Bunu duyan Klein, eski dünyasından kalma ve Sir Humphrey ile ilgili malum bir internet geyiği’ni anımsadı. Başını iki yana sallayıp ciddiyetle, “Hayır, Benson,” dedi. “Yanılıyorsun.”

Benson şaşırmıştı. “Neden?”

Klein son derece ciddi bir tavırla, “Franky Efendi’nin zekâsı yine de bir babununkinden biraz daha yüksek,” diye yanıtladı. Benson tam gülümseyecekken ekledi, “Tabi formundaysa.”

“Haha.” Benson koptu ve kahkahalara boğuldu.

Bir dizi coşkulu kahkahanın ardından Klein’ı işaret etti, düşüncelerini kelimelere dökmekte anlık bir güçlük çekiyordu. Ancak ondan sonra asıl konuya dönebildi.

“Elbette birer beyefendi olarak bu tür utanmazca taktiklere başvuramayız. Bunu yarın Franky Efendi ile görüşeceğim. İnan bana, kolay ikna olur, hem de çok kolay.”

Klein’ın, Benson’ın bu sözüne dair hiçbir şüphesi yoktu. Gaz borularının varlığı bunun mükemmel bir kanıtıydı.

Kardeşler arasındaki bir miktar havadan sudan sohbetin ardından, önceki geceden kalan tavada kızarmış balık artıkları biraz sebzeyle birlikte çorbaya dönüştürüldü. Kaynama işlemi sırasında çıkan buhar, çavdar ekmeğini nemlendirmek için kullanıldı.

Ekmeğe biraz tereyağı süren Klein ve Benson basit bir öğün yemişlerdi fakat bundan gayet memnunlardı. Ne de olsa tereyağının kokusu ve tatlılığı damaklarında bitmeyen bir tat bırakıyordu.

Benson ayrıldıktan sonra Klein, üç Soli banknotu ve birkaç bozuk peni ile Marul ve Et Pazarı’nın yolunu tuttu. Bir libre dana etine altı peni, az kılçıklı taze ve etli bir balığa yedi peni harcadı. Ek olarak patates, bezelye, turp, ravent, marul ve şalgamın yanı sıra biberiye, fesleğen, kimyon gibi baharatlar ve yemeklik yağ aldı.

Bütün bu süre zarfında izlendiğini hissetmeye devam etti, ancak hiçbir fiziksel müdahaleyle karşılaşmadı.

Smyrin Fırını’nda bir süre vakit geçirdikten sonra Klein eve döndü. Kol gücünü geliştirmek için kitaplar gibi ağır eşyalarla ağırlık kaldırmaya başladı.

Öğrencilere yönelik zorunlu askerlik hizmeti sırasında öğrendiği askeri boks ile egzersiz yapmayı planlamıştı. Ne var ki okuldaki radyo egzersiz rutinlerini bile unutmuştu, hele ki sadece askerlik hizmeti sırasında öğretilen boksu çoktan aklından silmişti. Çaresizce daha basit bir şeyler yapmakla yetindi.

Yorgunluğa yol açıp onu daha büyük bir tehlikeye atacağından, Klein kendini fazla zorlamadı. Kararında bir mola verdi ve asıl Klein’ın notlarını ve çalışma materyallerini okumaya başladı. Dördüncü Çağ ile ilgili her şeyi yeniden okumak istiyordu.

Akşamleyin Benson ve Melissa bir çalışma masasının önünde oturuyorlardı. Yemekler, tıpkı ilkokul öğrencileri gibi muntazam bir şekilde dizilmişti.

Yemeklerin kokusu zengin bir aromalar silsilesinden oluşuyordu; haşlanmış dana etinin ruhu esir alan kokusu, bariz bir şekilde yumuşacık olmuş patatesler, koyu bezelye çorbasının tatlılığı, haşlanmış raventin hafif aroması ve tereyağlı çavdar ekmeğinin tatlı rayihası.

Benson, Klein’ın çıtır bir balığı tabağa yerleştirdiğini gördüğünde yutkundu. Yağ kokusunun burun deliklerinden süzülüp boğazına, oradan da midesine indiğini hissedebiliyordu.

Gurul! Midesinden bariz bir protesto sesi yükseldi.

Klein kollarını sıvayıp kızarmış balık tabağını havaya kaldırdı ve toparlanmış masanın ortasına yerleştirdi. Ardından dolaba dönüp iki büyük bardak zencefilli bira çıkardı ve Benson ile kendi oturduğu yerlere koydu.

Melissa’ya gülümsedi ve adeta bir sihirbazlık numarası yapıyormuşçasına ortaya bir limonlu puding çıkardı. “Biz bira içeceğiz, sen ise bunu yiyeceksin.”

“…Teşekkürler.” Melissa limonlu pudingi aldı.

Benson bunu gördüğünde bardağını kaldırdı ve gülümseyerek, “Bu, Klein’ın düzgün bir iş bulmasını kutlamak için,” dedi.

Klein bardağını kaldırıp önce Benson’ınkiyle, ardından Melissa’nın limonlu pudingiyle tokuşturdu. “Tanrıça’ya şükür!”

Glup. Başını geriye atıp içeceği dikti. O baharatlı his yutağını ısıttı, damla damla enfes bir tat bıraktı.

İsmine rağmen zencefilli bira alkol içermezdi. Zencefilin keskinliği ile limonun ekşiliğinin birleşimi, tadını biraya benzetiyordu. Kadınların ve çocukların da içebildiği türden bir içecekti. Ne var ki Melissa bu tadı sevmiyordu.

“Tanrıça’ya şükür!” Benson da bir yudum alırken, Melissa limonlu pudingden küçük bir ısırık aldı. İsteksizce yutmadan önce uzun uzun çiğnedi.

“Bir tadına bakın.” Klein bardağını bırakıp çatalını ve kaşığını aldı, yiyeceklerle dolu masayı işaret etti.

Koyu bezelye çorbası konusunda son derece kötümserdi. Sonuçta Dünya’da hiç bu kadar tuhaf bir şey yememişti. Tek yapabildiği, asıl Klein’ın anı parçacıklarındaki tarifi uyarlamaktı.

En büyük ağabey olarak Benson resmiyete mahal vermeden bir kaşık dolusu patates püresini alıp ağzına attı.

İyice haşlanıp ezilmiş patatesler, hafif bir domuz yağı tadı ve kararında tuzla harmanlanmıştı. İştahını açıp ağzını sulandırdı.

“Fena… değil… Fena değil,” diye mırıldanarak övdü Benson ağzı doluyken. “İşte yediğimden çok daha lezzetli. Onlar sadece tereyağı kullanmıştı.”

Ne de olsa spesiyallerimden biri… Klein övgüyü kabul etti. “Bütün bunlar Welch’in aşçısının öğretileri sayesinde.”

Melissa dana etli çorbaya baktı. Yeşil fesleğen yaprakları, marul kökleri ve turplar renksiz çorbanın içine batmış, yumuşak dana etinin üzerini örtmüştü. Çorba berraktı ve kokusu cezbediciydi.

Bir parça et alıp çiğnemek üzere ağzına attı. Et, yumuşayana kadar haşlanmış olmasına rağmen biraz çiğneme payını koruyordu. Tuzun, turplardan gelen tatlılığın ve fesleğen yapraklarından gelen o keskin tadın karışımı, etin lezzetini tamamlıyordu.

“…” Halinden onayladığı anlaşılıyordu ama çiğnemeyi de bırakamıyordu.

Klein çorbayı tattığında lezzetli bulsa da, içinde ufak bir hayal kırıklığı yok değildi. Bu hâlâ onun alıştığı standardın çok uzağındaydı. Sonuçta elinde belirli çeşniler yoktu ve yalnızca muadillerini kullanabilmişti. Tadının farklı olması şaşırtıcı değildi.

Elbette, standartlar ne kadar yüksek olursa olsun, insan kendi pişirdiği yemeklerle yetinmek zorundaydı.

Bir an için, dünya görüşleri böylesine kısıtlı kalmış olan Benson ve Melissa’ya içi cız etti.

Bir parça dana etini yuttuktan sonra Klein, üzerine kimyon ve biberiye serpilmiş kızarmış Tussock Balığı’ndan bir parça aldı. Dışı çıtır, içi yumuşacıktı. Üzerindeki o kızarıklık kusursuz bir altın rengindeydi. Tuzluluk ile yağın kokusu birbirine karışmıştı.

Hafifçe başını sallayan Klein bir parça haşlanmış ravent denedi ve tadını damak zevkine uygun buldu. Etin o bayıcı tadını alıp götürüyordu.

Sonunda cesaretini toplayıp koyu bezelye çorbasından bir kâse doldurdu.

Fazla tatlı ve fazla ekşi… Klein kaşlarını çatmadan edemedi.

Ancak çorbayı tadan Benson ve Melissa’nın hallerinden memnun göründüklerini fark edince, kendi damak zevkinden şüphe duymaya başladı. Dilini temizlemek için bir yudum zencefilli bira dikmekten kendini alamadı.

Kardeşler yemeğin sonunda tıka basa doymuştu. Uzun bir süre sandalyelerinde yığılıp kaldılar.

“Haydi, bir kez daha Tanrıça’ya şükredelim!” Memnuniyetle konuşan Benson, dibinde yalnızca bir yudum kalmış zencefilli birasını kaldırdı.

“Tanrıça’ya şükürler olsun!” Klein içeceğinin son damlasını da dikti.

“Tanrıça’ya şükürler olsun.” Melissa sonunda limonlu pudingin son lokmasını da ağzına atıp, ağzına yayılan aromaların tadını çıkardı.

Bunu gören Klein, yemeğin üzerine çöken mayışıklığın da etkisiyle gülümsedi. “Melissa, bu yaptığın hiç doğru değil. En lezzetli bulduğun şeyi en başta yemelisin. Böylece onun o leziz yönlerini tam anlamıyla takdir edebilirsin. Tıka basa doymuşken tadına bakmak o yemeğe haksızlık olur.”

“Hayır, hâlâ olabildiğince lezzetli,” diye yanıtladı Melissa, inatçı ve kesin bir dille.

Kardeşler keyifli bir sohbete daldılar ve yemeklerini sindirdikten sonra tabakları, çatal bıçakları temizleyip balığı kızartmakta kullandıkları yağı kaldırdılar.

Bu koşuşturmacanın ardından sıra ders çalışmaya gelmişti. Biri muhasebe bilgilerini tazelerken, diğeri çalışma materyallerini ve notlarını okumaya devam etti. Zaman sonuna kadar değerlendirilmişti.

Saat on birde kardeşler gaz lambasını söndürüp el yüzlerini yıkadıktan sonra yatmaya gittiler.

Klein önündeki karanlığa bakarken sersemlemiş hissediyordu. Siyah bir trençkot ve yarım silindir şapka takan bir figür Klein’ın görüş alanında beliriverdi. O kişi Dunn Smith’ti.

“Kaptan!” Klein irkilerek kendine geldi ve rüya gördüğünü anladı.

Dunn’ın gri gözleri, sanki önemsiz bir şeyden bahsediyormuşçasına sakinliğini koruyordu. “Odana biri sızdı. Altıpatlarını al ve onu koridora sür. Gerisini bize bırak.”

Odamı biri mi sızdı? Şu gözlemci sonunda harekete geçti mi? Klein yerinden sıçradı ama daha fazlasını sormaya cüret edemedi. Tek yaptığı başını sallayıp, “Tamam!” demek oldu.

Gözlerinin önündeki manzara, patlayan baloncuklar gibi beliren bir renk cümbüşüyle değişiverdi.

Klein gözlerini açarken başını dikkatlice çevirdi. Pencereye doğru baktığında masasında duran, sessizce bir şeyler karıştıran ince ama yabancı bir sırt gördü.

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »