Esrarın Hükümdarı

Bölüm 28: Tarikat-ı Hafiyye

⏳ Okuma Süresi: 8 dk
20px

Güm! Güm! Güm!

Klein’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Sıkışıp bir yumruğa dönüşüyor, ardından aniden genişliyordu. Bedeni bu ritimle hafifçe titriyordu.

Gizlenen silüet herhangi bir değişikliği dinliyormuşçasına kulak kabartıp duraksayana dek, ne yapması gerektiğini neredeyse unuttuğu bir an oldu.

Beynine sıçrayan kan yavaşça çekilirken, Klein temel bilişsel yetilerini geri kazandı. Elini yastığın altına, altıpatların ahşap kabzasına doğru uzattı.

Silahın sert ama pürüzsüz yüzeyini hissettiğinde hızla sakinleşti. Altıpatları sessizce ve yavaşça çıkarıp namluyu davetsiz misafirin kafasına doğrulttu.

Dürüst olmak gerekirse, davetsiz misafiri vurabileceğine dair hiçbir güveni yoktu. Talimler sırasında sabit hedefleri artık istikrarlı bir şekilde vurabiliyor olsa da, hareket eden bir insanla sabit bir hedef tamamen farklı şeylerdi. İkisini birbirine karıştıracak kadar kibirli veya kendini beğenmiş değildi.

Yine de, önceki hayatından yarım yamalak hatırladığı bir fikir vardı: Nükleer bir silah asıl gücünü fırlatılmadan önce sergilerdi.

Bu kural şu anki durumu için de geçerliydi. En büyük caydırıcılık, henüz ateş etmemiş olmaktı!

Tetiği çekmeyerek veya körü körüne ateş etmeyerek, davetsiz misafirin, onu ıskalama ihtimali son derece yüksek, bir çaylak olduğunu anlamasını engelliyordu. Endişeleri ve korkuları onu daha fazla düşünmeye itecek, bu da kendi kendini dizginlemesiyle sonuçlanacaktı!

İçinde bir anda başka bir düşünce daha filizlendi. Bu, Klein’ı derhal kararlı kıldı. Tehlikeyle yüzleştiğinde sakinleşen türden bir insan değildi. Bunun yerine, gözlemciyle karşılaştığı durumu daha önceden kafasında kurmuş, saldırmak yerine gözdağı vermeyi kurgulamıştı.

Gurme İmparatorluğu’nun bir deyişi vardı: Tedbirin olduğu yerde tehlike barınmaz!

Klein silahını davetsiz misafire doğrulttuğunda, sıska adam bir şey sezmiş gibi kaskatı kesildi.

Bunun ardından, içinde bir kıkırdama saklayan bir ses duydu.

“İyi akşamlar, Beyefendi.”

Cılız adamın elleri usulca yumruk oldu; bedeni gerilmiş görünüyordu. Alt ranzada oturan Klein, altıpatları adamın kafasına doğrulttu ve elinden geldiğince doğal, ağır ağır konuşmaya çalıştı.

“Lütfen iki elinizi de havaya kaldırın ve arkanızı dönün. Bunu yavaşça yapmaya çalışın. Dürüst olmak gerekirse, çok ürkeğimdir ve kolayca gerilirim. Eğer çok hızlı hareket ederseniz korkabilirim ve silahın yanlışlıkla ateşlenmeyeceğini garanti edemem. Evet, aynen böyle.”

Cılız adam iki elini de kaldırıp kafasının hizasında tuttu, ardından bedenini santim santim çevirdi. Göze çarpan ilk şey, düğmeleri muntazam, siyah, dar bir takımdı. Ardından, kalın ve keskin bir çift kahverengi kaş seçti.

Davetsiz misafirin derin mavi gözleri korku yansıtmıyordu. Aksine Klein’a yırtıcı bir canavarın yoğunluğuyla bakıyordu. Klein bir saniyeliğine dikkatsiz davransa, karşısındaki kişi ileri atılıp onu parçalara ayıracakmış gibi duruyordu.

Sakin ve kayıtsız görünmek için elinden geleni yaparken kabzayı sıkıca kavradı.

Klein çenesiyle kapıyı ancak sıska adam tamamen ona döndüğünde işaret etti. Yumuşak ve kibar bir sesle, “Beyefendi, bunu dışarıda halledelim. Başkalarının güzel rüyalarını bölmeyelim. Ha, hareketlerinizi yavaş tutmaya devam edin. Adımlarınızı da biraz hafifletin. Bir beyefendi için asgari nezaket kuralıdır bu,” dedi.

Sıska adamın soğuk gözbebekleri kaydı ve Klein’a şöyle bir baktı. Ellerini havada tutmaya devam ederek yavaşça kapıya doğru yürüdü.

Altıpatların hedefindeyken kapı kolunu çevirdi ve kapıyı yavaşça açtı.

Kapı yarı yarıya açıldığında aniden alçaldı ve öne doğru yuvarlandı. Kapı sert bir rüzgarla çekildi ve gürültüyle kapandı.

“Ah…” Üst ranzadaki Benson kıpırdandı. Sersemlik içinde neredeyse uyanıyordu.

Dışarıdan aheste ve huzurlu bir ezgi süzüldü. Ağır ve rahatlatıcı bir ses şarkı söylemeye başladı.

“Ah, dehşetin o tehdidi, umudu kızıl feryatların!”

“Hiç değilse şu muhakkak: Uçup gitmesidir Hayat’ın;”

“Şu muhakkak ki, koca bir Yalandır geriye kalan;”

“Bir kez açtı mı o Çiçek, odur ebediyen solan…”

Şiir, insanları sakinleştirme ve rahatlatma gücüne sahip gibiydi. Üst ranzadaki Benson ve diğer odadaki Melissa, sersemliklerinin arasında yeniden uykuya daldılar.

Klein’ın bedeni ve zihni de huzurlu ve sakindi. Neredeyse esneyecekti.

Sıska adamın fırlayıp gidişi öylesine çevikti ki, zamanında tepki verememişti.

Kapalı kapıya bakarak gülümsedi ve kendi kendine mırıldandı. “İnansan da inanmasan da, namludaki yuva aslında boştu.”

Yanlışlıkla ateş almasını önlemek için bırakılan boş yuva!

Ardından Klein, dışarıdaki çatışmanın bitmesini sabırla beklerken geceyarısı şiirini dinledi.

Bir dakika içinde, ay ışığının göl yüzeyindeki yansımasını andıran o dingin ezgi sustu ve karanlık gece derin sessizliğine geri döndü.

Klein sonucu beklerken altıpatların topunu sessizce çevirdi ve boş yuvayı namlu hizasından çıkardı.

Huzursuzluk içinde tam on dakika bekledi. Gidip bakması gerekip gerekmediğini merak ettiği sırada, kapıdan Dunn Smith’in ağırbaşlı ve sıcak sesini duydu.

“Halledildi.”

Derin bir nefes verdi Klein. Altıpatlarını kavrayıp anahtarını aldı. Çıplak ayaklarla kapıya dikkatlice yaklaştı; sessizce araladığında o siyah pardösüyü ve yarım silindir şapkayı gördü. Dunn Smith, derin ve sakin gri gözleriyle orada duruyordu.

Arkasından kapıyı kapattı, koridorun sonuna kadar Dunn’ı takip etti ve cılız kızıl ay ışığının altında durdu.

Pencerenin dışındaki kızıl aya bakan Dunn, “Rüyasına girmem biraz zaman aldı,” dedi sakince.

“Geçmişini biliyor musunuz?” Klein epey rahatlamıştı.

Dunn başını salladı ve anlatmaya başladı. “Tarikat-ı Hafiyye olarak bilinen kadim bir örgüt. Dördüncü Çağ’da kurulmuşlar; Solomon İmparatorluğu’yla ve o dönemin düşmüş aristokratlarından birkaçıyla bağlantıları var. Heh, Antigonus ailesinin el yazması da onlardan çıkmış. Bir üyelerinin ihmalkârlığı yüzünden antika piyasasına düşmüş ve Welch’in eline geçmiş. Araması için birilerini göndermekten başka çareleri kalmamış.”

Klein’ın soru sormasını beklemeden duraksadı, sonra devam etti.

“İpuçlarını takip edip ellerinde kalan üyeleri yakalayacağız. Eh, iyi bitmeyebilir. Bu herifler saklanma konusunda lağım fareleri kadar ustadır. Ama en azından, Antigonus ailesinin el yazmasını veya kritik bir ipucunu muhtemelen ele geçirdiğimize inanacaklardır… Bu durumda, mesele son derece hayati veya önemli bir şey olmadığı sürece operasyondan vazgeçerler. Onların hayatta kalma felsefesi budur.”

Endişelenen Klein, “…Peki ya el yazması son derece hayati ve önemliyse?” diye sordu.

Dunn cevap vermedi, sadece gülümsedi.

Bunun yerine, “Tarikat-ı Hafiyye hakkında çok az şey biliyoruz,” dedi. “Bu seferki başarımızı tamamen senin keskin zekâna borçluyuz. Bütün liyakat senin. Gizli tehlike ihtimalini ve yükselmiş bir algının el yazmasını bulmaya nasıl yardım edeceğini göz önünde bulundurarak, sana bir seçim şansı sunuluyor.”

“Seçim şansı mı?” Klein belli belirsiz bir şeyler sezerken nefesleri ağırlaştı.

Dunn yüzündeki gülümsemeyi silip tüm ciddiyetiyle konuştu: “Aşkın olmak istiyor musun? Tabii yalnızca eksik bir zincirin başlangıç Mertebesini seçebilirsin.

“Elbette bu şanstan vazgeçip, kazandığın liyakati biriktirmeyi de seçebilirsin. O zaman tek yapman gereken, bir Uykusuz olabilmen için yeterli kontenjan açılana dek beklemek; bu aynı zamanda Tanrıça’nın Gece Şahinlerine bahşettiği ilk ve tek eksiksiz Mertebedir.”

Cidden… Klein keyiflenmişti, içinde en ufak bir tereddüt yoktu. İnisiyatif alarak, “Peki hangi Mertebe 9’lar arasından seçim yapabilirim?” diye sordu.

Vazgeçip vazgeçmeyeceğime, aynı zamanda hangisini seçeceğime karar vermek için ayrıntılı bilgiye ihtiyacım var!

Dunn arkasını döndü, üzerine vuran kızıl örtüye bürünmüş gibiydi. Klein’ın gözlerinin içine bakarak yavaşça, “Kilise’nin elinde Uykusuz haricinde üç tane Mertebe 9 iksir formülü var…” dedi. “Bunlardan biri, İhtiyar Neil’ın da kontrol ettiği güç olan Gizem Avcısı. Heh, Rozanne muhtemelen bundan sana bahsetmiştir. Çenesini asla tutamaz.”

Ne cevap vereceğini bilemeyen Klein garip bir şekilde gülümsedi. Neyse ki Dunn buna aldırmadan devam etti. “Gizem Avcısı iksir formülümüz ve doğrudan zincirlenmeyen sonraki Mertebeler, Mos Çilekeş Tarikatı’ndan elde edildi. O zamanlar henüz yozlaşmaya düşmedikleri söylenirdi. Ahlaklarına ve kurallarına bağlıydılar, bilgi arayışlarında kararlıydılar. Sırlarını kesin bir gizlilik içinde saklarlardı… Tarikata giren herkes, Gizem Avcısı olduktan sonra beş yıl boyunca konuşmaktan men edilirdi. Odaklanmalarını geliştirmek ve artırmak için susmayı öğrenirlerdi. Mos Çilekeş Tarikatı’nın düsturu ‘ne yaparsan yap, lakin zarar verme’ onlardan çıkmıştır.

“Gizem Avcıları; büyü, cadılık, astroloji ve diğer İlm-i Esrar bilgileri üzerinde kapsamlı ama temel düzeyde bir anlayışa ve kavrayışa sahiptir. Hatırı sayılır miktarda ayin de bilirler ancak maddenin ardına gizlenen belirli varlıkları kolayca sezebilirler. Bu yüzden dikkatli olmaları ve bir Aşkın olarak güçlerine saygı göstermeleri gerekir.

“Bu Yol’un büyük bir kısmından yoksunuz, bu yüzden eksik bir zincir. Örneğin Mertebe 8’i bizde yok. Tabii, belki de Kutsal Katedral’in elindedir.”

Bu neredeyse tüm şartlarımı karşılıyor… Seçimini yapma dürtüsüne kapılan Klein hafifçe başını salladı.

Neyse ki karar vermek için hâlâ ayrıntıya ihtiyacı olduğunu aklından çıkarmamıştı.

“Peki ya diğer ikisi?”

Dunn ayrıntılarıyla anlatmayı sürdürdü. “İkinci Yolun adı Naaş Toplayıcı. Güney Kıtası’nda Ölüm’e tapan pek çok tarikatçı bunu seçer. İksiri içtikten sonra, akılsız ölü ruhlar onları kendi türlerinden sanıp saldırmaz. Soğuğa, çürümeye ve ceset ufunetinin aşındırıcılığına karşı direnç kazanırlar. Kötü ruhların bir kısmını doğrudan görebilir, yaşayan ölülerin özelliklerini ve zayıflıklarını fark edebilirler; ayrıca birtakım nitelik artışları elde ederler. Bizde bunu takip eden Mertebe 8 ve Mertebe 7 var. Heh heh, Mertebe 7’yi muhtemelen tahmin edersin — Ruh Aracısı! Daly de zamanında bunu seçmişti.”

Ruh Aracısı kulağa gizemli ve havalı geliyor gerçi, ama benim en çok istediğim şey İlm-i Esrar bilgisine vakıf olmak… Klein araya girmedi; tek yaptığı sessizce dinlemekti.

Dunn Smith yan gözle kızıl aya bakarak, “Üçüncü Yolun sadece Mertebe 9’u elimizde var. Kutsal Katedral’de devamı var mıdır, emin değilim,” dedi. “Adı, Kâhin.”

Kâhin mi?

İmparator Roselle’in günlüğüne düştüğü o pişmanlığı anımsayan Klein’ın göz bebekleri daraldı: Çırak, Kapkaççı veya Kâhin’i seçmemiş olmaktan pişmandı!

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »