Klein, bir bardak mı yoksa bir kütle mi demenin zor olduğu o koyu mavi, yapışkan sıvıya baktı; güçlükle yutkunup konuştu. “Bunu doğrudan mı içeceğim?”
“Başka bir hazırlığa gerek yok mu? Ayin, büyü sözü ya da dua falan gibi?”
İhtiyar Neil hafifçe mırıldanıp cevap verdi. “Hazırlık mı? Var tabii. Önce bir kadeh Intis Aurmir üzüm şarabı alırsın, bir Desi purosu tüttürürsün, sonra neşeli bir melodi mırıldanıp kıvrak bir saray dansı edersin; istersen step dansı da olur, en sonunda da bir el Gwent atarsın…”
Klein’ın yüzünün gittikçe aptallaştığını gören İhtiyar Neil kıkırdayıp az önceki laflarını özetledi. “Tedirginsen tabii.”
Pek de şakacısınız bakıyorum…
Klein’ın dudaklarının kenarı seğirdi, altıpatlarına davranma dürtüsünü zar zor bastırdı.
Bastonunu bir kenara bıraktı, sağ elini uzatıp sanki ağır bir şey tutuyormuşçasına o mat bardağı kaldırdı. İksirin kokusu hafifti, âdeta yok gibiydi.
“Evlat, tereddüt etme. Ne kadar tereddüt edersen o kadar gerilir, o kadar korkarsın; bu da iksirin emilimini etkiler,” dedi İhtiyar Neil, Klein’a arkası dönük hâlde, laf arasında söyler gibi.
Ne zaman yandaki lavabonun başına geçtiği belli değildi; musluğu açmış, şaldır şuldur ellerini yıkıyordu.
Klein sessizce başını salladı, derin bir nefes aldı. Çocukluğunda burnunu tıkayıp ilaç içtiği günlerdeki gibi mat bardağı ağzına götürdü, başını dikip bir dikişte yuttu.
Serin, kaygan bir his hızla ağzının içini doldurdu; ardından yemek borusundan kayıp midesine indi.
O yapışkan, koyu mavi sıvı sanki ince uzun dokunaçlar çıkarıyor gibiydi. Buz gibi bir ürperti ve keskin bir dürtü bir anda Klein’ın her hücresine işledi.
Elde olmadan sarsılmaya başladı, gözlerinin önü hızla bulandı. Bütün renkler koyulaştı; kırmızılar daha kırmızı, maviler daha mavi, siyahlar daha siyah oldu. Yoğun renk kümeleri, usta bir empresyonistin fırçasından çıkmış bir yağlıboya tablo gibi birbirine karışıp harmanlandı.
Klein buna benzer bir manzarayı daha önce de görmüştü. Tıpkı Ruh Aracısı Daly tarafından sorgulandığı anlardaki gibiydi.
Şu anda görüşü bulanıktı; zihni hafifçe sürüklense de berraktı, sanki denizde sürüklenen bir kazazede gibiydi.
Giderek etrafındaki manzara netleşti; bütün renkler katman katman ayrışarak üst üste biniyor, etrafa kurşuni, düşsel bir sis hafifçe yayılıyordu.
Çevresinde biçimini tanımlaması imkânsız, hatta varlığı bile seçilemeyecek kadar saydam şeyler vardı. Derinlerdeyse farklı renklerde ışıl ışıl parıltılar seçiliyordu. Sanki bu parıltıların kendi canı vardı ya da içlerinde sonsuz bir bilgi barındırıyorlardı.
Aslında şans ayininde gördüklerime de benziyor biraz…
Klein içgüdüsel olarak aşağı baktığında, ‘kendi’ bedeninin hâlâ olduğu yerde durduğunu, hafifçe sarsıldığını gördü.
Birdenbire içine bir kavrayış doğdu; bilinci hızla aşağı çekilerek bedeniyle bütünleşti.
Güm!
Sis hızla dağıldı, renk kümeleri normale döndü; o parıl parıl ışıklar ve varlığı yokluğu belirsiz nesneler bir anda kayboldu.
Simya odasının içi eski hâline dönmüştü ama Klein’ın başı şişiyor, sanki çatlayıp yarılacak gibi oluyordu. Baktığı her şey üst üste binen sayısız gölge bırakıyor, kulağına nereden geldiği belirsiz, ruhanî fısıltılar çalınıyordu.
“Hornacis… Flegrea… Hornacis… Flegrea… Hornacis… Flegrea…”
Klein’ın alnına saplanan bir sızıyla birlikte içini hızla öfkesini kusma, yakıp yıkma dürtüsü kapladı.
Kaşlarını çatıp başını art arda salladı.
“Görüşün tuhaflaştı mı? Heh… Bir de önceden duymadığın sesler duyuyorsun, değil mi?” diye sordu yanındaki İhtiyar Neil gülümseyerek.
“Evet, Bay Neil, ne yapmam gerek?” Klein içindeki şiddetli cinneti bastırarak sordu.
İhtiyar Neil kıkırdadı. “İksirin gücü dışarı sızıyor da ondan; üstelik henüz kontrol etmeyi bilmiyorsun… Pekâlâ, dediğimi yap: Zihninde bir nesne canlandır. Sıradan, basit, kolay bir şey olsun.”
Klein dikkatini toplayıp zihninde kendi siyah ipek yarım silindir şapkasını çizdi; ona dokunduğundaki hissi, somut biçimini düşündü.
“Bütün dikkatini ona ver. Durmadan tekrar et, zihninde tekrar tekrar çiz. Bir nebze iyi geldi mi?” İhtiyar Neil’in sesi, teskin edici bir şarkı gibi zihnine süzüldü.
Klein odağını adım adım hayalindeki ipek silindir şapkaya kaydırdı. Kulağındaki fısıltılar yavaşça kısılarak silindi; gözlerinin önündeki gölgeler de birbiri üzerine oturup netleşti.
“Çok daha iyi,” dedi Klein, içindeki karmaşık duyguları yatıştırıp rahat bir nefes alarak.
Bedenine şöyle bir baktı, olağandışı bir duruma rastlamadı.
Ellerini kollarını oynatan Klein, yarı merak yarı tereddütle sordu. “Başardım mı? Artık bir ‘Kâhin’ sayılır mıyım?”
İhtiyar Neil kenardan cıvalı bir ayna çıkarıp Klein’ın yüzüne tuttu. “Gözlerine bak.”
Klein dikkatle baktı; aynadaki aksinde siyah ipek şapkası başındaydı, hatları belirgin, yüzü sıradandı. Yüzünü kaplayan ter dışında öncekine kıyasla pek bir fark görünmüyordu.
İhtiyar Neil’in yönlendirmesiyle gözlerine pürdikkat baktı; ancak o zaman kahverengi gözlerinin epeyce koyulaştığını fark etti. Öyle koyuydu ki zifiri bir geceyi andırıyor, insanın ruhunu içine çekecekmiş gibi hissettiriyordu.
Normalde koyu kahverengi gözler kolayca siyah sanılırdı. Yakından bakmasa Klein’ın kendisi bile bunu fark edemezdi.
“Bu, iksirin gücünün dışa vurumudur. Tefekkür etmeyi öğrenip gücünü dizginlemeyi bildiğinde gözlerin eski hâline döner,” dedi İhtiyar Neil gülümseyerek sağ elini uzatırken. “Tebrik ederim, yeni Aşkınımız, Kâhinimiz.”
“Teşekkür ederim.” Klein uzanan eli sıktı. “Bay Neil, Tefekkür’ü ne zaman öğrenebilirim?”
“Şimdi öğrenebilirsin. Tefekkür’ün ilk adımları epeyce basittir. Hele ki bir Aşkın için.” İhtiyar Neil gülümseyerek sürdürdü. “Az önce zihninde bir nesne çizip dikkatini dağıtman, dışarı sızan gücü içeri çekmen aslında Tefekkür’ün ilk adımıydı. Şimdi bir kez daha yap bakayım.”
Klein gözlerini yumdu, o siyah ipek yarım silindir şapkayı zihninde bir kez daha çizdi.
Dikkatini toplamak eskisine kıyasla çok daha kolay geliyordu. Kısa süre içinde üşüşen yan düşünceler silindi, geriye yalnızca şapkanın zihnindeki silueti kaldı.
“Zihnini biraz serbest bırak, ardından çizdiğin nesneyi değiştir. Bu dünyada var olmayan, tamamen kafandan uydurduğun bir şey koy yerine.
“Bu kurala mutlaka uymalısın. Ancak böyle Tefekkür’e girebilir, ancak böyle adım adım aşan ‘ben’, sınırsız ‘ben’ ve evrensel ‘ben’ ile bütünleşebilirsin. Böylece hakikate dair kavrayış ve ilhamlara erişir, yalnızca kendinin idrak edebileceği bilgilere ulaşırsın. İlm-i Esrar’da buna ‘Esrarî Müşahede’ denir,” dedi İhtiyar Neil teskin edici bir edayla. “Sonrasına dair anlattıklarımı şimdilik dinlemekle yetin, şu an en önemlisi Tefekkür’e girmek.”
Bu dünyada var olmayan, kafamdan uydurduğum… Dünyam’dakiler sayılır mı acaba?
Klein televizyonda gördüğü, haki yeşili, uzun ve kalın bir kıtalararası balistik füze ile o siyah yarım silindir şapkayı değiştirmeyi denedi.
Ne var ki zihninde ne kadar çizerse çizsin, ne kadar hayal ederse etsin, bu durum yalnızca dikkatini daha da toplamasına yarıyordu.
Tutmadı gibi…
Klein hayal gücünü zorlamak zorunda kaldı. Önce bir ışık küresi çizdi zihninde, ardından benzer biçimde birkaç küre daha ekleyip hepsini birbirine yaklaştırdı.
Üst üste binen ışık küreleri tamamen düşsel bir hava yaratmıştı; Klein’ın zihni yavaşça boşaldı, hafifçe havalanır gibi oldu.
Bedeni de ruhu da dinginleşti. Az önce gördüğü varlığı belirsiz nesneler, parıl parıl ışıklar saçan kurşuni sis ve karmaşık renk kümeleri yeniden ortaya çıktı; sanki gökyüzünde elini uzatsa dokunacağı mesafede süzülüyorlardı.
Ruhaniyetini adım adım uzattı, santim santim yaydı. Klein sessizce yukarıdan baktı ona, hissetti, içeri çekti.
“Çok güzel! Bir Kâhin’e yakışır şekilde Tefekkür’e gayet sorunsuz girdin; benim zamanımdakinden azıcık, küçücük, minnacık bir farkla geri kaldın o kadar,” dedi İhtiyar Neil kıkırdayarak. “Madem öyle, sana İlm-i Esrar’ın en yaygın, öğrenmesi en kolay ve gelecekte en çok işe yarayacak yeteneğini öğretmeye başlıyorum: Basiret!”
Havagazı lambalarını bir bir söndürdü fakat simya odasının gizli kapısını aralık bıraktı. Böylece Klein’ın bulunduğu yer epeyce karardı, yine de eşyaların şekilleri seçilebilecek kadar loş bir ışık kaldı.
“Pekâlâ, bu durumunu bozma. Elleri kaldırıp gözlerinin önüne getir; işaret parmakların birbirine baksın ama değmesin.”
“Gözlerini aç ve karanlığa alışana kadar öylece bekle.”
İhtiyar Neil’in dediklerini harfiyen uygulayan Klein, karşı karşıya duran parmaklarını ve etraftaki eşyaların karaltılarını seçti.
“Aslında sırtüstü yatıp bedeni tamamen gevşetmek gerekir ama madem Tefekkür’ün gayet iyi gitti, böyle devam edelim.” İhtiyar Neil güldü. “Bakışını ellerinin arkasındaki bir noktaya sabitle, mutlaka arkası olmalı. Sonra parmaklarını yavaşça oynat; birbirine değmeyecek şekilde, bakış alanından çıkarmadan devam et.”
Sessizce dinleyen Klein, bakışını avuçlarının arkasındaki boşluğa sabitledi. Birbirine batan ama değmeyen iki işaret parmağını gözünün önünde yavaşça oynatmaya başladı.
Bir, iki, üç… Birdenbire Klein, parmaklarının arasında alev kırmızısı bir parıltı gördü.
“Ha…” diye mırıldandı.
“Renk gördün mü? Güzel, Basiret’in ilk adımı budur işte. Gördüğün renk kendi hâlendendir,” dedi İhtiyar Neil kıkırdayarak. “Acele etme, birkaç kez daha tekrarlayıp iyice oturt; sonra başka yerlere bakarsın. Ben de bu fırsatla sana farklı renklerin ne anlama geldiğini anlatayım.”
“Pekâlâ.” Klein parmaklarını ileri geri hareket ettirerek o kırmızı parıltıya odaklandı.
İhtiyar Neil kısa bir an düşünüp konuştu. “Kısacası, İlm-i Esrar’ın ana akım ekolü insanın bedensel olmayan kısmını dört katmana ayırır. En çekirdekteki katmana ‘Nefs Beden’ denir; yani herkesin en temel ruhaniyeti. Canlıların ruhaniyete ve Nefs Beden’e sahip olduğunu savunan bir ekoldür bu.”
“Başkasını bilmem ama biz Gizem Avcıları için Tefekkür’ün amacı da gücü artırmanın yolu da ‘Nefs Beden’i hedef alır.”
“‘Nefs Beden’in dışında ‘Astral İzdüşüm’ yer alır. Bu katman, Nefs Beden’in Ruhanî Âlem’le ve yıldızlarla iletişim kurma yoludur; onun dışa vurumudur ve doğrudan iradenle, o anki duygularınla ilintilidir… İksiri içtikten sonra gördüğün manzaralar, Astral İzdüşümün Ruhanî Âlem’de süzülürken karşılaştığı görüntülerdir. Orası maddi dünyanın kurallarına uymaz. Aşan ‘ben’, sınırsız ‘ben’ ve evrensel ‘ben’ ile ilgilidir. Geçmiş, bugün ve gelecek orada üst üste binebilir; kehanetin kaynağı da işte budur.”
“Ruhanî Âlem’de gördüklerin yalnızca birer imgedir, birer simgedir; gerçek anlamını kavramak için yorumlanmaları gerekir.”
“Kehanet de diğer pek çok büyü de ‘Astral İzdüşüm’ vasıtasıyla icra edilir.”
“Onun Nefs Beden’le olan bağını ve farkını sakın karıştırma.”
Biri öz, biri tezahür yani…
Klein parmak uçlarındaki hâleye bakmayı sürdürerek zihninde kestirmeden bir özet çıkardı.
“Daha da dışarıda ‘Kalp ve Zihin Bedeni’ bulunur. Buradan itibaren et ve kemikle birleşme başlar… Zihni kapsar; muhakeme, düşünme, kavrama ve şeyleri idrak etme yeteneğinin bütünsel bir tezahürüdür. Bazı iksirler esasen bunu geliştirir, pek çok büyü de doğrudan burayı hedef alır.”
İhtiyar Neil epeyce detaylı anlatıyordu.
“En dıştaki katman ise ‘Esir Beden’dir. Senin yaşam enerjinin ve bedensel durumunun dışa vurumudur.”
“Gördüğün hâle renkleri, Esir Beden’in dışarı yansıyan simgesidir. Yani Basiret sayesinde yalnızca ruhanî varlıkları, hayaletleri, kinci ruhları –heh heh, belki de görünmemesi gereken bazı varlıkları– doğrudan görmekle kalmaz, başkalarının ‘Esir Beden’ini, yani hâlesini de görürsün. Böylece hâlenin kalınlığından, parlaklığından ve renginden karşıdakinin sağlık durumunu ve duygularını çıkarabilirsin.”
“Basiretin geliştikçe, İlm-i Esrar bilgin arttıkça çok daha ince detayları fark edebilir, hatta birinin ömrünü bile kestirebilirsin.”
“Ha, az önce duygulardan bahsettim ya, bunun sebebi ‘Astral İzdüşüm’ün de dışarı hafifçe yansımasıdır. Mertebede yükseldikçe Basiretin son derece güçlü bir seviyeye ulaşır; öyle ki başkalarının ‘Astral İzdüşüm’ünü bile görebilir, çok daha fazla şey öğrenebilirsin. Bu ancak Kâhin ve Gizem Avcısı gibi yollara mensup Aşkınların erişebileceği bir aşamadır.”
“Hatta bazıları, Basiret’in en uç noktasında geçmiş ve gelecek dâhil her yerdeki her şeyi görebileceğini iddia eder ama ben pek inanmıyorum buna.”
Kulağa bayağı güçlü geliyor…
Klein neredeyse imrenmeye başlayacaktı.
İhtiyar Neil öksürüp devam etti. “Yine ‘Esir Beden’e, yani hâlenin renklerine dönelim: Kollarda, bacaklarda, harekete katılan uzuvlarda kırmızı görünür. Başın ve beynin yüzeyinde mor belirir. Boşaltım bölgelerinde turuncu, sindirim sisteminde sarı, kalp ve düzenleme sistemlerinin çevresinde yeşil, boğazda ve sinir sisteminin bir kısmında mavi kendini gösterir. Bedenin genel dengesiyse her yeri beyaz bir ışıkla kaplar… Bunlar sağlığın alametidir.”
“Renkler soluklaşırsa, hâle incelirse ya da renk değiştirirse, o bölgede bir sıkıntı var demektir. Yorgunluk veya hastalık alametidir.”
“Ayrıca içteki Astral İzdüşüm’ün renkleri o anki duyguları yansıtır: Kırmızı tutku ve coşkuyu; turuncu sıcaklık ve hoşnutluğu; sarı neşe ve dışa dönüklüğü; yeşil sükûnet ve huzuru; mavi soğukkanlılığı ve derin düşünceyi; beyaz aydınlığı ve azmi; koyu renkler kederi, hüznü ve sessizliği; mor ise ruhaniyetin ağır bastığını, mesafeli ve soğuk bir hâli gösterir…”
Klein anlatılanları zihnine kazıyarak Basiret’ini sabitledi.
“Güzel, artık başka şeylere bakabilirsin.” İhtiyar Neil başka bir şey söylemeden başını salladı.
Klein başını yavaşça çevirip İhtiyar Neil’e baktı. Gerçekten de adamın bedeninde yer yer kalınlaşan, yer yer incelen farklı renklerde bir hâle vardı. Başındaki mor son derece parlaktı, el ve ayaklarındaki kırmızıysa nispeten soluktu; bedenini saran beyazlık da epeyce zayıflamıştı.
Cidden yaşlanmış… diye geçirdi içinden Klein.
Ancak şimdi, bütün bunları gözleriyle gördükten sonra hakikaten bir “Aşkın” olduğunu hissetti!
“Artık bir Aşkınım!”
Bakışını kaydırıp İhtiyar Neil’i süzmeye devam etti ama tam o sırada, adamın arkasındaki boşlukta kirpiksiz, acımasız ve saydamlaşmış bir çift göz gördü!
Bu neredeyse düşsel gözler, öylece durmuş İhtiyar Neil’e ve kendisine bakıyordu!
Bu da…
Klein irkildi, ağzı açık kaldı, bir anda ağzından döküldü. “Arkanızda bir çift göz var!”
İhtiyar Neil kalakaldı, hemen ardından yüzünü zoraki bir tebessüm kapladı.
“Aldırma onlara.”