Esrarın Hükümdarı

Bölüm 31: İksir

⏳ Okuma Süresi: 11 dk
20px

Dunn Smith’in gri gözleri dosdoğru Klein’ın gözlerine kilitlendi. Tam bir dakika boyunca hiç konuşmadı.

Bu sessizliğin ve bakışın yarattığı baskı altında Klein geri adım atmadı. Gözlerini kaçırmadı, kararlılıkla karşısındaki adama bakmayı sürdürdü.

“Şunu anlamış olman gerek, iksiri bir kez içtikten sonra pişmanlık için bir fırsatın olmayacak.” Sonunda, Dunn sessizliğini bozdu. Sesi boğuktu, hiçbir duygu barındırmıyordu.

Klein sırıtarak karşılık verdi. “Biliyorum, ama içimdeki sese saygı duyarım.”

Öncelikle, ‘Uykusuz’ gereksinimlerimi karşılamıyordu. Tarot Cemiyeti’ndeki tarifine bakılırsa ‘Seyirci’ de farksızdı. Diğer Aşkın Yolları ile ne zaman temas kurabileceği ise meçhuldü. Ağır işleyen bir çare acil bir duruma derman olamazdı. Bu yüzden de beklemesine gerek yoktu. Aynı mantıkla “Naaş Toplayıcı” da elendi. Geriye yalnızca iki seçenek kalmıştı: “Gizem Avcısı” ve “Kâhin”.

Aynı Mertebeden iksirler eşit derecede tehlikeliydi. Daha fazla bilgi edinmesi de imkânsızdı. Üstelik hem “Gizem Avcısı” hem de “Kâhin” gereksinimleri tam olarak karşılıyordu. O hâlde İmparator Roselle bunları öylesine yazmış olsa bile; “Çırak”, “Kapkaççı” ve “Kâhin” üçlüsünden birini seçmediği için gerçekten pişmanlık duymuş olsa da olmasa da, bu kadarı terazinin dilini kaydırmak için yeterliydi.

Dahası, günlüklerden anlaşıldığı kadarıyla, sindirmenin ve rol yapmanın asıl özünü kavradığı sürece iksirin getireceği olumsuz etkilerden büyük ölçüde kaçınabilecekti. İnsanı deliliğe sürükleyip şirazesini yitirmesine neden olan o fısıltılara ve yanıltıcı kışkırtmalara gelince… Zaten bir Aşkın olmadan da bunlarla yüzleşmişti!

“Pekâlâ.” Dunn ayağa kalktı. Yarım boy silindir şapkasını eline aldı. Şapkayı kafasına geçirirken, “Benimle aşağı gel,” dedi.

Klein başını salladı ve minnetle bir beyefendi selamı verdi.

Tak. Tak. Tak. İkili merdivenlerden indi. Ayak sesleri sessiz, geniş merdiven boşluğu ile koridor boyunca yankılandı.

Klein’ı ansızın bir gerginlik bastı. Sessizliği bozmak için laf açmaya çalıştı. “Kaptan, iksiri içtikten sonra İlm-i Esrar’a dair bilgileri doğrudan elde edemeyeceğimi, yalnızca bunları öğrenme yetkinliğine sahip olacağımı söylemiştiniz. Peki İlm-i Esrar’a dair bu ilk bilgiler nereden geliyor? Bizden öncekiler hayatlarını tehlikeye atıp bunları yavaş yavaş mı keşfettiler, yoksa başka bir kaynaktan mı geliyor?”

Ne zaman yeraltına inse buradaki havanın epey temiz olduğunu hissederdi. Havalandırmanın mükemmel çalıştığı ortadaydı. Ancak böyle bir ortamda ara sıra esen bir rüzgâr insanın düpedüz ürpermesine neden oluyordu.

Dunn başını çevirip ona baktı. Gri gözleri loş ışıkta alışılmadık derecede dipsiz görünüyordu. Dümdüz bir sesle cevap verdi. “Birincisi senin de dediğin gibi keşif, derleme ve geliştirme. İkincisi ilahların lütfu. Üçüncüsü, heh. Başkalarının duyamadığı o tehlikeli fısıltılar her zaman anlamsız, delice sayıklamalardan ibaret olmuyor. Arada sırada gizeme dair bir şeyler de anlatabiliyorlar… Fakat bildiğim kadarıyla, bunları gerçekten ve uzun süre dinleyenler istisnasız delirdiler. Ya da şirazesini yitirip canavara dönüştüler. Tabii onlara şükran borçluyuz. Geride bıraktıkları defterler İlm-i Esrar alanında çok kıymetli birer hazine.”

İnsan kobayları mı…

Yeraltının soğuk rutubeti içine işledi, Klein aniden ürperdi.

Acaba ‘Sosyal Medya Büyüsü’ne dönen o şans ayinim ileride beraberinde hep o çılgınca ve dehşet verici fısıltıları mı getirecekti? Aynı etkilere mi sebep olacaktı?

Kavşağa vardıklarında Dunn ne Chanis Kapısı’na doğru ilerledi ne de silah, malzeme ve arşiv odasına saptı. Bunun yerine Klein’ı yanına alarak sola, Azize Selena Katedrali’ne doğru yaklaşmayı seçti.

Yolun yarısında durakladı. Neye dokunduğu belirsizdi, gizli bir kapı açtı. “Burası bizim Gece Şahinleri takımına ait simya odası. İhtiyar Neil’den Chanis Kapısı’na girip Kâhin iksiri formülünü ve gerekli malzemeleri almasını isteyeceğim. Heh, epey şanslısın. Tanrıça sana lütfunu bahşetmiş. Elimizde hâlâ iki Kâhin iksirine yetecek malzeme olmalı. Aksi hâlde çok uzun süre beklemen gerekirdi.” Dunn kapının ardındaki odayı işaret etti. “Burada bekle, sonra İhtiyar Neil’in iksiri hazırlayışını başından sonuna kadar izle. İlm-i Esrar’ın en temel parçası budur. Ha, içerideki hiçbir şeye elini sürme. Ya çok tehlikelidirler ya çok pahalıdırlar ya da hem tehlikeli hem pahalıdırlar.”

Bunu söyler söylemez, Dunn daha önce yaptığı gibi bir eklemede bulundu. “Ha, evet — yine bir şey unutmuşum. Aşkın olman bir tehlikeyle yüzleşmene ve el yazmasını bulma ihtiyacına dayanıyor. Gösterdiğin yararlılık bunun yalnızca bir parçasıydı. Dolayısıyla şimdilik takımın resmî bir üyesi olmayacaksın. Hâlâ bir sivil personelsin, maaşın da ona göre kalacak. Daha önce verdiğim görevleri yapmaya devam edeceksin. Bunun yanında ek olarak İhtiyar Neil ile birlikte İlm-i Esrar’a dair daha fazla şey öğrenmen gerekecek. Zamanı onunla kendiniz ayarlarsınız.”

“Tamam.” Klein zam olmamasına biraz içerlemek dışında geri kalan her şeye iki eliyle katılıyordu.

Dunn’ın anlattıklarına göre, iksiri içtikten sonra bir de öğrenme ve hakim olma süreci vardı. Hemen resmî bir üye olup olağandışı görevlere katılması eceline susamak olurdu.

Dunn arkasını döndü. Kavşağa doğru iki adım atmıştı ki aniden geri döndü. “Bir şey daha.”

Biliyordum işte…

Klein Kaptan’ın bu “tarzına” çoktan alışmıştı.

“Tarikat-ı Hafiyye’ye karşı yürüttüğümüz operasyondan birtakım sonuçlar elde ettik,” dedi Dunn, yüzündeki her zamanki ifadesiyle. “Kısa vadede bize tekrar bulaşmaya cesaret edemezler. Fakat sen yine de tedbiri elden bırakma. Şimdilik Antigonus Ailesinin El Yazması’nın onlar için ne kadar önemli olduğunu teyit edemiyoruz. Bulduklarımıza göre, kesinlikle bazı kadim âdetleri yaşatıyorlar. Bunun Solomon İmparatorluğu’yla ve o dönemin yozlaşmış soylularıyla bağlantılı olduğu net.”

“Anladım. Teşekkürler, Kaptan,” dedi Klein nefesini vererek.

Zaten beklemek istememesinin, Aşkın olma fırsatını bulur bulmaz böylesi bir aceleyle tutunmasının sebeplerinden biri de buydu!

Gözden kaybolana dek Dunn’ın arkasından baktı. Dönüp yeni bir şey eklemeyeceğinden emin olduktan sonra ağır adımlarla simya odasına girdi.

İçeride uzun masalar diziliydi. Masaların üzerinde deney tüpleri, pipetler, teraziler ve beherler vardı. Önceki hayatında gördüğü bir kimya laboratuvarını andırıyordu, sadece daha derme çatma ve çok daha eskiydi.

Bunların dışında kocaman bir kazan, kara ahşap kepçe, berrak bir billur küre gibi nesneler vardı. Karanlık Mukaddesat Amblemi ve diğer tuhaf amblemler her yerde göze çarpıyordu. Odaya yoktan yere gizemli bir hava katıyorlardı.

Klein epey ilgisini çeken bu mekâna bakındı, ancak hiçbir şeye elini sürmemeye özen gösterdi.

Bir süre sonra ayak sesleri duyuldu. İhtiyar Neil elinde karmaşık desenlerle işlenmiş küçük, gümüş bir kutuyla içeri girdi. Üzerinde yine döneme tamamen tezat düşen klasik siyah cübbesi, başında ise aynı renkte yuvarlak kenarlı fötr şapkası vardı.

“Evlat, Kâhin’i seçeceğini hiç tahmin etmezdim.” İhtiyar Neil gümüş kutuyu bırakırken biraz bulanıklaşmış koyu kırmızı gözleriyle Klein’ı şöyle bir süzdü. “Tam da benim gençliğimdeki gibi dikbaşlısın, kalabalığı takip etmiyorsun. Fena değil. Şu birkaç gaz lambasını yak da gizli kapıyı örtüver.”

“Tamam.” Klein titrememeye uğraşarak simya odasındaki gaz lambalarını teker teker yaktı. Solgun bir aydınlığın odaya yeniden hükmetmesini sağladı.

Tık! Tık! Tık! Gizli kapı kapandı. Arkasını dönüp saçları ağarmış, göz kenarları ve dudak kenarları kırışıklıklarla dolu İhtiyar Neil’in yanına geldi. Yaşlı beyefendinin birbirine bağlanmış birkaç tuhaf dal parçasıyla siyah kazanı fırçaladığını gördü.

“Bir Mertebe iksirini hazırlamak çok basittir, en azından Mertebe 7 ve altı için böyledir. Özel bir ateşe gerek yok, ek bir ayine gerek yok, hatta bir efsuna bile gerek yok. Ruhani bir katılıma hiç lüzum yok. Sadece formüldeki sırayı izleyerek malzemeleri doğru miktarda sırayla eklemen ve karıştırman yeterli, bu kadar.” İhtiyar Neil’in kırışıklıkları yüzüne yayılan gülümsemeyle derinleşti.

“Sahi mi?” diye sordu Klein şaşkınlıkla.

Kulağa aynen yaptığım o şans ayini kadar basit geliyor…

Aslında düşününce cidden ürkütücü…

“Belki de bu ilahların bir hediyesidir. Tanrıçamıza hamdolsun.” İhtiyar Neil göğsünde özensiz bir daire çizdi.

Ardından gümüş kutuyu açıp içinden eskimiş bir rulo hâlindeki keçi derisi parşömeni çıkardı.

Sarımsı kahverengi keçi derisi parşömen parmak parmak açılıp üzerindeki kelimeleri gözler önüne serdi. Klein uzaktan şöyle bir bakınca yazının çok aşina olduğu Hermesçe yazıldığını fark etti.

Kanı andıran bir mürekkeple yazılmıştı. Yazılar akışkanlığını hâlâ koruyormuş gibi duruyordu, ancak bunun haricinde göze batan sıra dışı bir yanları yoktu.

‘Kâhin: 100 mililitre saf su, 13 damla gece vanilyası özü, 7 altın nane yaprağı…‘ Klein formülde yazanları içinden okudu, fakat formülün okunan kısmı burada kesildi. Geri kalanını İhtiyar Neil’in bileği kapatıyordu, daha fazlasını göremedi.

“Saf su, üst üste damıtılmış sudur. Neyse ki daha önceden hazırlamıştım da boşuna vakit kaybetmeyeceğiz.” İhtiyar Neil bir yandan bu bilgiyi verirken diğer yandan uzun masanın üzerindeki ölçekli, ağzı mühürlü büyük cam şişeyi el alışkanlığıyla kavradı.

Tıpasını açtı, hiç düşünmeden kazanın içine yaklaşık 100 mililitre saf su boşalttı.

Klein soru sormaya cüret edemedi, İhtiyar Neil’in işini bozmaktan çekindi. Sonuçta çıkacak iksiri içecek olan kendisiydi.

“13 damla gece vanilyası özü. Bu önceden çıkarılıp uçucu yağ olarak saklanabilir.” İhtiyar Neil gümüş kutudan kahverengi küçük bir şişe çıkardı. Bir pipet yardımıyla kazanın içine rahatça 13 damla damlattı.

Odaya hafif ama sakinleştirici bir koku yayıldı. Klein’ın ruh hâli ister istemez durgunlaştı.

“7 altın nane yaprağı…” İhtiyar Neil gümüş desenli teneke bir kutu aldı, kapağını açtı. Çıplak elleriyle birkaç yaprak koparıp kazanın içine serpiştirdi. Klein burnuna gelen ferah ve keskin kokuyu algıladı.

“4, 5, 6, 7. Tam kararında.” İhtiyar Neil kıkırdayıp keçi derisi parşömendeki iksir formülüne baktı. “3 damla baldıran zehri. Bunu öyle rastgele içemezsin, bütün vücudunu felç eder, kaskatı kesilerek ölürsün. Kadim zamanlarda intihar etmek için en iyi seçenekti.”

Aptal değilim ya… diye geçirdi içinden Klein.

İhtiyar Neil pipeti değiştirdi. Baldıran zehrini kazana damlattı. Karışım insanın zihnini berraklaştıran tuhaf bir koku yaydı.

“9 gram Ejderkanı otu tozu.” İhtiyar Neil elini acele etmeden gümüş kutuya daldırıp şeffaf bir deney tüpü çıkardı. İçinde demir gibi simsiyah bir toz vardı.

Tozdan 9 gram ölçmek için bir beher ve terazi kullandı. Ölçtüğü tozu öylece kazana döküp kara ahşap kepçeyle iki kez karıştırdı. İhtiyar Neil’in bu rahatlığı Klein’ı içten içe endişelendiriyordu. İşlerin pek sağlam temellere basmadığını hissediyordu.

“Aslında şimdiye kadarki malzemeler sadece birer takviyeydi. Miktarının kesinliği son durumu pek etkilemez. Biraz fazla koysam mı acaba?” diye şaka yaptı İhtiyar Neil. “Kilit nokta kalan iki malzemede. Miktar biraz az olabilir, ancak gerekli ölçüden çok da sapmaması lazım, yoksa ‘ilerlemen’ başarısız olur. Ha, miktarı ne olursa olsun kesinlikle daha fazla olamaz, ufacık bir miktar bile. Öyle bir şey olursa ruhsal sorunlar için tedavi görmen gerekir. Hemen ölmen de imkânsız değil.”

Klein anında gerildi. İhtiyar Neil’in gümüş kutudan siyah, cam bir şişe çıkarışını izledi.

“Lavos Ahtapotu kanı, 10 mililitre. Bu kalamar olağandışı bir canlı türü sayılır. Gözle görülür biçimde mutasyona uğramıştır, üzeri gizem dolu sembollerle kaplıdır. Kanı güneş ışığı altında hızla parçalanır ve özelliğini yitirir. Bu yüzden ışık geçirmeyen kaplarda saklanması şarttır.” İhtiyar Neil’in sesinde artık o rahatlıktan eser yoktu. Aceleyle ve dikkatli bir biçimde, deney tüpü yardımıyla 10 mililitre kan aldı.

Kan gökyüzü gibi masmaviydi. Zaman zaman, sanki ruhani âleme bağlıymış gibi yanıltıcı baloncuklar çıkarıyordu.

İhtiyar Neil, “Deney tüpündeki kanı döktükten sonra çeperde kalan damlalar hesaba katılmaz. Bu, aşırı dozu önlemek için bir tedbir,” diye fısıldadı.

Mavi kan kazana girip de önceki sıvıyla temas ettiği an fokurtular koptu. Etraftaki ışık uçuk bir maviye çaldı. Klein’ın içine hem çok uzak hem de çok tanıdık, tuhaf bir his doğdu.

Tıpkı ana rahmindeymiş gibiydi. İnsanın ruhunu yukarılara çekiyordu.

“Son malzeme. Yıldız Kristali. 50 gram.” İhtiyar Neil’in sesi Klein’ın kulağında yankılandı. Klein irkilip kendine geldi, bakışlarını yeniden uzun masaya çevirdi.

Yaşlı beyefendinin elinde şimdi son derece saf bir kristal parçası duruyordu. Dahası bu kristal jelatinimsi bir yapıya sahipti, sanki Dünya’daki jöleler gibiydi. Sertliği yok denecek kadar azdı.

Mavi ışığın altında ufak parıltılar saçıyordu. Göbeğinde koca, göz alıcı bir yıldız kalabalığı barındırıyormuş gibi görünüyordu.

“Bu, kehanet kristali yapmak için harika bir malzemedir… Olası bir hata payına karşı, ölçüyü biraz düşük tutuyorum.” İhtiyar Neil ölçüm yaparken desenli, küçük, gümüş bir bıçakla kristali kesti.

‘Saf su, gece vanilyası, altın nane yaprağı, baldıran zehri, Ejderkanı otu, Lavos Ahtapotu kanı ve Yıldız Kristali; bir Kâhin bunlardan oluyor…‘ O an, Klein elinde olmadan formülü baştan sona hatırladı.

Bütün hazırlıklar tamamlanınca, İhtiyar Neil birkaç küçük Yıldız Kristali parçasını kazanın içine attı.

Cızzz!

Anında asılsız bir sis fışkırdı. Simya odasını bulanık bir pusa boğdu.

Klein bu sisin ardında sonsuz gökyüzünü, devasa bir yıldız kalabalığını gördüğünü hissetti. Tıpkı görünmez bir varlığın bakışları kendi üzerindeymiş gibiydi.

Birkaç saniye sonra sis dağıldı. İhtiyar Neil kara ahşap kepçeyle kazanın içinden ağdalı, koyu mavi bir sıvı aldı. Sıvının tuhaf bir özelliği vardı: zerreleri birbirine bağlanmış gibiydi, asla birbirinden kopmuyordu. Siyah kazanın dibinde tek bir damla bile kalmamıştı.

Koyu mavi sıvı ışık geçirmeyen bir bardağa dolduruldu. İhtiyar Neil bardağı işaret ederek konuştu.

“Tamamdır. İşte Kâhin iksirin.”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »