İhtiyar Neil sözünü bitirir bitirmez arkasındaki loşlukta beliren o hayalî göz çifti hızla gözden kayboldu. “Basiret” hâlindeki Klein bile varlığına dair en ufak bir iz seçemiyordu.
“Bu, Ayin İlminin bir tezahürü,” diye açıkladı İhtiyar Neil kıkırdayarak.
Bayağı büyülü bir şey… Şu Basiret dedikleri, yin-yang gözünün gelişmiş bir sürümü mü yani?
Klein yeni oyuncak almış bir çocuk gibi heyecanla bakışlarını çevirip odanın her köşesini süzmeye başladı. Basiret açıkken simya odasının öncekine kıyasla nasıl bir farkı olduğunu görmek istiyordu.
Alacakaranlık eşyaların hatlarını çiziyordu; uzun masa, deney tüpleri, terazi, bardaklar, dolaplar… Hepsi Klein “Basiret”ini açmadan öncekiyle tamamen aynıydı, en ufak bir parıltı bile yaymıyorlardı.
Cansız nesnelerin ruhaniyeti yok mu yani?
Klein kendi kendine mırıldanırken bakışları masanın üzerindeki küçük gümüş kutuya kaydı.
Bir anda kutunun içinden pırıltılar yükseldi; kimi gökyüzü gibi masmavi, kimi yıldızlar gibi ışıl ışıl, kimi de alev gibi kıpkırmızıydı!
“Aşkın türlerden elde edilen malzemelerin içinde hâlâ bir nevi… ee, canlılık mı kalıyor? Asıl sahibi ölmüş olsa bile mi?” Klein sözcükleri dikkatle seçerek, büyük bir merakla İhtiyar Neil’a sordu.
“Tam karşılığı, artakalan ruhaniyet taşımalarıdır. İksir terkibinin başarıya ulaşmasının esaslarından biri olduğu gibi, Aşkınların şirazelerini yitirmesinin de başlıca sebeplerinden biridir bu. Dunn sana anlatmış olmalı,” diye açıkladı İhtiyar Neil rahat bir edayla.
Aklına ne geldiyse, aniden bir kahkaha attı. “‘Naaş Toplayıcı’ tarifinde kurutulmuş, ergin bir siyah benekli kurbağa olduğunu hatırlıyorum da… O iksiri içmek gerçekten büyük cesaret ister.”
Klein bunu gözünün önüne getirince midesinin bulandığını hissetti. İhtiyar Neil’ın neşesine katılmayarak bakışlarını etraftaki loş karanlığa çevirdi; ne var ki orada görmeyi umduğu, neredeyse biçimsiz ruhani varlıklar veya hayaletler gibi şeyler yoktu.
“Ruhani Alemin her yerde olduğu söylenmez miydi?” diye sordu şaşkınlıkla.
İhtiyar Neil alayla gülüp konuştu. “Evlat, dediğimi tekrarla:
“Burası bir Gece Şahinleri biriminin karargâhı, burası Ebedi Gece Tanrıçası Kilisesinin yer altı mekânı, burada bir sürü Aşkın var!
“Ruhların ve canların buralarda başıboş dolaşmasına izin vereceğimizi mi sanıyorsun? Hem Ruhani Alem ile ruhlar farklı kavramlardır.”
Klein bir an mahcup olarak başını çevirdi, gizli kapının girişinden sızan zayıf havagazı lambası ışığına bakıyormuş gibi yaptı. “Anladım.”
Konuştuğu sırada kaşlarının arası aniden seğirmeye başladı; sanki kramp girmiş gibi kontrolden çıkmıştı.
Ne oluyor?
Klein tam arkasını dönüp soracakken, gizli kapının iç tarafında, parıl parıl sarı ışığın kıyısında neredeyse saydam bir figürün sessizce durduğunu fark etti. İnsan suretindeydi; hâlesinin rengi karanlıkla öylesine kusursuz birleşmişti ki seçmek imkânsızdı.
Sss!
Klein’ın kaşlarının arasına şiddetli bir ağrı saplandı, görüşü bir anda bulandı. Dikkatini toplayıp yeniden baktığında ise ortalıkta ‘biçimsiz’ bir figür falan yoktu!
Tuhaf…
Arkasını dönüp sordu. “Bay Neil, kaşlarımın arası seğiriyor, biraz da ağrıyor.”
“Haha, gayet normal! Yeni Aşkın olmuş birisin; Basiret senin ‘Ruhani Beden’ine büyük yük bindirir ve sürekli tüketim yaratır. Dışarıya da kaşların arasında seğirme, baş ağrısı, aşırı hassasiyet ve hafif sanrılar olarak yansır. Üstelik Basiret açıkken yabancı çevrelerden rahatsız olman ya da başkalarının duygularından etkilenmen çok kolaydır. Bunların hepsi dikkat etmen gereken hususlar; bolca pratik yaparak bunlara alışmalı ve etkilerini bertaraf etmelisin. Ayrıca kararınca kullanmalı, vakti geldiğinde kapatmalısın,” diye gülümsedi İhtiyar Neil.
Sen bu işten keyif alıyorsun galiba…
Klein vakit kaybetmeden sordu. “Peki Basiret durumundan nasıl çıkılır?”
Az önce gördüğü ‘biçimsiz’ figürden bahsetmeyi düşünmüştü ama belirtiler arasında ‘hafif sanrılar’ lafını duyunca bu fikirden vazgeçti.
Kaşlarının arasındaki seğirme ve başındaki batmayla birleşince, İhtiyar Neil’ın vereceği cevabı tahmin etmek hiç de zor değildi!
“Deminki gibi bir nesne hayal et, dikkatini topla, ardından Tefekkür hâline geç. Gözlerini kapat, ruhaniyetine hükmet ve ona durmasını tekrar tekrar söyle. Sonra gözlerini açtığında Basiret’in sona erdiğini göreceksin.”
İhtiyar Neil keyifle tarif etti, bitirirken de ekledi. “Tabii bu en zahmetli, en hantal yöntemdir. Pratik yaparak Tefekkür esnasında kendimize telkinler verebilir, ruhaniyetimizi etkileyip geride basit bir ‘düğme hareketi’ bırakabiliriz. Mesela ben kaşlarımın arasına iki kez vurursam Basiret kolayca açılır, iki kez daha vurursam kapanır. Bunu tam olarak nasıl ayarlayacağın senin alışkanlıklarına ve zevkine kalmış.”
“Anladım.” Klein bir an düşünüp İhtiyar Neil’ı taklit etmeye karar verdi; kaşlarının arasına iki kez vurma hareketini Basiret’in ‘düğme’si yapacaktı.
Tek vuruş, kafasını kaşıma refleksiyle karışabilirdi; üç vuruş ise tehlikeli anlarda değerli vakti heba edebilirdi. Parmak şıklatmak gibi hareketlere gelince, fazla göze çarpar, dikkat çekerdi.
Dikkatini topladı, bir araya toplanan küremsi ışıkları zihninde canlandırarak yeniden Tefekkür hâline geçti.
İhtiyar Neil’ın rehberliğinde, defalarca telkin verip pratik yaptıktan sonra nihayet ‘düğme hareketi’ni ayarlamayı başardı.
Hafifçe yumruk yapıp işaret parmağının kök eklemiyle kaşlarının arasına iki kez vurdu; Klein’ın gözlerinin önünde bir anda farklı kalınlıklarda ve renklerde ışıldayan hâleler belirdi.
İki kez daha vurunca her şey eski hâline döndü, olağanüstü bir iz kalmadı.
“Nihayet öğrendim…” diye sevindi içtenlikle.
Ancak o an ne kadar tükenmiş olduğunu fark etti; her an sızıp gidecek gibiydi, kafasının içi üç gece üst üste uyumamış gibi boşalmış ve ağrıyla dolmuştu.
İhtiyar Neil gülümseyerek konuştu. “Biz ‘Uykusuz’ değiliz; ne zaman Basiret’i fazla çalıştırsak ya da aşırı kullansak toparlanmak için uyumamız gerekir. Artık eve dönebilirsin, güzelce dinlen. Öğleden sonra Welch’in evinden Demir Haç Sokağı’na uzanan yolda biraz dolan, Antigonus Ailesinin El Yazmasına dair bir iz bulmaya bak. Yarın İlm-i Esrar derslerimize devam ederiz. Tabii tarih vesikalarını okumayı da ihmal etme.”
“Tamamdır.” Klein, İhtiyar Neil’ın bu planına dört elle sarıldı.
Bastonunu alıp simya odasından çıktı. Gizli kapının kapanışını ve İhtiyar Neil’ın silahhaneye dönüşünü izledikten sonra kaşlarının arasını ve şakaklarını ovuşturdu. Tırabzana tutunarak merdiven basamaklarını birer birer tırmandı.
O esnada Dunn Smith arkadan yaklaştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıktı; derin bir bakışla konuştu. “İhtiyar Neil’dan duyduğuma göre gayet iyi uyum sağlamışsın; ister Tefekkür olsun, ister Basiret.”
“Belki de sadece ‘Kâhin’ olmamın getirdiği bir özelliktir,” diye mütevazı bir karşılık verdi Klein.
Dunn az önce İhtiyar Neil’ın yerine silahhanede nöbet tutuyordu herhâlde.
Dunn adımlarını yavaşlattı, Klein’ın hemen bir adım önünde yürümeye başladı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, arkasını dönmeden konuştu. “Unutma, merak kediyi öldürür; Aşkını da öldürür. Duyulmaması gereken fısıltıları ve görülmemesi gereken varlıkları kurcalamaya kalkışma.”
“Tamamdır.” Klein bunun, Aşkınların şirazelerini yitirmesine dair bir başka uyarı olduğunu biliyordu.
Karadiken Güvenlik Şirketine girince, Klein’ın Aşkın olduğundan henüz haberi olmayan Rozanne’e bir selam verdi. Aheste aheste kapıdan çıkıp caddeden geçen raysız umumi at arabasına bindi ve Nergis Sokağı’na döndü. Yolda neredeyse uyuyakalacaktı.
Vakit henüz sabahtı, hava ancak 26-27 derece kadardı. Klein kemerinden bakır anahtarı çıkarıp evinin kapısını açtı.
Evin içinde henüz bir sürü eşya eksikti; oturma odası ve yemek odası bomboş duruyordu. Benson işe, Melissa da okula gittiği için çoktan çıkmışlardı.
Klein başka hiçbir şeyle uğraşacak hâlde değildi. Kapıyı arkasından kapatıp hızlı adımlarla üst kata çıktı. Kitaplıklı kendi yatak odasına girdi.
Frağını çıkarıp portmantoya astıktan sonra sabırsızca kendini yatağa attı; başı yastığa değer değmez derin bir uykuya daldı.
Klein pırıl pırıl bir güneşle uyandı. Başını çevirip gözlerini yavaşça açtığında güneşin tam tepede olduğunu fark etti.
Saat kaç oldu? Öğleden sonraki “Tarot toplantısı”nı kaçırmadım değil mi?
Doğrulmak için çabalayarak portmantoya doğru yürüdü; cep saati hâlâ frağının iç cebinde duruyordu.
Sadece bunu unutmakla kalmamış, yatak odasının kapısını kapatmayı ve cumba pencerelerinin perdelerini çekmeyi de unutmuştu.
Çıt!
Klein cep saatini çıkarıp kapağını açınca rahat bir nefes aldı.
Saat henüz on ikiyi biraz geçiyordu; kararlaştırılan öğleden sonra üçe daha epeyce vakit vardı.
Bugün pazartesiydi; “Asılmış Adam” ve “Adalet” ile toplanacakları gündü.
Düşünür gibi bir tavır takınarak kaşlarının arasına iki kez vurdu. Görüşü bir kez daha değişti. Kendi hâlesinin yeniden canlı bir parlaklığa kavuştuğunu gördü.
İki kez daha vurup Basiret’ten çıktı. Rahatlamış bir hâlde birinci kata inip bir çaydanlık su kaynattı; içine biraz kalitesiz çay yaprağı attı. Yanında azıcık tereyağıyla bir somun çavdar ekmeğini kemirdi.
Ardından tarih ders kitapları ile asıl Klein’ın notlarını çıkarıp hiç acele etmeden ‘tekrar’ yapmaya ve bilgilerini pekiştirmeye başladı.
…
Öğleden sonra saat 2:57’de kitabını kapattı, dolma kaleminin kapağını takıp perdeleri hışırtıyla çekti.
Hemen ardından yatak odasının kapısını kilitledi. Oda iyice alacakaranlığa büründü.
Kaşlarının arasına yine iki kez vurup Basiret’ini açtı, etrafını gözden geçirdi.
Odasında biçimsiz bir ruhani varlık olmadığını teyit ettikten sonra Basiret’ini kapattı; cep saatini çıkarıp zamana baktı.
Tik tak. Tik tak.
Üçe bir dakika kala adımlarını açtı; önceden yaptığı gibi saat yönünün tersine, kare çizecek şekilde dört adım attı. Her adımında içinden Çince efsunları okuyordu.
Ne var ki bu defa azık hazırlamamıştı.
Klein gözlerini kapattı. Elinin üstü kaşındı; küçük bir kare çizen dört siyah nokta kabarıyor, yüzeye çıkıyordu.
Cinnet dolu haykırışlar ve baştan çıkarıcı fısıltılar zihninde yankılanmaya başladı, fakat Klein başına saplanan ağrının geçen seferki kadar şiddetli olmadığını fark etti.
Etkilenmiyor değildi; sadece kulak kabartmamak için kendini var gücüyle dizginleyebiliyordu.
Artık bir ‘Aşkın’ olarak böyle bir ortamda öz denetimi biraz daha artmıştı.
Çok geçmeden bedeni hafifledi, yukarı doğru süzüldü. Yayılan kül grisi, uçsuz bucaksız, puslu sisi gördü; koyu kızıl ‘yıldız’ların her birini seçti. Bunlardan ikisiyle arasında görünmez ama hassas bir bağ var gibiydi; ona son derece tanıdık geliyorlardı.
Klein kendi bulanık suretine bakıp şaşkınlıkla fısıldadı. “Acaba İhtiyar Neil’ın bahsettiği Astral İzdüşüm mü bu?”
Birkaç saniye sakinleşmeyi bekledi. Ardından gri sisin fevkinde o görkemli mabedi, engin kubbenin tam altında duran uzun bronz masayı ve üzerinde farklı takımyıldız sembolleri taşıyan yirmi iki yüksek arkalıklı sandalyeyi yeniden tezahür ettirdi.
Klein sessizce geçip başköşeye oturdu; bedenini ve yüzünü daha da kesif bir gri sis bürüdü. Ardından sağ elini uzatarak o tanıdık iki ‘koyu kızıl’ yıldıza uzaktan işaret etti ve mucizevi bağı yeniden kurdu.