Penceresiz bir bodrumda, kaba ve keskin yüz hatlarına sahip Alger Wilson; üzerinde envaiçeşit kap kacak ile koyun derisinden parşömen tomarlarının dizili olduğu uzun bir masanın başında oturuyordu.
Önünde yarı yarıya yanmış bir mum dikiliydi; cılız, sarımsı alevin ışığında çevredeki nesnelerin ve masanın üzerindeki gölgeler oynaşıyor, kıpır kıpır süzülüyordu.
Alger’ın deniz yosunu gibi darmadağınık, siyaha çalan koyu mavi saçları vardı. Üzerinde yıldırım nakışlı bir cübbe bulunuyordu. Ellerini kavuşturmuş, başparmaklarını birbirine dayamış hâlde öne eğilerek mumun solundaki simsiyah sıvı dolu şişeye pürdikkat bakıyordu.
Vuuu! Vuuu! Vuuu!
Şarıl! Şarıl! Şarıl!
Mühürlü şişenin içinden kâh fırtınalı rüzgârların uğultusu, kâh coşkun deniz dalgalarının gürültüsü yükseliyordu; simsiyah sıvının kaplamadığı boşluklarda ise sanki gözleri ve ağzı varmışçasına hafif bir sis yayılıp kıvranmaktaydı.
Alger başını çevirip duvardaki saate baktı; akrep tam üçü gösteriyordu.
Şakaklarını ovuşturdu; gözleri aniden simsiyah kesildi ve masadaki kap kacakta belirsiz bir ışıltı peydahlandı.
Tam o sırada, yok yerden dalga dalga kabaran kızıl bir ışık belirdi ve bir anda onu yutuverdi!
…
Backlund, İmparatoriçe Nahiyesi, Hall ailesinin görkemli malikânesi.
Dans öğretmenini gönderen Audrey kapıyı arkasından kilitledi ve tuvalet masasının karşısına dik oturdu.
Pencerenin dışında güneş ışıl ışıldı, çiçekler rengârenkti. Masanın üzerinde, açık kahverengi zarif koyun derisinden ciltlenmiş boş bir defter sakince açık duruyordu; sağında ise altın uçlu, gövdesine yakutlar işlenmiş bir dolma kalem vardı.
Audrey prova yaptı; “toplantı”dan çıktığı an vakit kaybetmeden dolma kaleme sarılıp formülü yazabileceğinden emin oldu.
“Aman efendim, ne kadar da heyecan verici…” Derin bir nefes alıp coşkusunu bastırdı, dudaklarını büzerek aynaya baktı.
Ne var ki aynada kendi aksini göremedi; çevresinden ve bedeninin içinden aynı anda patlayan tek şey, kızıl ve hayalî bir ışık oldu!
…
Gri sisin üzerinde, tıpkı devler kralının ikametgâhını andıran haşmetli bir mabedin içinde.
Uzun tunç masanın iki yanında kızıl bir pırıltı tomurcuklandı, fıskiye gibi yukarı sıçrayıp savrularak aşağı süzüldü ve ‘yontarak’ iki muğlak suret çıkardı ortaya. Yerleri geçen seferkinden farksızdı.
Yumuşak sarı saçlı, uzun boylu Audrey içgüdüsel olarak Şeref Makamı’na baktı. Koyu bir gri sis örtüsünün arkasındaki suret geriye yaslanmış oturuyordu; bir eli masanın kenarına düz duracak şekilde değiyor, boşta gevşekçe sıkılmış diğer eli ise çenesini okşuyordu.
“İyi günler, Soytarı Efendi~!” diye seslendi Audrey şakrak bir edayla.
Ardından başını çevirip karşı tarafa baktı, aynı tonla konuştu. “İyi günler, Asılmış Adam Beyefendi~!”
Bu kız da amma gamsızmış. İyi biri olduğuma böyle mi karar verdi? Hiç mi korkmuyor? El üstünde tutulmuş bir asilzade kızı herhâlde?
Klein gülümsedi ve gizemli duruşunu koruyarak konuştu. “İyi günler, Adalet Hanımefendi.”
Konuşurken başını hafifçe öne eğdi, gevşekçe sıktığı sol elini kaldırıp kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurdu.
Görüş alanı bir anda değişti; Adalet ile Asılmış Adam’ın bedenlerinden yayılan hâlelerin renklerini gördü!
Etraftaki gri sis ile kızıl yıldızlarda ise bir değişiklik yoktu; var değilmiş gibi duran nesneler ya da âdeta canlı bir pırıltıya sahip ışıklar belirmemişti.
Bakışlarını kaydıran Klein, Adalet’in hâle renklerinin İhtiyar Neil’in tarifine tamı tamına uyduğunu fark etti. Kırmızı olması gereken yer kırmızı, mor olması gereken yer mor, mavi olması gereken yer mavi, beyaz olması gereken yer beyazdı. Üstelik ışığı berrak, kalınlığı idealdi; hayat dolu bir genç kız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.
Duygularının renginde kırmızı da var sarı da; neşe, heves, heyecan…
Klein bir karara varıp dikkatini Asılmış Adam’a yöneltti.
Adalet’te olduğu gibi, Asılmış Adam’ın hâle renklerinde de sıradışı bir durum yoktu. Yalnızca duyguları maviydi ve araya biraz turuncu karışmıştı.
Sakinlik, tefekkür, ihtiyat ve bir nebze hoşnutluk?
İlk denemesi olduğu için kendinden pek emin olamadan bir karara vardı.
Tam bakışlarını çekeceği sırada tuhaf bir şey dikkatini çekti.
Asılmış Adam’ın hâlesinin en iç katmanında, renkler ile his tamamen tekleşmiş gibiydi!
Klein zihnini toparlayıp daha dikkatli baktığında, Asılmış Adam’ın “Esir Bedeni”nin derinliklerinde deniz suyu gibi koyu bir mavilik seçer gibi oldu; insan üzerinde fırtına ve fırtınalı dalgalar hissi uyandırıyordu.
Astral İzdüşüm’ü mü? Yahut Astral İzdüşüm’ünün yüzey katmanı mı? Bakılırsa sahiden de bir Aşkın, üstelik İhtiyar Neil’den de güçlü görünüyor.
Klein’ın zihni sorularla dolup taştı.
Aslında illaki öyle olmasına gerek yok. Belki de bu sıra dışı ortam yüzündendir. Sadece burası benim mekânım olduğu için bunları görebiliyorumdur. İhtiyar Neil’de benzer belirtiler bulunmadığından değil.
Tekrar Adalet’e dönüp baktığında, bunun yalnızca Aşkınlara has bir hususiyet olduğunu doğruladı.
O sırada Alger da selamlamasını tamamlamıştı.
Audrey hafifçe soluklanıp beklenti dolu bir edayla sordu. “Asılmış Adam Beyefendi, Hayalet Köpekbalığı kanının olduğu kutu ulaştı mı?”
Alger, Klein’a doğru bir bakış attı. Onun başka meseleleri düşünüyormuşçasına kaşlarının arasına hafifçe vurduğunu gördü.
“Çok teşekkür ederim. Beklentilerimi eksiksiz karşıladı. Bu kadar çabuk gönderebileceğinizi hiç tahmin etmemiştim. Nitekim Hayalet Köpekbalığı kanı sıradan bir olağanüstü şey değildir,” diye dosdoğru yanıtladı Alger.
Audrey mütevazı bir tebessümle konuştu. “Böyle sonuçlanmasına memnun oldum.”
Küçüklüğünden beri gizemli konulara meraklı olduğu için soylu çevrelerinde kendisiyle aynı zevkleri paylaşan dostlar edinmişti; aralarında bilgi, kitap ve nadide nesneler takas ederlerdi. Fakat bugüne dek hiçbiri doğaüstü güçler elde edip hakiki bir Aşkın olamamıştı; yalnızca birkaç prens, zevceleri olmayı kabul ederse arzuladığı hediyeyi vereceğini ima etmişti.
Lakin Hayalet Köpekbalığı kanını doğrudan aile hazinesinden temin etmişti. Nasıl olsa envanter çizelgesinde yalnızca ‘büyük bir şişe’ yazıyor, kaç mililitre olduğu ya da ağzına kadar dolu olup olmadığı belirtilmiyordu. Küçük bir kısmının küçücük bir bölümünü aktardığını kimsenin fark etmeyeceğine emindi. Bir aksilik çıkıp durum ortaya dökülse bile anne babasının bunu mesele etmeyeceğini düşünüyordu.
Alger, gri sislere bürünmüş Soytarı’ya derin bir bakış fırlattıktan sonra başını çevirdi ve hafifçe gülümseyerek konuştu. “Anlaşmamız uyarınca, size Seyirci iksirinin formülünü açıklayacağım.”
“Müsaadenizle kendimi hazırlayayım… Tamamdır, başlayabilirsiniz.” Audrey derin bir nefes alıp bütün dikkatini topladı.
“Alt mertebeli iksirlerin hazırlanması son derece basittir. Verilen sıraya göre malzemeleri eklemek kâfidir. Lakin unutmamalısınız ki, malzemelerin miktarı fazla olmaktansa eksik olsun; aksi takdirde büyük felaketler baş gösterir. Aşkınların şirazesini yitirmesine dair haberleri duymuşsunuzdur, bir kez daha tekrarlamama lüzum yok sanırım?” diyerek evvela dikkat edilmesi gereken hususları aktardı Alger.
Audrey hafifçe başını salladı. “Pekâlâ idrak etmiş bulunmaktayım.”
Konuşurken bir yandan da Soytarı Efendi’ye doğru baktı. Bu esrarengiz kudret sahibinin ekleyeceği bir şey olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Ne var ki Soytarı, tıpkı bir heykel gibi orada sessizce oturmaktaydı.
Alger biraz düşünüp konuştu. “Eksik derken ölçünün fazla sapması da kastedilmez… Şayet sana yardım edecek bir muavininiz yoksa, öncelikle kimya deneylerine aşinalık kazanmaya vakit ayırmanızı tavsiye ederim.”
“Bu hususta hususi bir hocaya sahibim,” diye yanıtladı Audrey, en ufak bir sıkılganlık hissetmeden.
Alger tolerans sınırlarına dair birkaç hususa daha değindikten sonra akıcı bir dille ezberden okudu. “Seyirci, Mertebe 9 iksiri: 80 mililitre saf su, 5 damla güz çiğdemi özü, 13 gram öküzdişi şakayığı tozu, 7 elf çiçeği taçyaprağı, ergin bir Manhal balığının bir çift gözü ve 35 mililitre teke boynuzlu kara balık kanı.”
“Son iki kalem ana malzemelerdir; ikisi de deniz menşeli olağanüstü türlerden elde edilir, bilhassa temkinli olmalısınız.”
“Pekâlâ,” diyerek zihninde canlandırıp tekrarlamaya başladı Audrey. “80 mililitre saf su, 5 damla güz çiğdemi özü, 13 gram öküzdişi… öküzdişi…”
“Şakayığı tozu,” diye hatırlattı Alger.
Onun yardımıyla Audrey formülün sırasını tamı tamına ezberledi; yine de içi rahat etmemişti, orada kendi kendine mırıldanarak döne döne tekrarlayıp durdu.
“Tefekküre dair bilginiz var mıdır?” Adalet’in başını salladığını gören Alger konuşmasını sürdürdü. “Bilginizin derinliğini bilmiyorum, evvela ben tarif edeyim… İksiri içtikten hemen sonra, ruhaniyetinizi ve iksirin gücünü dizginlemek adına derhal tefekküre girmelisiniz… İksirin gücünü hakiki manada kavramak, sembolik anlamını ve barındırdığı diğer gizemleri kazıp çıkarmak için her gün egzersiz yapmanız şarttır. Şirazenizi yitirme tehlikesini ancak bu sayede en alt seviyeye indirebilirsiniz. İksirin sembolik anlamının kilit noktası ise onun ‘isminde’ yatar; tıpkı ‘Seyirci’ gibi!”
Klein aralarındaki muhavereyi sessizce dinliyordu; aslında söze karışmaya niyeti yoktu, yalnızca zihnine kazıyıp öğrenmekle yetiniyordu. Ne var ki bunları işitince birden aklına bir fikir düştü.
Audrey, Asılmış Adam’ın izahatını pürdikkat dinliyordu. Tam birkaç teferruatı sormak üzere ağzını açmıştı ki, masaya vurulan hafif bir parmak tıkırtısı duyuldu.
İkisi birden başlarını çevirip Şeref Makamı’nda oturan Soytarı’ya baktılar. Bu esrarengiz kudret sahibi parmaklarıyla masaya hafifçe vuruyor, tok bir sesle konuşuyordu.
“Kavramak değil, sindirmek.”
“Kazımak değil, rol yapmak.”
“İksirin adı yalnızca bir simge değil; bir imge, hatta sindirmenin anahtarıdır.”
Audrey neye uğradığını şaşırmış hâlde kalakaldı. Soytarı Efendi’nin neyi kastettiğini pek kavrayamamıştı.
Göz ucuyla Asılmış Adam’ın tepkisini süzdü; fakat adamın bedeninin sarsıldığını ve sanki sıradan bir insanın kulağının dibinde ansızın gök gürlemişçesine olduğu yerde kaskatı kesildiğini görünce dehşete düşmekten kendini alamadı.
“Sindirmek, rol yapmak… sindirmek, rol yapmak… sindirmek, rol yapmak, anahtar…” diyerek tekrar tekrar mırıldandı Alger. Âdeta kilit bir hakikati yakalamış ya da tuhaf bir büyüye kapılmış gibiydi.
Epey sonra başını kaldırdı, boğuk bir sesle konuştu. “Size şükranlarımı arz ederim, Soytarı Efendi; bu ihsanınız benim için hayatım kadar kıymetlidir. Sayenizde pek çok husus aydınlığa kavuştu. Tabii ki henüz tam manasıyla idrak edip kavramış olmadığıma kaniyim.”
Klein gizemli ve azametli duruşundan taviz vermeyerek tebessümle konuştu. “Bu, peşin ödemeydi.”
Aslına bakılırsa az önce sarf ettiği sözlerin sarih manasını kendisi de pek kavrayabilmiş değildi. Yalnızca İmparator Roselle’in alelade bir Aşkın’dan ve Asılmış Adam’dan çok daha kudretli olduğuna emindi.
Peşin ödeme…
Asılmış Adam’ın reaksiyonunu gören Audrey az önceki ihsanın paha biçilemezliğini kavramıştı. Bir yandan bunun tadını çıkarırken bir yandan da sordu. “Soytarı Efendi, bizden ne yapmamızı arzu edersiniz?”
Karşısındaki Alger başıyla tasdik ederek söze girdi. “Bize ne gibi bir vazife tevdi etmek istersiniz?”
Klein hafifçe geriye yaslandı, her iki tarafa da şöyle bir baktıktan sonra tok ve sakin bir sesle konuştu. “Roselle Gustav’ın gizli günlüğünü bizim için toplayınız; tek bir sayfası bile olsa.”