“Roselle Gustav’ın gizli günlüğü mü?”
“İmparator Roselle mi?”
Gerçekten de ancak böyle bir mesele Soytarı Efendi kadar kudretli bir varlığın dikkatine layık olabilirdi… Audrey bir an duraladı, ardından bu duruma hiç mi hiç şaşırmadığını fark etti.
Söylenenlere göre İmparator Roselle bir zamanlar İlhad Levhası’nı görmüştü. Tasarladığı gizli kartların yirmi iki ilahi yolu barındırdığı rivayet edilirdi; bu da yüksek mertebeli her Aşkının muhakkak önemseyeceği bir şeydi!
“Günlük mü? O bir günlük müymüş?” Alger hafifçe kaşlarını çattı. Bir ayrıntıyı sezmişti.
Soytarı Efendi, Roselle Gustav’dan geriye kalandan emin bir edayla “günlük” diye bahsetmişti!
Nereden biliyordu?
Nasıl emin olabilmişti?
Yoksa Roselle Hattı’nı çözmenin yolunu mu bulmuştu?
Asılmış Adam’ın sorusu karşısında arzuladığı etkiyi elde eden Klein, koltuğunda arkasına yaslanıp ellerini kavuşturdu. Rahat bir edayla konuştu. “Şimdilik ona günlük gözüyle bakmakla yetinelim.”
Ne reddetti ne de doğruladı.
“İmparator Roselle’in… hmm… günlüğünü kendi icat ettiği gizli bir yazı yahut sembollerle kaleme aldığı söylenir, doğru mu?” Audrey bunu diğer soylu gençlerden duymuştu fakat kendi gözleriyle hiç görmemişti. İçini kaplayan merakla sorusunu yöneltti.
“Doğru,” diye kestirip attı Alger. “Kimileri bunun İlm-i Esrar’a ait özgün bir sembol dizisi olduğuna inanıyor, kimileri de bir tür resim yazısı sayıyor. Fakat bugüne dek doğru dürüst bir yolunu bulup çözen çıkmadı… En azından benim bildiğim kadarıyla durum böyle.” Sözünün sonuna doğru başını Klein’a çevirdi. Sanki bir doğrulama bekliyor ya da bir şeylerden şüpheleniyordu.
Nesiller boyu evrilmiş bir yazı o; ilk hâlindeki resim yazısıyla alakası kalmadı bile. Bu kafayla giderseniz nasıl çözeceksiniz ki… Klein gayet sakindi, içinden alayla güldü.
O yazıları İlm-i Esrar sembolü sayıp öyle ele alma fikriyse zihninde bir anda saçma ve komik sahneler canlandırdı:
Kapüşonlu siyah bir cübbe giymiş kötücül bir büyücü, kolunu sıyırıp pazusundaki dövmeyi gösteriyor… Sözde İmparator Roselle’den kalma, gizemli güçler barındıran o semboller: Yeşilimsi maviyle kazınmış, kocaman iki basitleştirilmiş Çince karakter…
“GERZEK!”
Klein’ın ağzının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı; keyfi iyice yerine gelmişti.
Asılmış Adam’ın anlattıklarını dinleyen Audrey müşkül bir edayla konuştu. “Anlamadığımız sembolleri yahut yazıları… Zât-ı âlinize burada nasıl aktaracağız Soytarı Efendi? Yoksa bir yere mi postalayacağız?”
Çok iyi bir noktaya değindi… Bir şeyleri gizlice teslim alabileceğim bir kanalım yok henüz… Klein cevap vermek için acele etmedi. Kavuşturduğu ellerinde başparmakları bir ayrılıyor, bir birbirine değiyor; bir değiyor, bir ayrılıyordu.
Çok geçmeden aklına bir çare geldi.
Kendi zihnimdeki fikirlerle burada mabedi, masayı, sandalyeleri baştan yaratabildiğime göre, başkalarının zihninde canlanan şeylerin de doğrudan kalıbını çıkarmasını sağlayamaz mıyım?
Bir deneyelim bakalım…
O sırada Audrey ile Alger, etrafını yoğun bir gri sisin kuşattığı Soytarı Efendi’nin yavaşça doğrulup oturduğunu gördüler. Yavaş ve derinden gelen bir sesle konuştu. “Adalet Hanımefendi, bir deneme yapalım. Zihninizde bir metin canlandırın ve bunu hemen kâğıda dökme arzusuyla dolun. Evet. Şimdi yanınızdaki dolma kalemi elinize alın ve kâğıda yazmaya başlayın.”
Klein daha sözünü bitirmeden Audrey’nin önünde sarımsı kahverengi koyun derisi bir parşömen ile koyu kırmızı bir dolma kalem beliriverdi.
Şaşkınlık ve merakla dolma kalemi eline aldı. Söylendiği gibi, İmparator Roselle’in bir zamanlar kaleme aldığı bir mısrayı zihninde canlandırdı. ‘Kış geldiyse, bahar çok mu geride kalır?’
Zihnindeki bu kelimeleri iyice gözden geçirdikten sonra kalemi kâğıda yaklaştırdı ve hepsini kâğıda dökme isteğine odaklandı.
Klein bu arzuyu hissetti ve dolma kalemi bir vasıta kılarak zihnini yönlendirdi.
Audrey kalemini koyun derisi parşömene değdirdiği anda kâğıdın üzerinde bir satır belirdi:
‘Kış geldiyse, bahar çok mu geride kalır?’
“Tanrıça aşkına, bu akılalmaz bir şey!” diye haykırdı Audrey şaşkınlık ve hayranlık içinde.
Ardından, içinde hafif bir tedirginlikle bakışlarını Klein’a çevirdi. “Soytarı Efendi, zihnimden geçenleri okuyabiliyor musunuz?”
“Hayır, biz yalnızca yol gösteriyoruz. Kelimeleri kâğıda dökme sürecini basitleştirip bir tür kalıp çıkarma usulüne dönüştürdük. Siz bizzat ifade etmek istemezseniz, kâğıtta en ufak bir iz bile belirmeyecektir.” Klein alçak, yatıştırıcı bir tonla konuştu.
“Demek öyle… Yani o sembollerin yahut Hatların şeklini zihnimizde tutmamız kâfi. Arzumuza göre onları doğrudan kâğıda dökebiliriz, öyle mi?” Audrey rahatlamış bir edayla sordu.
“Öyle.” Klein kısaca cevap verdi.
“Fevkalade bir usul. Adalet Hanımefendi, hafızanızdan şüphe etmeyiniz. Bir Seyirci olduktan sonra zihninizin bu yetisi ziyadesiyle gelişecektir.” Alger az önceki denemeyi kenardan izlerken Soytarı’nın tahmin ettiğinden de esrarlı ve kudretli olduğunu bir kez daha idrak etmişti.
Kendi hafızasına gelince, sıradaki terfisiyle birlikte onun da kâfi derecede güçleneceğinden şüphesi yoktu.
Audrey sevinçle başını salladı. “Bu yüreğime su serpen bir hatırlatma oldu Asılmış Adam Beyefendi. Seyirci mertebesi hususunda bana verebileceğiniz başka bir nasihat var mıdır?”
Sözünün burasında başını çevirip Şeref Makamı’na baktı. “Soytarı Efendi, vazifemi yerine getirmek için elimden geleni yapacağım. İmparator Roselle’in gizli günlüğünden olabildiğince çok sayfa toplamaya çalışacağım.”
“Önceden söylediğimiz gibi: Bizler, adil ve eşit takaslardan yanayız. Az önce yaptığımız peşin ödeme, kişi başı ancak iki sayfalık günlüğün karşılığıdır. Elinizde daha fazlası olursa, mukabilini ayrıca vermekten çekinmeyiz.” Klein bir çocuğun hakkını yemeyen bir yetişkin edasıyla, son derece sakin konuştu.
İlave ödemenin kaynağına gelince… O da elbette ele geçecek yeni İmparator Roselle günlükleri olacaktı. Böylece kendi kendini besleyen bir düzen kurulmuş oluyordu.
“Zât-ı âliniz ziyadesiyle cömert bir beyefendidir.” Alger birkaç saniye sustu; ardından sağ elini göğsünün üzerine yerleştirerek hafifçe eğildi.
Selam verdikten sonra Adalet’e dönüp konuştu. “Üzerine basa basa tekrarlıyorum: Seyirci daima yalnızca bir seyircidir.
“Biliyorum, pek çok seyirci kendisini başrol veya başka bir karakter yerine koymaktan keyif alır. Oyuna kendilerini öyle bir kaptırırlar ki tiyatroyla birlikte ağlar, tiyatroyla birlikte güler, onunla öfkelenip onunla kedere boğulurlar. Fakat bir Seyirci olarak sizin yapmanız gereken şey bu değildir.
“Fani dünyanın sahnelediği oyunlar karşısında, bilerek yahut bilmeyerek bir rol oynayan insanların karşısında mutlak bir tarafsızlıkla durmalısınız. Ancak bu sayede onları soğukkanlılıkla, tarafsızca gözlemleyebilir; alışkanlık hâline getirdikleri hareketleri seçebilir, yalan söylerken sığındıkları laf kalıplarını yakalayabilir, gerginliklerinin kokusunu alabilir ve en ufak ipuçlarından hakiki düşüncelerini kavrayabilirsiniz.
“İnanın bana, hissettiği duygulara göre her insan farklı maddeler salgılar, farklı kokular yayar. Fakat bunu ancak hakiki bir Seyirci duyumsayabilir.
“Duygularınızı işin içine karıştırdığınız an gözleminiz lekelenir, başkalarının hislerini sezme kabiliyetiniz ekseninden kayar.”
Audrey pürdikkat dinliyordu, yüzündeki heyecan her cümlede daha da belirginleşiyordu. “Kulağa çok, çok, çok ilgi çekici geliyor!”
Şeref Makamı’nda oturan Klein’ın zihninde ise bir şimşek çaktı.
Seyirci iksirinin özü ‘Mutlak surette tarafsız bir seyirci olmak.’ gibi bir şeye denk geliyor olmalıydı.
Bu bir bakıma rol yapmak sayılmaz mıydı…
Rol yapmak mı?
Yoksa İmparator Roselle’in bahsettiği ‘rol yapmak’ bu anlama mı geliyordu?
Yani iksiri zihnimde adım adım sindirmek için bir ‘Kâhin’ gibi mi rol yapmam gerekiyordu?
Klein derin düşüncelere daldığı sırada Alger, Seyirci mertebesine dair bildiği tüm kaideleri aktarmayı bitirmişti. Bir an duraksayıp konuştu. “Başka bir mesele kalmadı sanırım?
“Belki laflayabiliriz biraz; etrafımızda olup bitenlerden bahsederiz. İnsana kendi çevresinde pek alelade gelen bir haber, başkası için paha biçilmez bir ipucu teşkil edebilir.”
“Uygundur.” Klein zihnini toparlayıp hafifçe başını salladı.
Zaten bir ‘Kâhin’ gibi rol yapmayı denemeye karar vermişti. Ne de olsa bunda ters tepecek bir sakınca görünmüyordu.
“Öyleyse sizden başlayalım mı Asılmış Adam Beyefendi?” diye sordu Audrey hevesle.
Alger bir an düşündükten sonra konuştu. “Kendine Amiral Ludwell diyen o namlı korsan, Sonia Denizi’nin doğu ucunu keşfetmek üzere yeniden sefere çıktı.”
“Şu Siyah Lale’nin kaptanı mı?” diye sordu Audrey bir an duraksadıktan sonra.
“Evet,” diyerek başıyla onayladı Alger.
Kim ki bu adam, adını bile duymadım… Klein sessizce dinlerken kendi kimliğini açık etmeyecek ama karşılığında faydalı bir malumat almasını sağlayacak ne tür bir haber verebileceğini tartıyordu zihninde.
Kararını vermesi uzun sürmedi. Soytarı’nın o gizemli ve erişilmez heybetini koruyarak parmaklarını uzun tunç masanın kenarında gezdirdi. “Bildiğimiz kadarıyla Tarikat-ı Hafiyye, Antigonus ailesine ait bir el yazmasını kaybetti.”
Bu haber yalnızca Tingen Şehri’ndeki Gece Şahinleri’nin tekelinde değildi. Tarikat-ı Hafiyye ve onlarla yakın teması olan Aşkınlar da durumu biliyordu.
“Antigonus ailesine ait bir el yazması mı?” diye tekrarladı Alger, ardından hafifçe kıs kıs gülerek başını salladı. “Ebedî Gece Tanrıçası Kilisesi bu haberi aldığında nasıl bir tepki verecek, pek merak ediyorum doğrusu.”
Neden sadece Ebedî Gece Tanrıçası Kilisesi’nin adını andı ki?
Klein bir tuhaflık olduğunu hemen sezdi fakat bunu dile getirmesi uygun düşmezdi.
Aksi takdirde Soytarı’nın o gizemli ve heybetli imajı yerle bir olurdu.
Tam o anda Audrey merakla söze girdi. “Neden merak ediyorsunuz ki? Tanrıça’nın kilisesi özel bir tepki mi verir böyle bir durumda?”
Alger gülümsedi. “Antigonus ailesinin kökünü kazıyan bizzat Ebedî Gece Tanrıçası Kilisesi’ydi de ondan.”
“Hangi tarihte gerçekleştiğini tam kestiremiyorum; Dördüncü Çağ’ın sonları mıydı, yoksa içinde bulunduğumuz çağın başları mı, orasını pek bilemiyorum.”
Bu da ne…
Klein’ın gözbebekleri daraldı, bedenine aniden buz gibi bir ürperti yayıldı.
Baksana şuna, Gece Şahinleri’nin o Antigonus el yazmasına verdiği ehemmiyet zannettiğimin çok ötesindeymiş!
Aşkın olmamı teklif etmelerinin arkasında yatan ‘bir miktar hizmetimin dokunmuş olması’ ve ‘tehlikeyi önlemek’ gibi gerekçeler buz dağının görünen yüzüymüş meğer. Asıl istedikleri firasetimi artırmamdı; böylece el yazmasını bulmalarına yardım edebilecektim.
Kaptan bunu benden saklamamıştı aslında, laf arasında bahsetmişti ama o zaman üzerinde durmamıştım hiç…
Asılmış Adam’ın izahatını dinleyen Audrey büyük bir merakla konuştu. “Böyle bir geçmişi olduğunu hiç düşünmemiştim…”
“Pekâlâ, sıra bende sanırım. Durun bakalım, ne anlatsam acaba?”
Başını hafifçe yana eğip elini alnına koydu; tatlı bir tebessümle konuştu. “Dün adab-ı muaşeret öğretmenim bana nasıl bayılacağımı öğretiyordu; davetlerde nezaketi elden bırakmadan, zarafetle nasıl bayılınır onu gösteriyordu. Cemiyet hayatında maruz kalınan utanç verici vaziyetlerden yahut can sıkıcı adamlardan kaçmak için pek kullanışlı bir marifetmiş… Aman efendim, lafı toparlamaya çalışıyordum sadece! Asıl söylemek istediğim şey şu:
“Balam’ın doğu sahillerindeki muharebede uğranılan hezimetten bu yana Majesteleri Kral, Başvekil ve bütün beyefendiler büyük bir baskı altındalar; gidişatı bir an evvel değiştirmek için sabırsızlanıyorlar.”