Esrarın Hükümdarı

Bölüm 41: Audrey ve Onun Susie'si

⏳ Okuma Süresi: 9 dk
20px

Kahvesini doldurduktan sonra Silahhane’ye dönüp İhtiyar Neil’ın derlediği kalın tarih vesikaları destesini ve izahat taslaklarını alan Klein, duvardaki gaz lambalarını takip ederek Karadiken Güvenlik Şirketi’ne çıkan merdivenlere yöneldi.

Tak, tak, tak. Ayak sesleri mühürlü ve ıssız yeraltında yankılandı.

Döner merdiveni çıkıp kapıyı açan Klein, yönünü tayin ettikten sonra dosdoğru karşıdaki ikinci büroya yöneldi.

İki günlük alışma sürecinin ardından Karadiken Güvenlik Şirketi’nin yerleşimini aşağı yukarı kavramıştı:

Girişte bir takım kanepe, masa ve sandalyelerin bulunduğu ferah bir kabul salonu yer alıyordu. Bölmenin ardı ise iç kısımdı; koridorun solundaki üç oda yakından uzağa sırasıyla Bayan Orianna’ya ait muhasebe odası, birkaç kanepe-yatak benzeri eşyanın bulunduğu istirahat odası ve yeraltına inen merdivenlerdi.

Sağ taraftaki üç oda ise yine yakından uzağa sırasıyla Kaptan Dunn Smith’in bürosu, daktilolu kalem memurları bürosu ve Gece Şahinleri müfrezesinin asli üyelerine ayrılmış eğlence odasıydı.

Klein daha önce Leonard Mitchell’ı eğlence odasında diğer iki müfreze üyesiyle kâğıt oynarken görmüş, oyunun Ağa Devirme olduğunu tahmin etmişti. Elbette Ulu İmparator Roselle oyunu yeniden adlandırıp Şer Devirme yapmıştı ama oynanışın Klein’ın bildiğinden zerre farkı yoktu.

Bredt gece nöbetinden sonra bir günlük uyku iznindeydi; Rozanne kabul masasında oturuyordu; malzeme alımı ve talebinden sorumlu olan, aynı zamanda arabacılık yapan Cesare Francis ise her zamanki gibi dışarıdaydı. Klein kalem memurları bürosunun kapısını açtığında içerideki üç masa da boştu; saf mekanik daktilo öylece duruyordu.

“Akerson Şirketi’nin 1346 model daktilosu…” Benzer aletleri hocasının bürosunda ve Welch’in evinde görmüş olan Klein alçak sesle mırıldandı. Belli belirsiz seçilen karmaşık kumanda tertibatının mekanik bir güzellikle dolu olduğunu düşündü.

Daktilonun bulunduğu masaya geçip oturdu, biraz zihnini toparladıktan sonra havada yazar gibi parmaklarını oynattı.

İlk başlarda parmakları gayriihtiyari pinyine kayıyordu; ancak el alışkanlığı kazandıkça bedenin asıl sahibine ait hafıza kırıntılarını ‘sindirdi’ ve artık hata yapmaz oldu.

Tak, tak, tak!

Tuşların ahenkli vuruşları metalden, sanayiden doğma sert bir ezgiyi andırıyordu. Bu ezginin eşliğinde Klein, ödenek talep evrakını çabucak tamamladı.

Yine de aceleyle Dunn Smith’in yanına gitmedi; dikkatini toplayıp İhtiyar Neil’ın verdiği tarih vesikalarını ciddiyetle okumaya koyuldu. Bu hem bir tekrar hem de yeni şeyler öğrenme fırsatıydı.

Öğleye doğru boynunu esnetip vesikaları kaldırdı ve ‘İlm-i Esrar dersleri’ taslağına bakarak sabah öğrendiklerini zihninde pekiştirdi.

Ancak o vakit dilekçeyi eline alıp yan büroya geçti ve kapıyı hafifçe çaldı.

Öğle yemeğinin gelmesini bekleyen Dunn, Klein’ın uzattığı kâğıdı görünce ağzının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. “Bunu sana İhtiyar Neil mı öğretti?”

“Evet.” Klein hiç tereddüt etmeden İhtiyar Neil’ı ele verdi.

Dunn koyu kırmızı dolma kalemini alıp kâğıdı hızla imzaladı. “Ben de tam Kilise’den ve Kontluk Polis Müdüriyeti’nden Temmuz, Ağustos ve Eylül ayları için ödenek talep edecektim. Seninkini de araya ekleyeyim. Onay çıktığında parayı Bayan Orianna’dan alırsın… Ruhani sarkacı ise öğleden sonra teslim alabilirsin.”

“Anlaşıldı,” dedi Klein, kısa ve kesin bir cevap vererek.

Hem sesine hem bakışlarına bariz bir sevinç yayılmıştı.

Ayrılmadan önce laf arasında sordu. “Temmuz, Ağustos ve Eylül ödeneklerinin haziranda talep edilmiş olması gerekmiyor muydu?”

Temmuz ödeneği Temmuz gelince mi istenirmiş?

Dunn birkaç saniye sessiz kaldı, kahve fincanını kaldırıp bir yudum aldı. “Haziranda peş peşe üç vakayla uğraştık. O kadar yoğunduk ki… O kadar yoğunduk ki bazı şeyler unutulup gitti.”

Hafızası zayıf Kaptan’a yakışır doğrusu…

Klein sormaması gereken bir şeyi sorduğunu anladı, zoraki bir iki gülüşle hemen dışarı çıktı.

Böylece sade ve intizamlı bir hayata başladı: Sabahın erken saatlerinde yarım saat Tefekkür, kuşluk vakti iki saat İlm-i Esrar dersi, ardından bir buçuk saat tarih vesikalarını inceleme; öğle yemeğinden sonra ise güç toplamak için istirahat odasında kısa bir kestirme.

Ardından mermilerini alır, Atış Kulübü’ne talime giderdi. Talim bittikten sonra pek de uzak sayılmayan Welch’in evine doğru yürür, dönüşte ise güzergâh değiştirip Demir Haç Sokağı’na yayan dönerdi; böylece bir umumi at arabası parasından tasarruf etmiş olurdu. Vakit kalırsa Basiret ve Sarkaç Kehaneti gibi melekelerini geliştirir, bir yandan da akşamlık erzağını alırdı.

…

Alet edevat ve malzemelerle eksiksiz donatılmış hususi bir kimya laboratuvarı.

Uzun boylu, altın sarısı saçları dökümlü Audrey elindeki bardağa dikmişti gözlerini; yükselen sayısız kabarcık, ortamı derin bir sükûnete boğuyordu.

Nihayet bardaktaki sıvı durulup koyu kıvamlı bir gümüş beyazına dönüştü.

“Haha, sahiden de İlm-i Esrar’a yeteneğim varmış, ilk seferde tutuverdi! Ben de tutmaz diye korkup tam iki seferlik malzeme hazırlamıştım!” diye neşeyle mırıldandı genç kız.

Aile hazinesinden aşırdığı ve başkalarıyla takas ettiği arta kalan malzemeleri toparladı; derin bir nefes alıp gözlerini kapatarak bardaktaki Seyirci iksirini kafaya dikmeye hazırlandı.

Tam o sırada laboratuvarın dışından havlamalar yükseldi; Audrey’nin kaşları bir anda çatıldı.

İçindeki gümüş beyazı sıvının hafifçe çalkalandığı bardağı loş bir köşeye bıraktı, arkasını dönüp kapıya yürüdü.

“Susie, kim geldi?” Audrey kapı kolunu çevirip kapının önünde uslu uslu oturan altın sarısı tüylü iri köpeğe sordu.

İri köpek Susie yaltaklanır gibi kuyruk sallarken, hususi hizmetçisi Annie yakındaki koridorda belirdi.

Audrey laboratuvardan çıkıp kapıyı arkasından çekti ve Annie’ye baktı. “Söylememiş miydim? Kimya deneyleri yaparken beni rahatsız etmeyin.”

Annie sıkıntılı bir sesle cevap verdi. “Fakat Düşes’ten, Della Hanımefendi’den bir davet var.”

“Negan Dükü’nün eşi mi?” Audrey birkaç adım ilerleyip Annie’nin yanına sokuldu.

“Evet efendim. Saray pastacısı Bayan Vivi’yi getirtmiş; Hanımefendi’yi ve sizi ikindi çayına davet ediyor,” dedi Annie, davetiyenin muhtevasını aktararak.

Audrey belli belirsiz avurtlarını şişirdi. “Anneme söyle, başım dönüyor. Güneş fazla kuvvetliydi galiba, biraz da susuz kalmışım. Benim yerime Della Hanımefendi’den özür dilemesini rica et.”

Konuşurken de sanki takati kalmamış gibi bitkin bir tavır takındı.

“Küçükhanım, yalnızca ikindi çayı değil; aynı zamanda bir edebiyat meclisi,” diye ekledi Annie.

“Ama bu başımın dönmesini geçirmez, dinlenmem lazım,” diyerek kesin bir dille reddetti Audrey.

Aynı esnada içinden geçiriyordu.

Eğer ısrar ederseniz bayılır kalırım, görürsünüz; teşrifat hocam bu hareketi kusursuz yaptığımı söylemişti zaten… Bir ses mi duydum ne?

“Peki o hâlde,” dedi Annie nefesini vererek. “Odanıza kadar kolunuza girmemi ister misiniz?”

“Gerek yok, önce laboratuvarı toparlayacağım.” Audrey bir an evvel içeri dönüp iksiri içmek için can atıyordu.

Yine de içindeki aceleyi bastırıp Annie’nin uzaklaşmasını bekledi, ardından dönüp laboratuvarın kapısına vardı.

Birden, dışarıda kalması gereken iri köpek Susie’nin ortalıkta olmadığını ve laboratuvar kapısının aralık durduğunu fark etti.

“Susie’nin kapı kolunu açabildiğini unuttum… O ses de ne? Eyvah!” İçeriden gelen şıngırtıyı duyunca aklına gelen ihtimalle dehşete düşen Audrey, bir hışımla laboratuvara daldı.

Yerde paramparça olmuş bir bardak. Susie’nin yalayıp bitirdiği son damla gümüş beyazı sıvı.

Audrey bir heykel gibi kapının eşiğinde donakaldı.

İri köpek Susie anında uslu uslu oturup masum bakışlarla sahibine baktı ve kuyruk sallamaya başladı.

…

Pritz Limanı açıklarında, fırtınaların peçelediği bir adanın iskelesine yanaşmış kadim bir yelkenli yatıyordu.

Yumuşak sarı saçlı, şimşek desenli bir cübbe giymiş adam, karşısındaki Alger Wilson’a bakarak derin bir şaşkınlıkla sordu. “Alger, pekâlâ krallığa dönüp bir Salahiyetli Tecziyeciler müfrezesinin kaptanı yahut muteber bir piskopos olabilirdin; neden denize açılmayı, Mavi İntikamcı’nın kaptanı olmayı seçtin?”

Alger’ın haşin, hatları derin yüzünde fazladan bir ifade yoktu. Vakur ve ağırbaşlı bir edayla cevap verdi. “Deniz Fırtına’ya aittir. Burası Rabb’in mülküdür. Rabb’in iradesine uymayı, bu mülkü O’nun namına devriye gezmeyi isterim.”

“Peki o hâlde,” diyen sarı saçlı adam yumruğunu sıkıp göğsüne vurdu. “Fırtına seninle olsun.”

“Fırtına seninle olsun.” Alger da aynı selamla mukabele etti.

Güvertede birkaç tayfayla baş başa kalan Alger, yoldaşının hayalet gemiden inip uzaklaşmasını seyretti.

Sainz, anlamıyorsun çünkü yeterince şey bilmiyorsun…

Alger sessizce içinden geçirdi.

Bu esnada Audrey, ödü kopa kopa ikinci karışımı tamamladı.

Öncekinden farksız duran gümüş beyazı iksire bakarken az kalsın sevinçten gözleri dolacaktı.

Derin bir nefes alıp Seyirci iksirini küçük yudumlarla ama çabucak içti.

…

Cuma günü Tingen’i şiddetli bir fırtına vurdu; şakır şakır inen yağmur bütün pencereleri dövüyordu.

Karadiken Güvenlik Şirketi’nde Klein, Rozanne ve Bredt kabul salonundaki kanepelere oturmuş, masadaki öğle yemeğinin tadını çıkarıyorlardı.

Burada yalnızca su ısıtmaya yarayan bir ocak vardı. Artan yemeği ısıtmanın imkânı yoktu. Klein da her gün kara ekmek yiyecek değildi. Umumi arabayla eve dönmek de olmazdı: öğleden sonra Demir Haç Sokağı’ndan yürüyüp Welch’in evine vardıktan sonra bir de dönüş arabasını hesaba katması gerekirdi, düpedüz para çarçur etmekti bu. Mecburen Rozanne ve öteki mesai arkadaşlarıyla birlikte, sözde ‘büro iaşesi’ni yemeye başladı.

Civardaki İhtiyar Will Restoranı her gün tam 10:30’da bir garson yollar, kaç kişilik öğle yemeği gerektiğini sorardı. Sayı belirlendikten sonra yemekler 12:30’da sefer tasına benzer kaplar içinde getirilir; öğleden sonra üçte ise garson akşam yemeği istenip istenmediğini sormak ve kapları toplamak için bir kez daha uğrardı.

Bu ‘iaşe’de et, sebze ve ekmek bulunurdu. Porsiyonlar pek cömert sayılmasa da bir insanı güçbela doyurmaya yeterdi. Çeşidine göre bir öğünün fiyatı 7 peni ile 10 peni arasında değişiyordu.

Klein yüzsüzlüğe vurup her defasında 7 penilik olanı seçerdi. Menüde ekseriyetle yarım libre yulaf ekmeği, türlü usullerle pişirilmiş küçük bir parça et, bir kepçe sebzeli koyu çorba ve bir parça kaymak yahut tereyağı bulunurdu.

“Bugün içeride yalnızca bir Gece Şahini var…” dedi Rozanne, kaşığındaki koyu çorbayı ağzına götürürken.

“Duyduğuma göre Altın Çınar Bölgesi’nde bir vaka patlak vermiş, işin içinde tarikat alametleri varmış; bu yüzden polis müdüriyeti iki Gece Şahini talep etmiş…” dedi Bredt, ekmeğini tabağın kenarına bırakarak.

Klein arta kalan yulaf ekmeğini son et suyuna banıp ağzına attı, tek kelime etmedi.

Sol yeninin içine, ucunda sarı kristal sallanan gümüş bir zincir belli belirsiz sarılmıştı.

Tam o sırada yarı aralık dış kapıdan tok, tok, tok sesleri geldi.

“…Buyurun,” dedi Rozanne. Bir an duraksamış, kaşığını bırakıp alelacele mendiliyle ağzını sildikten sonra ayağa kalkmıştı.

Kapı açıldı; içeri başında yarım boy silindir şapka, sırtında sol omzu yağmurdan sırılsıklam olmuş siyah resmî kıyafetiyle bir adam girdi.

Şakakları kırlaşmış adam, elinde tuttuğu kapalı şemsiyeyle Klein ve yanındakilere baktı. “Eski paralı asker müfrezesi burası mı?”

Uzun boylu, zayıf adam hafifçe öksürdü.

“Tevdi etmek istediğim bir iş var.”

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »