Leonard, yeşil gözlerinde beliren bir tebessümle Klein’a bakıp başını salladı. “O hâlde onlardan ne getirmelerini istiyorsun?”
İhtiyar Neil ve diğerleriyle defalarca birlikte çalıştığından, kehanetin bir vasıta gerektirdiğini gayet iyi biliyordu; bilhassa ‘başrol’ün ortada olmadığı durumlarda.
Klein bir an düşünüp kâhya Klee’ye döndü. “Elliott’ın yakın zamanda giydiği, henüz yıkanıp kolalanmamış kıyafetlerine ihtiyacım var. Vaktiyle üzerinde taşıdığı bir takı ya da süs eşyası da olursa çok daha iyi olur.”
Sıradan insanların kafasında kurup durmasına yol açacak şeyler yerine, olabildiğince olağan vasıtalar seçmeye özen gösteriyordu.
Yine de yaşlı kâhya Klee’nin yüzü soru işaretleriyle doluydu. “Neden?”
Sorusunun hemen ardından, “Yanımda küçük Elliott Bey’in bir fotoğrafı var,” diye ekledi.
Neden mi? Çünkü kehanetle onun yerini bulacağız…
Klein bir an ne cevap vereceğini bilemedi.
Doğruyu söylese, gizlilik maddesini ihlal edip etmeyeceği bir yana, yaşlı kâhya Klee büyük ihtimalle arkasını dönüp çeker gider, mukaveleyi oracıkta yırtar ve içinden, ‘Sizi gidi sahtekârlar! Madem bu işe yarıyor, gidip Awwa Kontluğu’nun en meşhur ruh aracısını bulurdum daha iyi!’ diye basardı kalayı.
Yanlarındaki Leonard Mitchell hafifçe kıkırdayıp araya girdi. “Bay Klee, ortağım, ee, meslektaşım tuhaf bir evcil hayvan besliyor; koku alma duyusu tazılardan bile keskindir. Bu yüzden çocuğu bulabilmek için küçük Elliott’ın giydiği kıyafetlere ve vaktiyle üzerinde taşıdığı eşyalara ihtiyacımız var. Bilirsiniz ya, ipuçları insanı genelde ancak takribi bir muhite kadar götürür. Fotoğrafa gelince, ona da ihtiyacımız var elbette; küçük Elliott’ın neye benzediğini ikimizin de bilmesi şart.”
Yaşlı kâhya Klee bu izahı makul bularak ağır ağır başını salladı. “Burada mı bekleyeceksiniz, yoksa benimle Bay Vickroy’un şehirdeki ikametgâhına mı geleceksiniz?”
“Birlikte gidelim, vakit kazanırız,” dedi Klein kısaca.
Hem bir Aşkın olarak kendi hünerlerini sınama arzusu taşıyor hem de başkalarını kurtarmak gibi gösterişsiz bir his besliyordu.
“Pekâlâ, araba aşağıda bekliyor.” Yaşlı kâhya Klee böyle diyerek cebinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı ve Leonard’a uzattı.
Elliott Vickroy’un tek başına çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. On yaşlarında, gözlerini neredeyse örtecek kadar uzamış saçlı bir çocuktu; yüzünde belirgin çiller vardı, pek de göze çarpan bir siması yoktu.
Leonard fotoğrafa şöyle bir göz atıp Klein’a uzattı.
Klein fotoğrafa dikkatle baktıktan sonra cebine koydu; ardından bastonunu alıp şapkasını taktı ve öndeki ikilinin peşinden Karadiken Güvenlik Şirketi’nden çıkarak aşağıda bekleyen arabaya bindi.
Arabanın içi epey genişti; tabanına kalın bir halı serilmiş, eşyaları koymak için ufak bir masa yerleştirilmişti.
Yanlarında yaşlı kâhya Klee olduğu için ne Klein konuştu ne de Leonard; azalan yağmur damlaları altında, su birikintileriyle kaplı yolda arabanın sarsıntısız ilerleyişini sessizce hissettiler.
Aradan ne kadar vakit geçti bilinmez, Leonard gülümseyerek sessizliği bozdu. “Arabacı maharetliymiş.”
“Hı hı.” Klein geçiştirdi.
Kâhya Klee ise zoraki bir tebessümle karşılık verdi. “İltifatınız onun için bir şereftir efendim, neredeyse vardık…”
Adam kaçıranların dikkatini çekmekten endişelendikleri için araba tütün taciri Vickroy’un evine hiç yaklaşmadı; civardaki sokaklardan birinin kenarında durdu.
Kâhya Klee şemsiyesini açıp tek başına evin yolunu tuttu. Onu beklerlerken Leonard kendi kendine konuşur gibi Klein’a döndü. “Geçen sefer o tahminleri yürütürken başka bir amacım yoktu; sadece o el yazmasının muhakkak yeniden ortaya çıkacağını söylemek istemiştim. Belki de çok yakında.”
“İnsanın içini açan bir tahmin sayılmaz doğrusu.” Klein çenesiyle dışarıdaki arabacının olduğu yeri işaret ederek yabancıların yanında hassas mevzuların açılmaması gerektiğini ima etti.
Leonard bir ıslık çalıp başını pencereye çevirdi; cama vuran yağmur damlaları süzülürken geride buğulu izler bırakıyor, dışarıdaki dünyayı büsbütün bulanıklaştırıyordu.
Bir süre sonra Klee elinde bir torbayla geri döndü; fazla acele ettiğinden pantolonunun paçaları çamura bulanmış, ceketinin önü epey ıslanmıştı.
“Bunlar küçük Elliott Bey’in dün giydiği kıyafetler. Bu da daha önce taktığı Fırtına Muskası.”
Klein torbayı alıp içine baktı; bir beyefendinin resmî kıyafetinin minyatür bir nüshasıydı bu: küçük bir gömlek, küçük bir yelek, küçük bir papyon, ve saire, ve saire.
Bronz kaideli Fırtına Muskası’nın üzerindeyse azgın rüzgârları ve deniz dalgalarını temsil eden semboller kazınmıştı; ne var ki Klein’ın Firaset’ini harekete geçirecek hiçbir tesiri yoktu.
Kâhya Klee arabaya oturup, “Hedefi tespit edebilmeniz için küçük Elliott Bey’in kaçırılışını en ince teferruatına kadar anlatayım…” diyerek sabah yaşadığı o kâbusu baştan sona tekrarladı; bin bir güçlükle bulduğu bu yardımcıların bir nebze olsun işe yaramasını umuyordu.
Klein ile Leonard ise hadisenin teferruatıyla zerrece ilgilenmiyor, yalnızca adam kaçıranların kaç kişi olduğunu, olağandışı bir hâl sergileyip sergilemediklerini ve yanlarında silah bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
‘Üç kişi’, ‘sıradan’, ‘silahlı’… İstedikleri malumatı aldıktan sonra yaşlı kâhya Klee ile vedalaşıp civardan iki tekerlekli hafif bir araba kiraladılar.
Umumi at arabalarından farklı olarak bu kiralık arabaların hem iki hem dört tekerlekli olanları vardı; ücret mesafeye göre de zamana göre de hesaplanabiliyordu. Mesafeye göre olan tarife şehir içinde kilometresi dört peni, şehir dışında ise sekiz peniydi. Zamana göre olanda ise saati iki soliydi; bir saatten az süren yolculuklar tam saat sayılır, bir saati aşan kısımlarda her on beş dakika için altı peni eklenir, on beş dakikadan az sürenler de tam on beş dakika sayılırdı. Üstelik havanın bozuk olduğu günlerde yahut acele edilmesi gereken acil durumlarda fiyat daha da artardı.
Klein, Azik Hoca’dan başkent Backlund’daki kiralık arabacıların kazık atmakla nam saldığını duymuştu.
Onun için böylesi bir seyahat fazlasıyla lüks bir keyifti; ne var ki şu anda bunu dert etmesine gerek yoktu, zira Leonard arabacıya doğrudan iki tane bir solilik banknot fırlatmıştı.
“Zamana göre yaz,” diye talimat verdi Leonard ve arabanın kapısını kapattı.
Elinde iki banknotu tutan arabacı, hem sevinç hem şaşkınlık içinde, “Nereye gidiyorsunuz peki?” diye sordu.
“Bir dakika,” diyen Leonard bakışlarını Klein’a çevirdi.
Klein hafifçe başını salladı; Elliott’ın kıyafetlerini çıkarıp arabanın tabanına yaydı, ardından Fırtına Muskası’nı bastonunun topuzuna doladı.
Gümüş kakmalı siyah bastonu kavrayıp Elliott’ın kıyafetlerinin üzerine dimdik dikti.
Zihnindeki ‘ışık küresi’ toparlanırken Klein’ın içi hızla sükûnete erdi; kahverengi gözleri koyulaştı ve yarı tefekkür hâline geçti.
Bedenindeki ‘ruh’un hafifleyip havalanmaya başladığını hissetti; her yerde bulunan Ruhani Âlem’i hayal meyal seçerken içinden, ‘Elliott’ın yeri.’ diye tekrarlamaya koyuldu.
Yedi tekrarın ardından elini siyah bastondan çekti; araba hafif hafif sallanmasına rağmen baston devrilmedi, olduğu yerde dimdik durmaya devam etti!
Etraftan incecik, görünmez kıpırtılar yükseldi; Klein sanki bir dizi kayıtsız gözün bakışlarını üzerinde hissediyor gibiydi.
Son günlerde, tefekkürde yahut Basiret hâlindeyken ara sıra benzer hislere kapıldığı oluyordu.
Tüyleri hafifçe diken diken olmuş bir hâlde, koyulaşmış kara gözleriyle bastona dik dik bakarak içinden bir kez daha tekrarladı: ‘Elliott’ın yeri.’
İçindeki fısıltı biter bitmez o gümüş kakmalı, ahşap, siyah baston devrildi; tam dosdoğru ileriye doğru yattı.
“Dosdoğru sürün,” dedi Klein bastonu kavrayıp pes bir sesle.
Sesi hafifçe uhrevi tınlıyor, bilinmeyen bir âleme nüfuz edebilecekmiş gibi yankılanıyordu.
Öğrendiği kehanet kabiliyetlerinden biriydi bu: ‘Çubukla Eşya Bulma’ adı veriliyordu ve vasıtanın mutlaka ahşap, metal ya da her ikisinin karışımı olması icap ediyordu.
Normal şartlarda bunun için iki hakiki kehanet çubuğu kullanılması gerekirdi; düz bir demir telin dik açıyla bükülmesine benzeyen bu çubuklar kısa kenarından tutulur, yön tespiti için döndürülürdü. Ancak bir Kâhin olarak Klein, yaptığı talimler neticesinde bu eşya bulma yöntemiyle insan da aranabileceğini, üstelik kehanet çubuğu yerine bastonunu kullanabileceğini keşfetmişti. Bastonun devrildiği yön, aranan şeyin bulunduğu istikameti gösteriyordu.
Antigonus ailesinin el yazmasına gelince; Klein onun şekline şemaline dair hiçbir şey hatırlamadığı, zihninde en ufak bir intiba bile kalmadığı için bu yöntemle onu araması imkânsızdı.
“Dosdoğru sür,” diye seslendi Leonard arabacıya. “Döneceğin yeri söyleriz.”
Arabacı bu talimata hiçbir anlam verememişti; fakat iç cebindeki banknotlar ve müşterisinin parayı hiç tereddüt etmeden savuruşu aklına gelince ses çıkarmamayı, söyleneni yapmayı yeğledi.
Araba aheste aheste ilerleyerek sokakları birer birer geride bıraktı.
Yol boyunca Klein istikameti düzeltmek için Çubukla Eşya Bulma yöntemine birkaç kez daha başvurdu.
Araba bir binanın etrafında tam tur attığında, Elliott’ın içeride olduğundan nihayet emin oldu; yaşlı kâhya Klee ile vedalaşmalarının üzerinden henüz yarım saat geçmişti.
Arabacıyı yolladıktan sonra Klein artık Elliott’ın kıyafetlerini kullanmadı; Fırtına Muskası sarılı bastonu doğrudan yere dikti.
Gözleri bir kez daha koyulaştı; etrafta tek tük düşen yağmur damlaları aniden oldukları yerde dönmeye başladı.
Baston çaprazlama ileriye devrildi. Klein bir merdiven girişini işaret etti. “Orası.”
Bu manzarayı gören Leonard gülümseyerek iç çekti. “Bazen İhtiyar Neil’a çok imreniyorum; tıpkı şu an sana imrendiğim gibi.”
Klein ona şöyle bir bakıp sakin bir tonla karşılık verdi. “O kadar zor bir şey değil; niyetin olursa muhakkak öğrenirsin… Firaset’in epey yüksek olmalı, değil mi?”
Leonard başını sallayıp hafifçe gülümsedi. “Bu iyi bir şey değil.”
Adımlarını sıklaştırdı ve son damlaları kalmış yağmurun içinde merdiven girişinden içeri girdi.
Klein resmî kıyafetinin ıslanıp bozulmasından çekindiği için neredeyse koşar adım peşine takıldı.
Bina yalnızca üç katlıydı; Dünya’daki apartman bloklarını andırıyordu ve her girişte, her kat sahanlığında yalnızca ikişer daire bulunuyordu. Klein birinci ve ikinci katlarda Çubukla Eşya Bulma yöntemini birer kez daha tekrarladı; baston hiç kıpırdamadan doğrudan yukarıyı gösterdi.
İkisi adımlarını hafifleterek üçüncü kata çıktı. Klein o gümüş kakmalı siyah bastonu bir kez daha usulca yere dikti.
Uuu!
Merdiven boşluğundan hafif bir esinti geçti; Klein’ın gözleri renk değiştirdi, sanki ruh emebilecek kadar zifiri bir karanlığa büründü.
Uuu! Uuu! Uuu!
Etrafta görünmez bir ağlayış yükseliyor gibiydi.
Klein avucunu açtı; Fırtına Muskası sarılı baston mucizevi bir şekilde ayakta duruyordu.
İçinden bir kez daha, ‘Elliott’ın yeri.’ diye fısıldadı; siyah bastonunun devrilişini izledi, baston çıt çıkarmadan sağdaki odayı işaret etti.
“İçeride olmalılar,” diyen Klein bastonunu alırken kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurdu.
Türlü türlü renk koyulaşırken sağdaki kapıya baktı ve doğrudan içerideki farklı hâleleri gördü.
“Bir, iki, üç, dört… Üç adam kaçıran, bir de rehine; sayı tutuyor… İçlerinden birinin hâlesi ufak tefek, Elliott olmalı… Bay Klee iki av tüfekleri, bir de altıpatlarları olduğunu söylemişti…” diye fısıldadı Klein.
Leonard kıkırdayıp araya girdi. “Onlara bir şiir okuyayım bari. İnsan neden adam kaçırır ki; medeni biri gibi huzurla yaşamak varken?”
Elliott’ın kıyafetlerinin olduğu torbayı yere bırakıp iki adım öne çıktı; çehresi bir anda sakin ve hüzünlü bir hâl aldı.
Pes ve davudi sesi yavaşça yankılanmaya başladı:
“Ah, dehşetin o tehdidi, o kızıl ümidi göğün!”
“Hiç değilse şu muhakkak: Uçup gitmesidir Hayat’ın;”
“Ve şu muhakkak ki, koca bir Yalandır geriye kalan;”
“Bir kez açtı mı o Çiçek, odur ebediyen solan…”