Leonard’ın terennümü, sağa sola açılan kapıların arasında, kıvrılarak uzanan ahşap merdiven boşluğunda hafifçe yankılanan bir ninniyi andırıyordu.
Klein’ın zihni bir anda uyuştu; sessiz bir mehtap, dinginlikle hafifçe dalgalanan bir göl yüzeyi görür gibi oldu.
Göz kapakları hızla ağırlaştı; ayakta bile uyuyakalabilirdi.
Bu bulanık idrakin ortasında, arkasından gelen o biçimsiz, tekinsiz ve kayıtsız bakışı yeniden üzerinde hissetti; sanki Ruhani Âlem’de bizzat geziniyordu.
Sebebi anlaşılmaz bir yaşanmışlık hissi kabardı. Klein aniden düşüncelerini toparladı; güçlü Firaseti ve artık tabiatına işlemiş tefekkürü sayesinde Geceyarısı Şiiri’nin tesirinden güçlükle sıyrıldı.
Yine de bedenini ve zihnini saran o sükûnet yüzünden başka bir duyguya kapılması neredeyse imkânsızdı.
Çok geçmeden Leonard terennümü kesti, başını yana çevirip gülümsedi. “Bir Feynapotter lavtası talep etmeyi düşünüyorum; terennüm dediğin sazsız olur mu hiç?”
Hemen ardından ekledi. “Hehe, şaka yapıyorum, hepsinin uyuduğunu duyabiliyorum.”
Siyah saçlı, yeşil gözlü, şair mizaçlı Gece Şahini adımlarını hızlandırıp adam kaçıranlar ile rehinenin bulunduğu odanın kapısına vardı.
Ansızın omzunu geriye çekip kilit mekanizmasına sert bir yumruk indirdi.
Çatırt!
Kilidin etrafındaki tahtalar boğuk bir sesle parçalandı.
“Hassas bir kontrol gerektirir bu,” derken Leonard başını çevirip gülümsedi, ardından elini açılan delikten içeri sokup kapıyı açtı.
Kendine gelen Klein onun kadar rahat değildi; elini koltuğunun altına atıp altıpatlarını çekti ve her an ateş edebilmek için topunu ayarladı.
Açılan kapının ardından, masaya yığılıp kalmış ve tabancası ayağının dibine düşmüş bir adam ile gözlerini uykulu uykulu ovuşturarak ayağa kalkmaya çalışan bir diğerini gördü.
Küt!
Leonard tek bir kayma hareketiyle yaklaşıp uyanmak üzere olan adamı oracıkta bayılttı.
Klein da tam arkasından odaya girecekti ki bir şey sezmiş gibi ansızın arkasını dönüp merdivenlere baktı.
Tak. Tak. Tak. Aşağıdan yukarıya doğru ayak sesleri geliyordu. Kahverengi ceketli, şapkasız bir adam, kucağında kâğıt torba dolusu ekmekle merdivenin dönemecini kıvrılıp üçüncü kata yöneldi.
Birden durdu; metalik pırıltısıyla üzerine dikilmiş namluyu gördü.
Göz bebeklerinde yarım boy ipek silindir şapkalı, siyah takım elbiseli, aynı renkte papyon takmış genç bir adam yansıdı; tırabzana dayalı baston ve o tehlikeli altıpatlar da hemen yanı başındaydı.
“Kıpırdama. Kaldır ellerini. Üç, iki…” Klein’ın sesi pes ve sakindi.
Adamı talim tahtası gibi görmeye çalışarak altıpatları iki eliyle sımsıkı kavramıştı.
Gerilimin ortasında, kahverengi ceketli adam elindeki ekmek torbasını yere bıraktı ve yavaşça ellerini havaya kaldırdı.
“Beyefendi, aramızda bir yanlış anlaşılma mı oldu acaba?” Parmaklarını tetikten ayırmayan Klein’a dik dik bakarak zoraki bir tebessüm takındı.
Klein karşısındakinin adam kaçıranların suç ortağı mı yoksa komşulardan biri mi olduğunu kestiremiyordu; yine de yüzünde en ufak bir tereddüt kırıntısı göstermedi.
“Direnmeye kalkma, az sonra birisi gelip yanlış anlaşılma olup olmadığına bakar,” dedi Klein tok bir sesle.
O sırada içerideki adam kaçıranların icabına bakan Leonard dışarı çıktı. Merdiven dönemecindeki adama bir göz atıp tasasızca konuştu. “Demek adam kaçıranların bir ortağı daha varmış; gözcülük edip yiyecek taşıyan biri mi?”
Bu sözleri duyar duymaz adamın göz bebekleri küçüldü. Klein’ın görüşünü kapatmak ümidiyle aniden ayağını savurup önündeki ekmek torbasını havaya fırlattı.
Klein hiç istifini bozmadı; talimdeymişçesine bir soğukkanlılıkla tetiği çekti.
Pam!
Adamın sol omzundan bir kan bulutu fışkırdı.
Darbenin şiddetiyle yere yuvarlanan adam ikinci kata doğru kaçmaya yeltendi; fakat Leonard çoktan elini tırabzana dayayıp aşağı atlamıştı bile.
Güm!
Leonard yukarıdan inip tok bir sesle adamın üzerine çöktü.
Adam kendinden geçti. Leonard üzerine sıçrayan birkaç damla kanı silkeleyip başını Klein’a kaldırdı, kıs kıs güldü. “Nişancılığın fena sayılmaz.”
Aslında bacaklarına nişan almıştım… Klein’ın ağzının kenarı belli belirsiz seğirdi; burnuna hafif bir kan kokusu çalındı.
Kâhin iksirini içtiğinden beri ne görüşü keskinleşmişti, ne işitmesi, ne de dokunması. Buna rağmen önü kapalı şeyleri ‘görebiliyor’, cılız ayak seslerini ‘duyabiliyor’ ve hükmünü herkesten önce verebiliyordu.
Bu Firaset’in kapsamına mı giriyor? Klein dalgın dalgın başını salladı. Leonard’ın suç ortağının üzerinden keskin bir hançer çıkarışını, ardından adamı içeri sürükleyişini izledi.
Bir elinde silah, diğerinde bastonla Klein odaya adım attı. Elliott Vickroy’un silah sesiyle irkildiğini, büzüldüğü yerden doğrulup yavaşça oturduğunu gördü.
İçerideki üç adam, Leonard tarafından Elliott’ı bağladıkları iple sımsıkı bağlanmış, birbirine geçirilip köşeye fırlatılmıştı; ipin yetmediği yerde adamların yırtılan giysileri kullanılmıştı.
Omzundan vurulan adam ise baygın vaziyette sarılıyordu; fakat Leonard ellerini kirletmek istemediğinden kurşunu çıkarmaya yanaşmamıştı.
“Siz… siz kimsiniz?” Karşısındaki manzarayı gören Elliott, içinde sevinç kırıntıları barındıran bir şaşkınlıkla kekeledi.
“Evet, bildin, aynen öyle,” diye kestirip attı yarı çömelmiş vaziyetteki Leonard.
Meğer bu herifin mizah damarı varmış… Klein altıpatlarını indirip Elliott’a baktı. “Babanın tuttuğu paralı askerleriz. Bize güvenlik personeli de diyebilirsin.”
“Oh, sahi mi? Kurtuldum mu yani?” Elliott sevinç içindeydi, yine de kıpırdamaya cesaret edemiyordu.
Kaçırıldığından bu yana geçen birkaç saatte epey eziyet çektiği anlaşılıyordu; kendi yaşındakilere has o pervasızlıktan eser kalmamıştı.
Leonard ayağa kalkıp Klein’a döndü. “Aşağı inip devriye gezen polisleri bul. Şu tütün tüccarına haber versinler. Dışarıya elimde bir çocuk ve bu dört herifle çıkıp adam kaçıranlara benzemek istemiyorum.”
Geri kalan işlerin nasıl toparlanacağını düşünen Klein başıyla onayladı. Altıpatları cebine koydu, bastonunu alıp merdivenlere yöneldi.
Basamakları birer birer inerken sanki bir şeyi unutmuş gibi tuhaf bir hisse kapıldı; bu sırada Leonard’ın arkasından Elliott’a seslendiğini işitti.
“Gerilmene lüzum yok. Çok geçmeden babanı, anneni ve kâhya Klee’yi göreceksin. Bir el Gwent atalım mı ne dersin?”
…
Klein gülmemek için kendini zor tutarak sokağa çıktı; yoldan geçenlerin tarifiyle devriye gezen iki polis memurunu buldu.
Hususi Operasyonlar Dairesi rozetini ve kimliğini çıkarmadı; bunun yerine profesyonel bir güvenlik personeli sıfatıyla hadiseyi başından sonuna, olanı olduğu gibi anlattı.
Taşıdığı silaha gelince, en ufak bir endişesi yoktu; önceki gün çok amaçlı silah ruhsatını almıştı. Dâhilî kanallardan yapılan başvurular son derece hızlı sonuçlanıyordu.
İki memur bakıştı; biri yardım çağırmak ve Vickroy ailesine haber vermek üzere ayrılırken, diğeri Klein’ın peşine takılıp odaya çıktı.
Kırk dakikayı aşkın bir bekleyişin ardından, polisin boş bir anını yakalayan Leonard, Klein’a göz işareti çakıp sıvışmalarını sağladı.
“İnan bana, karakola gitmek akıl almaz bir vakit kaybı; biz yolumuza bakalım,” dedi şair mizaçlı Gece Şahini kaygısızca.
Ne olursa olsun hesabı verecek olan kendisi değildi; Klein itiraz etmeden peşine takıldı.
Aradan beş dakika geçmemişti ki hızla ilerleyen birkaç fayton binanın önünde durdu; kâhya Klee, şişman efendisi Vickroy ile birlikte aşağı indi.
O ana dek Vickroy hâlâ derin bir şaşkınlık içindeydi; bu müjdenin bu denli çabuk, adeta bir rüya gibi gelmesine inanamıyordu. Tam o sırada kulağına gelen sert bir şak sesiyle gayriihtiyari başını çevirip baktı.
Pencereleri açık iki tekerlekli bir fayton yanlarından geçiyordu; siyah saçlı, yeşil gözlü Leonard yine parmak şıklatmıştı.
Vickroy’ların arabasını geride bıraktıktan sonra Leonard pencereyi kapattı, arkasına dönüp Klein’a baktı. Gülümsedi, sağ elini kaldırdı. “İyi iş çıkardık!”
Ne ara bu kadar samimi olduk yahu… Klein nezaketen adamın avucuna hafifçe vurdu.
Adam kaçırma işinin bu kadar çabuk çözüleceğini o da tahmin etmemişti; Aşkınların kudretine içten içe hayran kalmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Kendisi gibi acemi bir Mertebe 9 Aşkın bile böylesine akıl almaz işler başarabiliyordu.
“Asilzadelerin kılıç dövüşünden sonra kutlama maksadıyla yaptığı bir harekettir bu,” diye gülümsedi Leonard.
“Biliyorum.” Klein’ın soylu sınıfından pek çok okul arkadaşı vardı.
Pencereden dışarı bakıp hafifçe kaşlarını çattı. “Bay Klee ile teyitleşmeyecek miyiz? Elliott’ı polisin kurtardığını sanırsa mükâfatımız yarı yarıya düşer.”
Tamı tamına yüz Sterlin!
Adam kaçıranların yerini bildirme meselesine gelince, az önceki “karşılaşma” sayesinde buna dair en ufak bir şüphe kalmış olamazdı.
“Boş ver gitsin. Hayatımızda paranın öyle pek bir ehemmiyeti yok,” dedi Leonard omuz silkerek.
…Benim için fazlasıyla var!
Klein yüzüne kibar bir tebessüm kondurdu. “Nice şair sefaletten genç yaşta göçüp gitmiştir.”
Leonard güldü. “Elliott’ın bu hususta yalan söyleyeceğini sanmam; çocuk masumiyetini bütünüyle yitirmemiş. Hem iki yüz Sterlin mükâfatın tamamı alınsa bile sana pek bir şey düşmez.”
“Bana ne kadar düşer ki?” diye sordu Klein hemen.
“Öteden beri geçerli olan yazısız kaideye göre paranın yarısı müfrezenin ek masrafı olarak Bayan Orianna’ya verilir. Kalanı vazifeye katılanlar arasında bölüşülür. Ne yazık ki sen aslî üye değilsin; kalan yarının ancak yüzde onunu alabilirsin.”
On Sterlin mi? Fena değil gerçi… Klein içi acımamış gibi yapıp konuyu değiştirdi. “Ayıldıklarında Aşkın güçlerin tesirinde kaldıklarını anlamalarından endişe etmiyor musun?”
“Şüphelenmezler. Havayı çok güzel, uykuyu da pek tatlı buldukları için dayanamayıp sızdıklarını sanacaklar; hatta terennümü sadece rüyalarında duyduklarına inanacaklar. Bunu defalarca tecrübe ettik,” diye karşılık verdi Leonard kendinden son derece emin bir tavırla. “Asıl senin şu Şer Avı Mermisi kafalarını karıştırabilir. Gerçi ilm-i esrara meraklı bir kaçık olman bunu izah etmeye gayet yeter.”
“Anladım.” Klein rahatladı; ancak hâlâ bir şeyi unuttuğunu, daha doğrusu gözden kaçırdığını hissediyordu.
…
Tuzdiyarı Sokağı’na döndükten sonra Klee’nin gelmesini beklemedi. Welch’in evine doğru yürüyüp farklı bir yoldan eve geçti; dönerken de akşam yemeği için sığır eti ve lahana aldı.
Her zamanki gibi neşeli bir akşamdı; üç kardeş bir yandan ders çalışıp bir yandan koyu bir sohbete dalmıştı. Tek fark, kapıyı çalan bir ziyaretçiydi.
Gelen, gaz saatinde biriken bütün bir penilik bakırları toplamaya gelen görevliydi.
Gece ilerleyince kardeşler birbirine iyi geceler dileyip odalarına çekildi.
Klein derin bir uykudayken dışarıdan gelen hışırtıyla uyandı. Şaşkınlıkla kapıyı açıp kimsenin kalmadığı yatak odasının önüne vardı.
Alacalı kapıyı itip içeri baktığında gri bir çalışma masası gördü.
Masanın üzerinde sert kâğıttan yapılmış, kapağı tamamen siyaha boyanmış bir el yazması duruyordu.
İçinde yine o sebebi anlaşılmaz yaşanmışlık hissi belirdi. Klein masaya yaklaşıp el yazmasını açtı.
Açılan sayfada bir resim vardı; şatafatlı elbiseler kuşanmış, başında görkemli bir başlık olan o figür… Soytarı!
Soytarı’nın altında Hermes Diliyle yazılmış tek bir satır okunuyordu:
“Ben dâhil herkes ölecek.”
Klein’ın yüreği dehşetle sarsıldı; tam o anda Soytarı’nın ağzının kenarının yukarı doğru kıvrıldığını gördü!
Fuh!
Korkuyla yatağından fırlayıp oturdu; perdelerin arasından süzülen kızıl mehtabı, kitaplığı, çalışma masasını ve kendi odasının siluetini gördü. Bir kâbus görmüştü.
Bir Kâhin olarak rüyaların daima bir şeylere işaret ettiğini bilirdi; bu yüzden gördüklerini etraflıca zihninde tarttı.
Düşünürken bir anda donakaldı; çünkü bugün neyi gözden kaçırdığını nihayet anlamıştı!
Leonard’ın terennümüne daldığı sırada, arkasından gelen o biçimsiz, kayıtsız bakışı üzerinde hissetmişti.
Bu his ne mutad tefekküre benziyordu, ne de Basiret tecrübelerine. Kendisine bir yaşanmışlık hissi veriyordu!
Kaptan Dunn’ın dediğine bakılırsa, böylesi bir hissin uyanması ekseriyetle tek bir manaya gelirdi…
Klein gövdesini dimdik tuttu, hissettiği şeyi kesinleştirdi.
Evet, oydu; o el yazması! Antigonus Ailesinin El Yazması!