Antigonus Ailesinin El Yazması, adam kaçıranların karşısındaki odada!
Büyük bir tesadüftü gerçi, ama Klein hissinin yanılmadığına inanıyordu.
Hemen yataktan fırlayıp uyurken giydiği eski püskü giysileri iki üç hamlede çıkardı. Yanındaki beyaz gömleği alıp üstüne geçirdi, yukarıdan aşağıya hızla iliklemeye başladı.
Bir, iki, üç… Bir düğmenin ‘eksik’ kaldığını, iki yakanın da pek birbirini tutmadığını birden fark etti.
Dikkatle bakınca ta en baştan yanlış iliğe girdiğini, gömleğin bu yüzden çarpıldığını anladı.
Çaresizce başını iki yana salladı; derin bir nefes alıp yavaşça verdi. Tefekkür tekniklerinden birkaçını kullanarak kendini biraz olsun sakinleştirdi.
Beyaz gömleğiyle siyah pantolonunu giydikten sonra elinden geldiğince soğukkanlı davranarak koltuk altı kılıfını taktı; yumuşak yastığının altına gizlediği altıpatları çıkarıp kılıfa yerleştirdi. Papyon bağlamaya vakit bulamadan takım elbisesini üstüne aldı, bir elinde şapka bir elinde bastonla kapıya yürüdü.
Yarım boy ipek silindir şapkasını takan Klein, kapı kolunu usulca çevirip kapıyı açtı ve koridora çıktı.
Yatak odasının ahşap kapısını dikkatle kapattı; bir hırsız gibi neredeyse hiç ses çıkarmadan merdivenlerden indi. Oturma odasındaki dolmakalem ve kâğıtla iki satır not bıraktı; dün akşam şirkette bir iş çıktığını söylemeyi unuttuğunu, bugün erken gitmesi gerektiğini yazdı.
Dış kapıdan çıktığı anda yüzüne vuran serin rüzgârla içi ferahladı, bütün benliği bir sükûnete kavuştu.
Önündeki sokak loş ve sessizdi; tek bir yaya bile yoktu, yalnızca gazlı sokak lambalarının ışığı sessizce parıldıyordu.
Klein iç cebinden cep saatini çıkarıp çıt diye açtı; baktığında saatin henüz altı olduğunu gördü. Kızıl mehtap henüz tamamen çekilmemişti ama ufukta şimdiden saydam bir aydınlık belirmişti.
Tam pahalı bir kira arabası aramaya niyetlenmişti ki iki atlı, dört tekerlekli raysız umumî at arabalarından birinin yaklaştığını gördü.
“Bu saatte umumî at arabası mı varmış?” Hafif bir şaşkınlıkla arabaya doğru ilerleyip durması için el etti.
“Günaydın efendim.” Arabacı ustalıkla atları durdurdu.
Yanındaki biletçi ağzını eliyle kapatıp esnedi.
“Tuzdiyarı Sokağı’na.” diyen Klein, pantolon cebinden iki tane bir peni, dört tane de yarım peni çıkardı.
“Dört peni.” diye hiç tereddüt etmeden cevap verdi biletçi.
Ücreti uzatıp arabaya binen Klein, içerisinin bomboş olduğunu gördü; başka hiç yolcu yoktu, araba loşluğun içinde bariz bir ıssızlık taşıyordu.
“İlk yolcusun.” dedi arabacı gülümseyerek.
İki doru at adımlarını açıp nispeten çevik bir tempoyla ilerlemeye başladı.
Arabacıya yakın bir yere oturan Klein, dikkatini dağıtıp içindeki gerginliği yatıştırmak için laf olsun diye, “Doğrusunu isterseniz, bu kadar erken umumî at arabası bulabileceğimi hiç düşünmezdim.” dedi.
Arabacı kendi hâliyle alay etti. “Her gün sabah altıdan akşam dokuza kadar; ama haftalığım topu topu bir Sterlin.”
“Hiç dinlenme vaktiniz yok mu?” diye şaşkınlıkla sordu Klein.
“Haftada bir gün nöbetleşe izin yapıyoruz.” Arabacının sesi ağırlaştı.
Yanındaki biletçi söze girdi. “Biz sabah altıdan öğlen on bire kadar çalışıyoruz. Sonra öğle yemeğine, dinlenmeye çıkıyoruz. Akşam yemeğinden sonra, yani saat altıda meslektaşlarımızın nöbetini devralıyoruz… Biz dinlenmesek bile bu iki atın dinlenmesi şart.”
“Eskiden böyle değildi. Kimi arabacılar yorgunluktan olmayacak hatalar yaptı, atlar kontrolden çıktı, arabalar devrildi. Bu nöbet işi ancak ondan sonra kondu… Yoksa o kan emiciler durup dururken merhamete mi gelecekti!” Arabacı alayla burun kıvırdı.
Sabah aydınlığında Tuzdiyarı Sokağı’na doğru ilerleyen umumî at arabasına yol boyunca topu topuna yedi sekiz yolcu bindi.
İçindeki gerginlik biraz olsun yatışınca Klein bir daha konuşmadı. Gözlerini kapatıp dünkü yaşadıklarını saniye saniye zihninde canlandırdı; gözünden kaçan başka bir şey olup olmadığına baktı.
Güneş tamamen yükselip gökyüzü iyice aydınlandığında umumî at arabası nihayet Tuzdiyarı Sokağı’na vardı.
Klein sol eliyle şapkasını tutarak yarı koşar yarı atlar adımlarla arabadan indi.
Hızlı adımlarla Tuzdiyarı Sokağı 36 numaraya girdi; merdivenleri çıkıp Karadiken Güvenlik Şirketi’nin kapısına vardı.
Kapı kapalıydı, henüz açılmamıştı.
Klein belindeki anahtarlığı çıkarıp pirinç rengi doğru anahtarı buldu; deliğe sokup tık diye çevirdi.
Kapıyı itti. Ağır ağır açılan kapının ardında, siyah saçlı, yeşil gözlü Leonard Mitchell’ın son günlerde moda olan sigaralardan birini kokladığını gördü.
“Doğrusu ben puroyu tercih ederim… Pek bir telaşlı görünüyorsun?” diye sordu şair mizaçlı Gece Şahini, rahat ve keyifli bir tavırla.
“Kaptan nerede?” diye sordu Klein, soruya cevap vermek yerine.
Leonard bölmeyi işaret etti. “Odasında. Uykusuz’dan yükselmiş bir Aşkın olarak gündüz iki saat dinlenmesi ona yetiyor. Bence en çok şu fabrikatörlerle bankerler bu iksire bayılırdı.”
Klein başını sallayıp hızla bölmeyi geçti. Dunn Smith odasının kapısını açmış, girişte bekliyordu.
Üzerinde siyah paltosu, elinde altın kakmalı bastonuyla duran Dunn Smith, ağırbaşlı ve ciddi bir ifadeyle, “Bir şey mi oldu?” diye sordu.
Klein, cevabının derli toplu olması için kendini zorlayarak, “O ‘yaşanmışlık hissi’ geldi.” dedi. “Şu el yazması olmalı, Antigonus Ailesinin El Yazması.”
“Nerede?” Dunn Smith’in yüz ifadesinde belirgin bir değişiklik olmadı.
Ama Klein’ın Firaseti, karşısındakinde belirgin fakat görünmez bir dalgalanma olduğunu söylüyordu. Belki ruhaniyetinin bir anlık parlaması, belki de duygularında bir kıpırtı.
“Dün Leonard’la rehineyi kurtardığımız yerde, adam kaçıranların karşısındaki odada. O sırada fark etmemiştim; ancak bir rüya görüp bir işaret alınca anladım.” Klein hiçbir şeyi gizlemedi.
Bölmenin yanına ne ara geldiği belli olmayan Leonard hafifçe güldü. “Anlaşılan dün haneme yazılacak büyük bir başarıyı kaçırmışım.”
Dunn hafifçe başını salladı, vakur bir ifadeyle talimat verdi. “Kenley, İhtiyar Neil’ın yerine Silahhane’ye nöbete geçsin. İhtiyar Neil ile Frye da bizimle gelsin.”
Leonard artık ciddiyetsiz davranmayı bıraktı; derhal Gece Şahinleri’nin dinlenme odasındaki Kenley ile Frye’a haber verdi. Biri Uykusuz, diğeri Naaş Toplayıcı’ydı.
Beş dakika sonra, Gece Şahinleri müfrezesine ait iki tekerlekli fayton, yayaların henüz seyrek olduğu sabah vakti hızla yola koyuldu.
Başında keçe şapkası, üzerinde gömleği ve yeleğiyle arabacılığı geçici olarak üstlenen Leonard, kırbacını ikide bir havada şaklatıp keskin sesler çıkarıyordu.
Arabanın içinde Klein ile İhtiyar Neil aynı tarafa oturmuştu; karşılarında Dunn Smith ve Frye vardı.
Bu Naaş Toplayıcı’nın teni, sanki çok uzun zamandır güneşe çıkmamış ya da ağır kansızlık çekiyormuşçasına solgundu. Otuzlarında gösteriyordu; siyah saçlı, mavi gözlü, yüksek burun kemerli ve ince dudaklıydı. Soğuk ve karanlık bir havası vardı; üzerinde sanki yıllardır cesetlere dokunmaktan sinmiş hafif bir koku kalmıştı.
Dunn siyah paltosunun yakasını düzeltti. “Meseleyi en baştan, teferruatıyla bir daha anlat.”
Klein ceketinin kolunda saklı duran sarı kristal sarkacı sıvazlayarak, işin kendilerine tevdi edildiği andan başlayıp rüyasına kadar her şeyi anlattı. Yanındaki İhtiyar Neil kıs kıs güldü. “Seninle o Antigonus Ailesinin El Yazması arasında kaderden gelen bir bağ var galiba. Bu şekilde bile karşına çıkıyor.”
Evet, bu kadarı da fazla tesadüf! İlk sorgulara bakılırsa Elliott’un kaçırılmasında gizli bir örgütün de doğaüstü bir gücün de parmağı yokmuş. Düpedüz para için gözü dönmüş adamların işiymiş. Leonard bunu az önce söylemeseydi, birinin her şeyi bilerek ayarladığından şüphelenirdim…
Klein bu işi gerçekten de tuhaf buluyordu.
Fazlasıyla tesadüftü!
Dunn bir şey söylemedi, bir şey düşünüyor gibiydi. Onun gibi siyah palto giyen Naaş Toplayıcı Frye ise suskunluğunu hiç bozmadı.
Bu ağır sessizlik ancak araba durup Klein’ın bahsettiği bina pencerenin ardında belirince dağıldı.
Dunn arabadan inerken, “Yukarı çıkıyoruz.” dedi. “Klein, sen İhtiyar Neil ile en arkadan gel. Dikkatli olun, çok dikkatli.” Ardından koynundan namlusu bariz şekilde uzun ve kalın, tuhaf bir altıpatlar çıkarıp sağ cebine soktu.
“Peki.” dedi Klein. En öne atılmaya cesaret edecek değildi zaten.
Leonard arabaya bakacak birini bulduktan sonra, beş Aşkın sırayla merdiven boşluğuna girdi; hafif adımlarla üçüncü kata çıktılar.
Leonard adam kaçıranların karşısındaki odayı işaret etti. “Burası mı?”
Kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurup Basiret’ini açtı.
Bu hâldeyken Firaseti daha da keskinleşti. Kapı ona yaşanmışlık hissi veriyordu; sanki bir zamanlar içeri girmişti.
“Evet.” diyerek kesin bir tavırla başını salladı.
İhtiyar Neil da kendi Basiret’ini açtı; dikkatle inceledikten sonra, “İçeride kimse yok, büyü ışıltısı da görünmüyor.” dedi.
Naaş Toplayıcı Frye boğuk bir sesle ekledi. “Habis ruh da yok.”
Basiret’ini açmaya gerek duymadan da birçok ruhanî varlığı, habis ruhları ve kinli hayaletleri görebiliyordu.
Leonard bir adım öne çıktı ve dünkü gibi kilide bir yumruk indirdi.
Bu kez yalnızca kilidin etrafındaki tahtalar parçalanmadı; kilit de pat diye yerinden fırlayıp tangırtıyla yere düştü.
Görünmez bir mühür bir anda ortadan kalktı; hemen peşinden burnuna kesif bir ufunet çarptı.
“Ceset. Çürümüş bir ceset.” dedi Naaş Toplayıcı Frye, buz gibi bir sesle.
Midesi bulanıyormuş gibi bir hâli yoktu.
Dunn siyah eldivenli sağ elini uzatıp kapıyı ağır ağır itti. İlk karşılarına çıkan bir şömineydi; temmuz başındaki bu havada bile odanın içine anormal, boğucu bir sıcaklık çökmüştü.
Şöminenin önünde bir sallanan sandalye duruyordu; siyah beyaz elbiseli yaşlı bir kadın başı öne düşmüş hâlde orada oturuyordu.
Kadının bedeni marazî bir büyüklükteydi; tepeden tırnağa siyahımsı yeşile çalan cildi parlayacak kadar gerilmişti. Sanki hafifçe dokunulsa patlayacak, etrafa çürümüş bir koku saçacaktı. Etle cerahat arasında, giysilerinin kıvrımlarında kurtçuklar ve başka asalaklar kaynaşıyor, bir içeri bir dışarı sürünüyordu… Basiret’te ise sönmüş bir ‘karartı’nın etrafına kümelenmiş birer ışık noktası gibiydiler.
Lop. Lop.
Yaşlı kadının iki gözü birden yuvalarından düşüp yere çarptı; birkaç kez yuvarlanarak ardında sarımsı kahverengi izler bıraktı.
Klein’ın midesi fena hâlde bulandı; kokunun tesirine daha fazla dayanamayıp iki büklüm oldu, kusmaya başladı.