Esrarın Hükümdarı

Bölüm 46: Portre

⏳ Okuma Süresi: 9 dk
20px

Öğk! Öğk!

Klein yere çömelmiş, durduramadığı bir öğürmeyle kusuyordu; sabah kahvaltı etmediğinden midesini boşaltması pek sürmedi.

Gözlerinin önünde tütün tabakasını andıran, teneke renginde kare bir matara belirdi.

Ağzı açık mataradan tütün, dezenfektan ve nane yaprağı karışımı keskin bir koku yükseliyordu. Koku genzini yaksa da Klein’ın zihnini anında berraklaştırdı.

Etrafı saran ufunet hâlâ havada asılıydı ancak Klein’ın midesi yatışmış, öğürtüsü kesilmişti.

Bakışlarını teneke mataradan yukarı kaydırdığında bir diriye ait olamayacak kadar solgun bir el, siyah paltonun kol ağzı ve tekinsiz, buz gibi mizaçlı Naaş Toplayıcı Frye ile karşılaştı.

“Teşekkür ederim.” Tamamen kendine gelen Klein, ellerini dizlerine dayayıp doğruldu.

Frye ifadesizce başını salladı. “Zamanla alışırsın.”

Mataranın tıpasını kapatıp cebine yerleştiren Frye, arkasını dönerek yaşlı kadının ileri derecede çürümüş cesedine doğru yürüdü; eldiven dahi takmadan kadını muayene etmeye koyuldu. Dunn Smith ile Leonard Mitchell ise odada ağır adımlarla dolaşıyor, ara sıra masanın yüzeyine ve gazetelere dokunuyorlardı.

İhtiyar Neil ise burnunu tıkamış kapının dışında dikiliyor, boğuk bir sesle sızlanıyordu. “Gerçekten iğrenç. Bu ay ek ödenek talep edeceğim!”

Dunn başını çevirdi; siyah eldivenli sağ eliyle şöminenin yanındaki sıva tozunu yoklarken Klein’a baktı. “Burası tanıdık geldi mi?”

Nefesini tutan Klein, zihnini ve bedenini teskin etmek için gümüş cep saatinin suretini hayalinde canlandırdı.

Zaten Basiret hâlindeydi; bu sayede duyuları bambaşka bir derinlik kazandı ve hafızasının en kuytu köşesinden kopup gelen bir sahne gözlerinin önünden şimşek gibi geçti:

Bir şömine, sallanan sandalye, masa, gazeteler, kapıdaki paslı çiviler, gümüş kakmalı teneke kutular…

Kasvetli ve karanlık bir görüntüydü; Dünya’daki belgeselleri andırıyordu fakat çok daha bulanık, çok daha hayal meyaldi.

Görüntü, Klein’ın gördükleriyle hızla örtüştü. Buraya daha önce ayak basmış olduğuna dair o tekinsiz yaşanmışlık hissi bütün berraklığıyla zihninde canlandı; derken hayalî ve tekinsiz bir feryat, görünmez engelleri bir kez daha aşıp kulağına ulaştı.

“Hornacis… Flegrea… Hornacis… Flegrea… Hornacis… Flegrea…”

“Biraz tanıdık geliyor.” diye dürüstçe yanıtladı Klein. Başındaki batma hissi yüzünden aceleyle kaşlarının arasına iki kez hafifçe vurdu.

Hornacis… Asıl Klein’ın günlüğünde geçen Hornacis sıradağları mı?

Bunlar, Antigonus Ailesinin El Yazması’ndan çözülen kısımlardı…

Deminki fısıltı daha önce duyduklarıma çok benziyordu, yine ‘Hornacis’ ismi geçiyordu… Bu… Bu bir ayartma falan mıydı?

Klein dehşetle irkildi; şirazesini yitirme tehlikesinden korktuğu için durumu daha fazla deşmeye cesaret edemedi.

Dunn hafifçe başını salladı, dolabın önüne kadar yürüyüp tahta kapağını aniden açtı.

İçerideki ekmek küflenmişti; hemen yanında tüyleri kaskatı kesilmiş yedi sekiz gri fare ölüsü duruyordu.

“Leonard, aşağı inip devriye gezen polisleri bul, buradaki vaziyeti öğren.” talimatını verdi Dunn.

“Pekâlâ.” Leonard arkasını dönüp daireden çıktı.

Ardından Dunn diğer iki yatak odasının kapısını açarak etrafı dikkatle aradı.

Ne bir ipucu ne de Antigonus Ailesinin El Yazması’ndan bir iz bulunamadığı anlaşılınca Naaş Toplayıcı Frye doğruldu. Yanında getirdiği beyaz mendille ellerini silerken konuştu. “Ölümünün üzerinden beş günden fazla geçmiş. Dış yara yok, Aşkın güçlerinin yol açtığı bariz bir tesire de rastlanmadı. Kesin ölüm sebebi detaylı bir otopside anlaşılır.”

“Bir şey bulabildiniz mi?” Dunn başını İhtiyar Neil ile Klein’a çevirdi.

Basiret hâlinden çoktan çıkmış olan ikili aynı anda başını salladı.

İhtiyar Neil birkaç saniye düşündükten sonra ekledi. “Bir ceset bulunması dışında her şey olağan. Gerçi dur, başlangıçta odayı mühürleyen görünmez bir güç vardı; bilirsin, biz Ayin İlmini kullandığımızda da çoğunlukla benzer işlemler yaparız.”

Dunn tam söze girecekti ki bakışları kapının dışına kaydı. Birkaç saniye sonra Klein ile İhtiyar Neil da bir gariplik sezip merdiven boşluğuna döndüler.

Hemen akabinde cılız ayak sesleri giderek belirginleşti; Leonard yanındaki bir polisle birlikte yukarı çıktı.

Pis kokuyu alan polisin yüzü hafifçe ekşidi. Hususî Operasyonlar Dairesi’ndeki ‘meslektaşına’ hemen ayak uydurarak ikinci kattaki dairelerin kapılarını çaldı ve üçüncü kattaki vaziyeti kabataslak öğrendi.

Kısa süre sonra, omuzlarında iki gümüş V şeridi taşıyan memur, sallanan sandalyedeki cesede bakarak konuştu. “Katy Stefania Bieber. Elli beş ila altmış yaşlarında, dul. Oğlu Ray Bieber ile birlikte on yılı aşkın süredir burayı kiralıyorlar.

“Kocası sağlığında mücevher ustasıymış. Oğlu otuz yaşlarında, bekâr. Babasının mesleğini sürdürüyor ve haftada yaklaşık bir Sterlin on beş soli kazanıyor. Komşularının dediğine göre bir haftadan uzun süredir ikisini de gören olmamış.”

Tarif buraya vardığında Klein meselenin düğüm noktasını anlamıştı.

Kayıp olan, daha doğrusu nereye gittiği bilinmeyen Ray Bieber!

O kadim el yazması pekâlâ onun üzerinde olabilirdi!

“Ray Bieber’ın bir fotoğrafı var mı?” Dunn polise döndü; kıdemli bir başmüfettiş rolünü oynuyordu.

Gerçi buna tam olarak rol yapmak da denemezdi; zira emniyet teşkilatının sicil kayıtlarında sahiden kıdemli başmüfettişti. Maaşı ve ödenekleri de bu rütbe üzerinden ödeniyordu; elbette Kilise’den aldığı pay buna dâhil değildi.

Polis memuru tedirginlikle başını iki yana salladı. “Bilemiyorum efendim… Karakola dönüp bir bakmam lazım. Normalde herkesin fotoğrafını tutmayız.”

“Anladım. Sen birinci kattaki sakinleri sorgulamaya devam et, en ufak ayrıntıyı bile sor.” diye emretti Dunn.

Polisin çıkışını izleyip kapıyı kapattı, ardından İhtiyar Neil’a döndü. “Gerisi sende. Yoksa buradaki ahaliyi uyutup rüyalarından Ray Bieber’ın eşkâlini aramak zorunda kalacağız. Malum, lafla tarif edilen çizimlere pek güvenmem.”

İhtiyar Neil başını salladı. Üzerindeki klasik siyah cübbenin gizli cebinden başparmak büyüklüğünde birkaç şişe çıkardı ve içlerindeki sıvıları belli bir sırayla etrafa serpti.

Hemen ardından bir tutam toz alıp kendi etrafına dairesel biçimde saçtı.

Odadaki pis kokuya hiç karışmayan, tuhaf ve geniz yakan bir rayiha yükseldi. Klein ise İhtiyar Neil’ın çevresinde görünmez bir güç alanının belirdiğini sezdi; tıpkı bu dairenin önceki hâli gibi onu çevreden, kendilerinden ve geri kalan her şeyden yalıtan bir güçtü bu.

İhtiyar Neil gözlerini yarılayıp dudaklarını kıpırdatmaya başladı; boğuk ve anlaşılmaz bir büyü okuyordu. Hazırlıksız yakalanan Klein yalnızca bazı fısıltıları seçebildi. “Tanrıça’nın kudretini niyaz ediyorum.” “Gece’nin inayetini diliyorum…”

Pencerelerden içeri dolan ani bir rüzgâr uğuldayarak yerdeki tozları havaya savurdu.

Klein’ın yüreği aniden sarsıldı, tüyleri diken diken oldu. Tarifi imkânsız, insanın doğrudan bakmaya cüret edemeyeceği, dehşet verici marazî bir ‘rayiha’ hızla yayıldı.

Zihni allak bullak olmuştu; gevşemeyi imkânsız kılan bir gerginliğe gömülmüştü, tıpkı ağır bir matematik sınavından yeni çıkmış gibiydi.

İhtiyar Neil gözlerini açtı; gözbebekleri zifiri bir karanlığa bürünmüştü.

Cebinden bir dolmakalem çıkarıp masadaki müsvedde kâğıda hızla bir şeyler çizmeye koyuldu; hareketleri öylesine seriydi ki bütün bedeni zangır zangır titriyordu.

Klein dikkatle baktığında, çukur gözlü ve yüksek burun köprülü bir simanın kâğıt üzerinde süratle belirdiğini gördü.

Doğuştan kıvırcık kısa saçlar tamamlandığında, İhtiyar Neil portrenin altına tek bir satır yazdı:

‘Siyah saçlı, lacivert gözlü; ağzının sol tarafında porselen bir takma diş var.’

Şak! İhtiyar Neil’ın elindeki dolmakalem kâğıdın üzerine düştü, bedeni birkaç kez seğirdi.

“Odadaki kalıntılardan çıkan Ray Bieber sureti bu.” diye fısıldadı İhtiyar Neil. Gözlerinin rengi kısa sürede normale dönmüştü.

Ardından az önce durduğu yere dönüp kendi etrafında yavaşça bir tur attı; etrafı yalıtan görünmez güç bir esinti hâlinde dağılıverdi.

“Ulu Ece’ye medholsun.” İhtiyar Neil göğsüne art arda dört kez dokunarak bir kızıl ay çizdi.

Gerginliği yatışan Klein çizimi daha dikkatli inceledi; Ray Bieber’ın hatlarında göze çarpan bir fevkaladelik yoktu, sakin ve sıradan bir simaydı, yalnızca burun kanatlarından aşağı inen çizgiler belirgin biçimde sarkmıştı.

“Bir de Arama Çubuğu Kehaneti ile deneyeceğim.” Portreyi eline alan Klein, yatak odasından bulduğu erkek kıyafetlerini yere serdi.

Dunn, Leonard ve İhtiyar Neil ona engel olmadı; gümüş kakmalı siyah bastonunu kıyafetlerin ve portrenin üzerine dikmesini izlediler. Naaş Toplayıcı Frye ise her zamanki gibi sessizdi.

Gözleri kahverengiden siyaha bürünen Klein, derin bir odaklanmayla mırıldanmasını tamamlayıp avucunu gevşetti.

Siyah baston, sanki döşemeye saplanmış gibi dimdik duruyordu.

Ray Bieber’ın yeri. Klein içinden bir kez daha tekrarladı.

Rüzgârın uğultusuyla birlikte baston yana yattı ancak düşerken sürekli yön değiştirdi ve nihayetinde ucunun etrafında ufak daireler çizerek dönmeye başladı.

Hiçbir dış müdahale olmaksızın, gümüş kakmalı siyah baston yeniden dengesini bulup dikildi.

Klein birkaç kez daha denedi fakat sonuç değişmedi; Dunn ile İhtiyar Neil’a dönüp başını iki yana sallamakla yetindi.

Tuhaf bir güç kehanetine müdahale ediyordu…

Siyah eldivenini çıkaran Dunn, Leonard ile Klein’a döndü. “Ray Bieber’ın portresini alıp apartman sakinlerine son bir teyit için gösterin. Hemen ardından annesini katletmek suçundan hakkında yakalama kararı çıkaracağız.”

“Pekâlâ.” Bastonunu kavrayan Klein eğilip portreyi aldı.

Komşuların tümü portredeki kişinin sahiden Ray Bieber olduğunu doğruladıktan sonra Dunn, prosedürleri tamamlamaları için Leonard ile polis memurunu karakola gönderdi. Kendisi ise Frye ile birlikte Tingen Şehri’ndeki birkaç meyhaneye geçerek adamı yeraltı bağlantıları üzerinden aramaya koyuldu.

Klein ile İhtiyar Neil umumî at arabasına binip Karadiken Güvenlik Şirketi’ne döndüler. Vardıklarında saat henüz sekiz bile olmamıştı; Rozanne daha mesaiye gelmemişti.

Kapıyı kapattıktan sonra başını İhtiyar Neil’a çeviren Klein, yarı merak yarı istişare havasıyla sordu. “Ben… Ben Antigonus Ailesinin El Yazması’nı neden Ray Bieber’ın evine götürmüş olabilirim ki?”

Burası, Welch’in kaldığı yerden Demir Haç Sokağı’na giden yolla tamamen zıt bir istikametteydi.

Kanepeye doğru yürüyen İhtiyar Neil kıkırdadı. “Açık değil mi? İçindeki bir gücü mü tetiklediniz, yoksa merak edip tasvir edilen Ayinlerden birini mi yaptınız bilinmez ama bulaşmamanız gereken tuhaf bir varlığın öfkesini üzerinize çekmişsiniz. Ve o gücün yegâne amacı yazmayı Ray Bieber’a ulaştırmak, üstelik arkanızdaki bütün izleri silerek kimsenin ruhu duymadan bunu başarmakmış.”

“Hâliyle seçilmiş olan senin haricinde Welch ve Naya oracıkta canlarına kıydı. Sana gelince… Doğrusunu söylemek gerekirse nasıl hayatta kaldığını hâlâ aklım almıyor.”

“Ben de bilmek isterdim…” Karşısına oturan Klein kasıtlı olarak buruk bir tebessümle karşılık verdi. “Olan bitene dair sizin tahminlerinizi ben de düşündüm ama el yazmasının neden ille de Ray Bieber’a verilmesi gerektiğini bir türlü kavrayamıyorum.”

İhtiyar Neil iki elini iki yana açtı. “Belki Yaşam Yolu Sayısı aranan şartlara uyuyordur, belki de Antigonus ailesinin hayatta kalan son kanıdır; velhasıl ihtimal çok… O el yazmasının dönüp dolaşıp Tingen Şehri’nde satılmasının ardında da benzer bir sebep yatıyor olmalı.”

“Bence bir soy bağı meselesi.” dedi Klein aklı yatarak, ardından iç geçirdi. “Ne yazık ki bunu vaktinde fark edemedim; şimdi hem Ray Bieber hem de el yazması sırra kadem bastı.”

İhtiyar Neil güldü. “Bu Dunn’ın dert etmesi gereken bir mesele; senin açından bakarsak bilakis iyi bir şey.”

“Neden böyle söylediniz?” Klein anlam veremeyerek kaşlarını çattı.

« Önceki 📚 Arşiv Sonraki »